Roman

Emine Şenlikoğlu kitapları

ESİR EVLİLER : Esir Evlilerle ilgili sayısını bilemeyeceğim kadar olay dinledim, mektuplar aldım. Bizzat gördüğüm şahıslarda oldu. Kitapla ilgili olarak bir ipucu vereyim.
30/04/2007 –

ESİR EVLİLER

Esir Evlilerle ilgili sayısını bilemeyeceğim kadar olay dinledim, mektuplar aldım. Bizzat gördüğüm şahıslarda oldu.

Kitapla ilgili olarak bir ipucu vereyim.

Evlilik travmaları herkeste farklı yansıyabiliyor. İlk gece, hayatı kararanlar, intihara itilenler (hatta intihar edenler bile) oluyor. Bilememek can alıcı bir olaydır. En büyük katil cehalettir. Yazılış hikayemden bu ipuçlarıyla yetiniyorum. Evlenecek genç kız ve erkekler, öğretmen ve psikologlara kadar herkese tavsiye edilmesi gereken bir konu kitabın konusu. Söylemesi ayıp olmasın, Esir Evliler çok satan kitaplar arasına girdi, medya gözü bu kitaplarımı görmese de okuyucu gözü gördü. Unutmayın, evlenecek kişilere, bu kitabı okumasını mutlaka söyleyin
BİR GÖNÜL MÜCADELESİ

Özellikle Avrupa’da duyduğum “İthal damat” “İthal gelin” sözlerinden sonra konuya değindim. Bir de baktım ki, Avrupa’ya giden damatlar da gelinler de ateş hattında. Aslında anlayışlı insanlar içinde değilse, damatlar ve gelinler, özellikle gelinler, her yerde ateş hattında ama, insanın kendi memleketindeki acıyla yaban yerlerdeki acı aynı olmuyor.
30/06/2008 –
Bir Gönül Mücadelesi

Özellikle Avrupa’da duyduğum “İthal damat” “İthal gelin” sözlerinden sonra konuya değindim. Bir de baktım ki, Avrupa’ya giden damatlar da gelinler de ateş hattında. Aslında anlayışlı insanlar içinde değilse, damatlar ve gelinler, özellikle gelinler, her yerde ateş hattında ama, insanın kendi memleketindeki acıyla yaban yerlerdeki acı aynı olmuyor.

Yaşanmış hayatlardan yola çıkılarak kaleme alınan hikayenin ilginç bir yanı var. Sadece gönül mücadelesi çekenler bir de kendisini yabancı hisseden gelinler ve damatlar beğendi bu hikayeyi. Gönül mücadelesi vermemiş, veya gerek duymamış olan insanlar bu kitabı anlayamadılar.

Bir gönül mücadeleniz yoksa, insanlardan darbe de almıyorsanız bu kitabı okumak size lüks gelebilir.

SEVGİDE HİÇ VEFA YOK MU?

SEVGİDE HİÇ VEFA YOK MU? Bu kitabı eşini aldatan altı kişiye okuttum. Hepsi de “Eğer ben bu kitabı daha önce okusaydım asla bu hatayı yapmazdım.” dediler. Beni çok iyi tanıyan okuyucularım “Sen de mi zinaya “Aldatmak” diyorsun?” diye mırıldanıyorlar. Siz hiç merak etmeyin canlarım, ben yanlış yaparım, fakat bilerek akidevi bir yanlışın Y’sini bile yazmam söylemem. Arkadaşlık, aldatma, beraberlik bunların hepsi için zina yapanların zina yaptı ifadesinden ürkmesinler diye, zanilerin buldukları psikolojik savaş kurallarından bir çözüm yoludur. Bu kitap çok satan kitaplar arasına çıktığı hafta girdi. Yazılış sebebini özür diliyerek anlatamayacağım.
30/04/2007 –

SEVGİDE HİÇ VEFA YOK MU?

Bu kitabı eşini aldatan altı kişiye okuttum. Hepsi de “Eğer ben bu kitabı daha önce okusaydım asla bu hatayı yapmazdım.” dediler.

Beni çok iyi tanıyan okuyucularım “Sen de mi zinaya “Aldatmak” diyorsun?” diye mırıldanıyorlar.

Siz hiç merak etmeyin canlarım, ben yanlış yaparım, fakat bilerek akidevi bir yanlışın Y’sini bile yazmam söylemem. Arkadaşlık, aldatma, beraberlik bunların hepsi için zina yapanların zina yaptı ifadesinden ürkmesinler diye, zanilerin buldukları psikolojik savaş kurallarından bir çözüm yoludur.

images (21)

Eugenie Grandet Roman Kitap Özeti HONORE DE BALZAC

Eugenie Grandet Roman Kitap Özeti HONORE DE BALZAC
Balzac, yirmi yaşında bir gençken, Paris’te bir lavanarasında yan aç, günde iki frankla iki yıl yaşadı. Bu durumda annesi babası onun bir edebiyatçı olabileceğini kanıtladığını düşündüler. Aksi halde onu bu çılgın düşünden kurtarıp avukatlık mesleğine yönelteceklerdi. O sıralarda Balzac’in bütün umutlarının ve düşüncelerinin üzerinde odaklattığı klasik bir trajedi olan Cromwelidi. Gelecek kuşaklar, yapıt üzerinde Balzac’ın kayınbiraderinin profesörce yargısını onayladılar. O, yapıtın herhangi bir basan umudu verecek niteliklerden bütünüyle yoksun olduğunu belirtmişti. Ama oyun, Balzac ‘in onu yazarken üzerinde çalıştığı, örnekler bakımından önemlidir. Yazar, olağanüstü entelektüel enerjisi ve kendini bir şeye tümüyle verebilme güçleriyle seçtiği sanatı öğrenmeye çalışıyordu. Mektupları, zamanın Fransız klasik tiyatrosunun yapıtlarını ilginin tutkulu gerginliğiyle okuyup incelediğini bize anlatır. Eğer Balzac hiçbir oyun okıımasa ye sahnelendiğini görmeseydi, güçlü dramatik sezgisi, kesinlikle romanlarındaki sahnelerde ve karakterlerde anlatımını bulacaktı. Onun duygusal ve karmaşık bölümlere olan romantik ilgisi, Fransız geleneğinin, romanlarda ve oyunlarda görülen sade çizgisinin dışındadır. Gene de o sıralarda çalıştığı oyunlarda, daha sonraki roınanlannda ve bütün İnsanlık Komedisi romanlarında, ilklerden olan ama genellikle en klasik kabul edilen 1833’de yazdığı Eugenie Grandet’den birtakım etkiler, ilintiler bulmak olasıdır.
Eugenie Grandet’nin bütün karakterleri, 17. yüzyıl dramasının karakterleri ve Balzac’ın öbür romanlannın birçok ka
rakterleri gibi, yaşamdan daha geniş çizilmişlerdir ve gerçek yaşam karakterlerinden daha basit görünürler. Özellikle kara tutkusu, kitaba egemen olan ve trajediye gerilim yüksekliği veren Grandet’nin karakteri. Balzac ruhbilimsel çalışmalarla çok ilgilenirdi ve bu önceki ruhbilimsel çalınmalarının etkisi bütün romanlarında bellidir. Ama Balzac’ın anlattığı, modern romancının gördüğü gibi insan zihninin karmaşaları ve kurnazlıktan, bir insanda üstün gelmek için çatışan uyumsuz unsurlar değildir. Karakterleri bir bütünün parçalarıdır ama yalınlıklarının içinde öyle bir güçle ya da tek bir düşünceyle başbaşa olarak sunulmuşlardır ki, evrensel gerçeklerin açıklama aracı haline gelmişlerdir ve yaşamlarının öykülerinin çoğu kez epik niteliği vardır. Ya da bazen görünürde kaçınılmaz yazgılarının doğrudan özü klasik trajediden alınmışa benzemektedir.
Bununla birlikte ilk bakışta Grandet komediden alınmış gibidir. Balzac’ın kendisi, onu Moliere’in Harpagon’uyla karşılaştırmıştır. «Moliere cimriyi yarattı ama ben açgözlülüğü yarattım» demiştir, geleneksel alçak gönüllülükten uzaklığıyla. Aslında karakterlerin ikisi de salt soyutlama değillerdir ve ikisinin içinde Balzac’ınki kesinlikle daha yuvarlak bir tiptir ama benzerlikleri bellidir. İkisi de açgözlülükle ilgili çalışmalardır, ikisi de onlan zihinlerimize nakşeden kişisel özellikleri ve konuşma hileleriyle genişçe çizilmişlerdir. İkisi de dünyanın ölmez kişilikleri dizisine aittirler. İkisi de yaratıcıları tarafından bütün niteliklerini silen, yalnızca egemen niteliği aydınlatan bir ışıkla görülmüşlerdir.
Farklılıktan da veterince açıktır. Moliere’in ve insanların kötülüklerinin, çılgınlıklarının canlı anlatımlarını onlan sergilemek için düzenlemiş durumlarda gösteren bütün o tür yazarların amacı alaycılıktır. Karakterler oyunun akışı içinde kendilerini değiştim/tezler. Balzac yalnızca rastlantısal olarak alaycıdır. Karakterlerinden, zayıflıklarından ve kötülüklerinden ötürü nefret ••••imez ya da onlan küçümsemez. Onlan sever ve bü
tün niteliklerini, iyi ya da kötü, keyifle sergiler. Bazı karakterlerin aşın sevilemezüklerini Balzac’ın sempati duyurarak işlemeyi becermesi ve bundan zevk alması dikkate değerdir.
Balzac’ın baş karakterlerinin daha önemli bir farklılığı da, gelişme yetenekleridir. Yaşamda insanların değişmeleri gibi, onlar da romanın akışı içinde koşulların değişimiyle birlikte değişirler. Hatta şunu söylemek bile olasıdır ki, bu karakterlerin değişimi, romanların başat özelliklerinden biridir ve özellikle bu romanın. Gene de bütün bu karakterler geçirdikleri bütün değişiklikler içinde egemen düşünceye bağlı kalırlar; onunla yaşadıkları içlerindeki düşe. Bu düş, Grandet’de altındır, Mademe Grandet’de Tann, Eugenie’de Charles’a olan aşkı. Nanon için efendisine olan sadakatidir, Charles için de toplumsal mevkidir.
Egemen düşünce Grandet’de olduğu gibi bir kqra tutku haline gelince, bu sabit düşünce, ona bu kadar kuvvetle bağlanan bütün karakterlerin içinde gerçektir, gelişim yalnızca düz bir çizgide olabilir. Grandet’yi bir cimri olarak buluruz. Zamanla, bir zamanlar sevdiği kızının mutluluğuna kayıtsız, kızın annesinden kalan mirası elinden alan, ölüm yatağında değerli bir madenden yapılan haca sarılan, mezarının ötesinden de sen’etinin hesabını sormaya hazır bir manyak haline geldiğini izleriz. Burada Grandet, Harpagon’dan çok Othello’ ya ya da Machbet’e benzer. Çünkü bu ikisi de doğalarında bulunup gittikçe gelişen bir zayıflıktan ötürü mahvolmuşlardır, tıpkı, kaçınılmaz öfkelen yüzünden suçlarını hazırlayan Grek dramatistlerinin kahramanları ya da Racine’ın kahramanları gibi. Bu yüzden çevrelerine de felaket yaymaktadırlar. Grandet’yi amacına varıp birkaç saatte sonuçlandıran bir dramatik karakter gibi görmeyi beklerken Balzac, onun eylemini yıllarca sürdürmeyi başanyla gerçekleştirmiştir.
Büyük, Grek, İngiliz, Fransız trajik dramatistlerinin karakterlerinin aksine Balzac’ın karakterleri, yığınlardan soylu kanlan ya da yüksek toplumsal mevkileri yüzünden değil, yalnızca tutkulanndaki keskinlik bakımından aynlııiar.
Üç gün içinde, 1819 yılının ilk günü gelip çattığında Grandet, .Eugenie’nin altın paralarının gittiğini öğrenmeye yazgılıdır. Balzac, «Üç gün sonra müthiş bir dram başlayacaktı, bu, zehirsiz, kansız, bıçaksız bir burjuva trajedisi olacaktı, ama kahramanlarına göre Atreus’un soylu aile bireyleri arasında geçen trajedilerden de daha zalimdi,» der. Böyle bir benzetme onun için karakteristiktir. Yalnızca klasik edebiyatla benzetmeleri sevdiği için değil, kendisi burjuva trajedilerinin trajik olduğunu, klasik trajidelerdeki herhangi bir dram kadar trajik olduğunu ve toplumun kumaşı üzerinde onlarla karşılaştırılabilecek kadar yıkıcı etkileri olduğunu büyük bir bilinçlikle gösteren ilk romancı olduğundandır. Karşılaştırma, gerilimi yükseltmeye ve gelecek dramatik sahneye hazırlamaya yardım eder. Balzac’ın karakteristiklerinden biri de, bu karşılaştırmayı yaptıktan hemen sonra Madame Grandet’nin ördüğü yün kollukları bitiremeyip bunları giyemediğinden soğuk algınlığına yakalandığını belirtmesidir. Balzac, önemli bir konudan hemen sonra çok sıradan bir lafa geçmekten hiçbir zaman korkmamıştır.
Roman boyunca Grandet tipi bir abide gibi sergilenmesine karşın, romanın adı Yaşlı Grandet değil Eugenie Grandet’dir çünkü daha büyük, daha ruhbilimsel ve daha trajik olan Eugenie’nin öyküsüdür. Roman, onun olgunlaşmamış karakterinin, babasının sonraları Charles’da da gelişen benzer tutkusuyla tuzağa düşen kendi tutkusunun baskısının altında gelişiminin trajedisidir.
Bu romanda, belki de ötekilerden daha fazla, Balzac’m «Yazgı» ile ne demek istediği sorusunu kendimize soruyoruz. Karakterlerinin yaşamlarındaki trajedilerin ne ölçüde önceden saptandığını belirtmek istemiş olabilir? Bu sorunun basit bir yanıtı yoktur. Belki kitabın başka cephelerini de göz önünde bulundurmak buna bir ölçüde ışık tutabilir. Bununla birlikte burada belirtmeye değer ki, Fransız klasik trajedisinde plan
kuralı izler: Olaylar yalnızca aktörlerin karakterleri tarafından tayin edilir ve sıkı bir nedensellik zinciriyle birbirlerine eklenmişlerdir. Balzac zincirin her halkasını «neden sonuç» ilişkisine göre kurmak için büyük sıkıntıya girer. Örneğin, Charles Grandet’nin amcasının zengin bir adam olduğunu anlayamamakta düştüğü hata bile, Charles’la Eugenie arasındaki sıradan bir konuşmada gösterilmiş ve bu yalnızca Grandet’nin yaşam biçiminin kaçınılmaz sonucu olarak değil, kızına kendi işleri konusunda hiç bilgi vermediğini de ortaya koyar. Her karakterin ruhbilimsel gelişimi de mutlak bir berraklıkla verilmiştir.
Balzac bütün romanlarında kendi zamanının öyküsünü yazıyordu ve Eugenie Grandet, 1833’de, o bütün romanları birbirine bağlama düşüncesini bilinçle uygulamaya başlamadan önce yazılmışsa da; bir iki ana karakter, dar bir taşra kentinin derinliklerine gömülmüş sessizce yaşıyorlarsa da, Balzac hiçbir zaman bize onların Devrim sonrası çağda yaşadıklarını unutturmaz. Aslında onların hakkında yazmasının bir nedeni de, o çağın düşüncelerinin ve güçlerinin nasıl çalıştığını göstermektir.
Açgözlülük hepimizin içinde olan bir kötülüktür. Ama bu sözcük Balzac’ın zamanında, yani Kilise’nin tutucu gücü ve katı toplumsal düzen gidince; göz kamaştırıcı güçlülük düşleri köylünün doğal istifçilik içgüdülerini yeniden kuvvetli bir biçimde oluşturup, gözlerinin önündeki Napoleon örneğiyle her umudu gerçekleştirme düşleri ortaya çıkınca, bu sözcük de yeni bir anlam kazandı. Balzac hiç de hayal gibi değerlendirmeyecek, eski fıçıcı Grandet’nin tutkularının hedefi daha yüksekte olsaydı, pekâlâ kongrede delege olup uluslararası konularda karar vererek Fransa ‘ya güzelce hizmet edebileceğini belirtirdi Ama sonunda, belki de onun dehasının yalnızca kendi çevresinde geçerli olabileceğini yansıtmıştır.
Dolap çevirmeler Versailles Sarayı’ndan bütün ülkeye yayılmıştı. Öyle ki, herhangi biri eğer parası varsa ve işi yapacak
insanlarla iletişim kurabilirse, istediği mevkiye gelebiliyordu. Herkes güç yakalamak konusunda doymazdı ve para güç demekti. 19. yy. başlarında para daha önce olduğundan çok daha üst bir dereceye ulaşmıştı. Parası olan yoluna atılan yeni fırsatları komşusundan önce görüp yakalayabiliyordu. Para modem dünyadaki rolünü üstlenmeye başlıyordu. Toplum şiddetli rekabeti modern yaşamın bir unsuru olarak alıyordu. Modem bilimsel teori insanın dünyadaki yerini belirtmeye başlıyor, onu genel basan kavgasında üstün silahlan kullanarak yüce yerine ulaşan üstün hayvanlardan biri olarak nitelendiriyordu. Balzac’ın toplumu patlama halinde gösterdiği insanlık Komedisi, modern dünyanın çeşitli yüzlerini gösteren :ık çalışmalardan biridir.
Para biriktirmekle kuvvet kazanmak arasındaki mücadele, insanlık Komedisi’nin dikkati çeken ana temasıdır. Kitap, hırslı adamlar, serüvenciler, meslek sahipleri, borsacılar, bankerler, akla gelebilen her türden cimriler ve eğer Balzac onlan yaşayan insanlar yapmasaakla sığmaz bir sürü kişiyle doludur. Balzac’ın vicdansız, alçak ruhlu modern tipleri çizmekteki başansı, böylece onlara doğal öykünme sanatıyla hayat verdiğinden kınandı. Romanlanndaki kişilerin büyük bir çoğunluğunu oluşturan ilkesiz kişilerine belli bir üstünlük tanıması da, modern Fransız ‘a, hiçbir insanca değere inanmayan, toplumsal tırmanma ve servet avcılığından başka amacı olmayan bir görünüm vermesi de hoş karşılanmadı.
Balzac daima ahlaki amacını bildirir: O, bu insanların kendilerine nasıl zarar verdiklerini göstermeye uğraşır, aynı zamanda devlete ve toplumun dokusuna da elbette. Ama genellikle kendini de çok eğlendirir, güçlü ve hırslı insanlara çok sempatisi vardır. Kötü kişilerinin yapıp etmelerini öyle bir zevkle anlatır ki, okuyucu ahlaki amaçlara pek dikkat edemez. Para yapmak pis bir iştir, pisliğin ve duygu nasırlaşmasının insanlarda ne olumsuzluklar oluşturduğu konusunda bize hiçbir aynntı vermez, ama Balzac ‘a göre servet yapmanın bü
10
tün modern yollan, Charles Grandet’nin dünyanın yansını altın aramak için dolaşması serüveni gibi romantiktir (acımasızlık bu romantizmde yalnızca bir elemandır): Onda, soğuk, bilimsel araştırma ruhu yoktur, çünkü modem bir toplumsal araştırmacı defterlerini doldurup, gözleminin sonuçlarını belirtebilir, Balzac da çağını belgeleme amacını izlemiştir: Paranın gücü ve insanlann onu elde etme mücadeleleri için beynini sürekli uğraştımuştır. Ve onun cimrilerine, neredeyse simgesel yaratıklanna, altının büyüsü, romantik bir çekimi vardır. Adı bile sihirlidir onlar için, san pınltısının gözlere yansıması tutkuyu ele verir ve cimriler böylece birbirlerini tanırlar.
Fransa’yı silip süpüren akıntılar uzak taşra kenti Saumur’a da dalgalannı göndermişlerdir. Bütün toplumsal sahneyi değiştiren güçleri ve tutkuları, bu kuytu sularda da eylem halinde izleriz.
Grandet’nin servetinin temeli, Devrim’den sonra soylulann mülklerinin bölünmesinde ve toprak kamulaştırmasında yatar. Grandet senetini Cumhuriyetçi ordularına şarap satarak büyütür. Bu işi de öğrenerek ve dersini uygulayarak sonuçlandım. Bir taşra fıçıcısı için yeni ve garip bir şey uygular. «Yatırım yapılan para para üretir» der. Sonra bu paranın üremesi de tarlasındaki havaya bağlı ürün gibi değildir. Kansının büyük babası ve kendi anneannesi de cimridirler ve onlar paralarını biriktirmişlerdir. Çünkü yatırım yapılan paranın atıldığını düşünmüşlerdir. Çünkü alıp kullanma özgürlüğüne sahip değillerdir. Ama Grandet onların tutkularını paylaşmakla birlikte yatınm yapan bir yeni çağ adamıdır.
Altın, bu değerli maden, Eugenie Grandet’yi okurken sürekli olarak gözümüzün önündedir. Grandet’nin çalışma odasına yığılmış olarak, gece yansı satılmak üzere Nantes’a götürülürken, genç züppe Charles’m takılan ve tuvalet eşyalan olarak, Grandet’nin üzerlerindeki yazılan okumayı sevdiği Eugenie’nin güzel paralanyla, altın hep gözümüzün önündedir. Bütün ticaretin görkemli bir serüven olduğu, paranın güzel ol
11
düğü, para işlerinin romantik olduğu düşüncesiyle okuyucu havaya sokulmaktadır. Bu 19. yy. ‘dır, ama, 18. yy. ‘ın korsanlık günleri de henüz belleklerdedir. Hâlâ genç bir adamın küçük bir sermaye ile Doğu Hindistan ‘a gidip, çok romantik ve serüvenli bir hayatın akışında, soğuk kanlı bir acımasızlıkla, birkaç yıl içinde bir servetle döndüğü günlerde yaşanmaktadır. Charles ülkesine servetini, altın tozu olarak, demirle sıkıca çemerlenmiş üç fıçıda getirmiştir. Daha da modern bir gönderme de, Charles’m altınlardan kâr etmeyi ummasıdır ve bu kârını kullanacaktır. Başarılı bir evlilik, birtakım dolaplar, kilit noktalardaki adamlarla da, devletin üst kademelerinde bir mevkiye yükselecektir.
Para sevgisi ve onun tutkulu kovalamacası ayrıntılı olarak Grandet’nin kişiliğinde işlenmiştir, aynca kitapta toplumun dinamik bir kuvveti olarak gösterilmektedir. Öteki karakter ve karakter gruplarını, Saumur’daki Cruchot’lan, deş Grassins’leri, bütün iş dünyasını, Paris’teki moda dünyasını da Charles Grandet’yi olduğu kadar sürüklemektedir.
Grandet’nin yalnız karısı ve kızı, kasvetli evlerinde onları saran bir entrika ağıyla toplumdan uzak yaşamaktadırlar. Bu ağ zengin varisle evlenmek isteyenlerin oluşturdukları aileler ve bunların yandaşları tarafından örülmüştür. Evlenmeden sonraki ilk adım, toplumsal yükselme olacaktır, bunu politik yükselme izleyecektir. Sonunda Monsieur de Bonfons basan kazandığında yükselmesi hızlı olmuştur. Charles Grandet sonunda kaçırdığı, attığı servetin büyüklüğünü öğrenince girdiği şoku atlatmakta gecikmez ve zengin kızının kocası olarak, adamla bağıntı kurma fırsatını yakalamaya hazırlanır: «Dünyada birbirimize destek olabileceğiz.» De Bonfons mesleğinin en üst kademesine yükselir, artık yalnızca onu milletvekili yapacak seçimleri beklemektedir. Ama ölüm ödülünü engeller, De Bonfons’un yoldan çekilmesinden çok geçmeden yeni bir hamle başlar. Bu kez varise ağlan ören Froidfond ailesidir. Romanın sonunda bize -ki bu trajedinin büyük bir bölümü
12
dür,- Eugenie’nin, kendisine yaklaşanlann kişisel çıkartan için yaklaştıklarını öğrenmeye yazgılı olduğu söylenir. Altının solgun soğuk pırıltısı onun yaşamındaki bütün sıcaklığın ve renkliliğin yerini alacaktır. Zaten salonuna oyun oynamaya, ona dalkavukluk etmeye gelenlerin gözünde Eugenie bir insan değil, bir kaidenin üzerine oturtulmuş, para çantalarından oluşan bir şekildir. Kitabın başında Balzac, «bu günlerde herkesin inandığı tek TanrıPara, bütün gücüyle» der. Ve bir anlamda roman, bu bölümdeki uyandan üretilmiştir. Romana altının soluk, soğuk pırıltısı egemendir. Yalnızca Nanon ve kocası gibi dünyadan haberi olmayan basit insanlar sevgilerinde içten olabilirler.
Dramın oynandığı Grandet’nin evi dalgalı denizleri^ çevrili uzak bir adadır. Grandet ‘ler toplumdan soyutlanmışlardır. Bunun nedeni, yalnızca Cnıchot ve Grassins’ler arasında gerçek bir dostlannın bulunmayışı değil, aynı zamanda Grandet’in komşularından üstün olmak, onları atlatmak için aralıksız sürdürdüğü dolaplardır da. Saumur’un keskin gözleri, yılan dilleri, izlerler,”yorum yaparlar ve onlan soyutlayan bir dedikodu halkası oluştururlar. Gene de bu seyircilerin kendi yaşaınlan da dedikodu ve uydurmalarla doludur, örneğin Eugenie’nin gelecekteki kocası, yalnızca bu işlerin biridir. Asıl önemli olama, ürüne ödenen fiyattır. Eğer Grandet’leri olduğu kadar öteki kişileri de bu kadar yakından izleseydik, Eugenie Grandet’ ninki kadar trajik ve dramatik öykülere rastlayabilirdik. Madame deş Grassins; Charles’ı yemeğe davet ettiği zaman, du Hautoy’lara ve güzel kızlarına da haber vereceğini söyler ve kızın iyi giydirilip giydirilmeyeceğim bilmediğini, çünkü annesinin onu kıskandığı için büyük bir olasılıkla kötü giydireceğini belirtir. Bu yalnızca Madame deş Grassins’in sinsi karakterinin rastlantısal bir belirtisidir, ama başka bir Balzac tarzı trajedinin nasıl olabileceğine bir ışık yakar. Bu tahmin edilebilecek bir insan tutkusu, insan çöküntüsü duygusudur ve haklannda hiçbir şey bilmediğimiz birçoklarının yalnızca biri
13
dir. Madame deş Grassins’in kendi yaşamı da Grandet’nin salonundaki çeşitli görünümlerinde vurgulanmadan, altı çizilmeden oynanmış bir trajedidir.
Paris’te iş dünyası ve moda dünyası kendi işleriyle meşguldürler. Bu işlerden Charles’in, deş Grassins’in ve sonra da de Bonfons’un gidişleriyle, Paris, Saumur arasındaki mektuplarla (Charles’dan arkadaşına ve metresine, deş Grassins’den Grandet’ye, Charles’dan Eugenie’ye ve sonunda deş Grassins’ den karısınaCharles’la görüşmesini anlatmıştı), haberimiz olur.
Çeşitli yerlerdeki ve toplumsal gruplardaki yaşamın zenginliği, birbirleriyle karşılaşma ve ilişki kurma yollarının karmaşıklığı, bizi, İnsanlık Komedisi’nin var olan güncel dünyanın bir yansıması olduğu görüşünü kabule hazırlayan nedenlerden biridir.
Balzac karakterlerinin atalarının birçok kuşaklan da tanıtılmaktadır bize. Saumur’un eski evleri Fransa tarihinin bir parçasıdır. Bu, yalnızca kentin tarihte çok çarpıcı ve önemli rol oynamasından ötürü olmayıp, aynı zamanda yüzyıllardır bu evlerde oturanların, yalnızca zamanlarının tutkulannı yaşayarak, paylaşarak, duvarlara şimdi kimseye bir şey söylemeyen sloganlar yazarak, kentten geçen yabancılara eğlence ateşleri yakarak, kendi karakterlerinin özelliklerini, garipliklerini geliştirerek, bu kendilerinin yapıp içinde oturdukları evlere damgalarını vurmalarından ve böylece burada yaşayan torunlarını da etkilediklerinden ötürüdür. Eugenie, duyarlığı, Charles’a olan aşkı ve babasının onunla evleneceğine ölmesini yeğlediğini söyleyince geçirdiği şok yüzünden uyanınca, eski sokağın zamanın ağırlığıyla yüklü havasını fark eder. Bu, evlerde şimdi oturanların meraklı gözlerinin ve okuyucuya anımsatılan fırsatların yalnızca biridir.
Karakterler ailelerin içindedirler. Kalacak servetlerin hesabıyla çok sıkı aile bağlan vardır. Değerli ya da bayağı, bir sürü kuşaktan kuşağa geçen eşyayla çevrilidirler. Eski bir Sev
14
res şekerlik, kırmızı sırmalı bir kese, duvarlara asılı anneanne, büyükbaba portreleri gibi…
Kahramanların gelişimlerinde, Racine’in klasik trajik kahra manlarının gelişimlerinde olduğu gibi katılımın rolü vardır. Aile karakteristiklerinin yeniden görünümü bize gösterilir. Örneğin Grandel kanının gizli zayıflığının, sonunda Charles’da kendini göstermesi, Eugenie’nin bir sorunun çözümlenmesi konusunda kullandığı yöntemin babasını çağrıtırması gibi Karakterlerin kökleri geçmiştedir.
Balzac, Scott’un romanlarında yaşamın, insanın tarihsel geçmişine bağıntısının sergilenmesi olduğunu görmüş, ama kendisi çok daha ileriye giderek geçmişe şimdiyi tayin ettirmiştir.
Romanı okurken, Grandet ailesinin geçmişini ilgilendiren her türlü şeyi z’aten bildiğimizi hissediyoruz. Onun için gerçek yaşamda olası bir soy bulmak kolay gibi geliyor. Zaten Balzac’ın Saumur’da yaşayan bir Jean Nivelleau’dan söz ettiği duyulmuştur. Basit bir kökeni olan bir cimri, bir tefeciymiş bu adam, seıvet yapıp Saumur dışında güzel bir mülk almış, sonra da X. Charles’ın muhafızlarından, emekli subay Baron de Grandmaison’ıın güzel kızıyla evlenmiş. Onların büyük yeğeni ve varisi Georges de Grandmaison, Balzac’ın Eugenie Grandet’yi bu adam kendisini damatlığa kabul etmeyince öç almak için yazdığım bildirmiştir. Bu olmayacak bir şey de değildir. Kitabın genelinde Eugenie Grandet’nin yaşamdan alındığına ilişkin birçok belini olduğuna dikkat etmemiz gerekir. Hakkında somut hiçbir şey bilinmeyen esrarengiz Mana ‘don alınmıştır Eugenie. Grandet’nin öyküsü gerçek yaşamda bulunabilirse de, Grandet’nin öyküsü gerçektir denirse, bu gülünç olabilir. Bu başka tür bir gerçekliktir ve grandet, Jean Nivelleau değildir. Nasıl olabilirdi ki? Onu kendisi yapan unsurlar atalarının nesilleri olduğu kadar, evleri, içinde yaşadığı ve onu çevreleyen eşyaları, başının biçimi, burnunun uzunluğu ve üstündeki urudur da, adı bile Balzac’ın inandığı gibidir.
15
Balzac’m tanımladığı eski Saumur, büyük ölçüde ortadan kaybolduysa da, kalan izler Balzac’ın gerçekçiliğine tanıklık etmektedirler. Balzac’m bize verdiğinde direndiği arkeolojik doğruluksa da ve bu da kitaplarını bazen büyülü bir havaya bazen de yorucu tarih bilgisi deposu haline sokmaktaysa da, bunların Balzac’ın romanlarındaki önemi Dickens’in Londra’sı ve Balzac’ın Paris’iyle taşra kentleri aynı tür bir otantikliğe sahiptirler. Romancının, başında yaratıcı düşgücüyle onlara verdiği temel canlılıkla karakterler gibi yaşarlar. Hatta daha sonra her okuyucu tarafından kendi kafasında yeniden yaratılırlar. Filmlerin çok kötü yaptığı bir tür otantiklikte başarılı olunmaya çalışılmaktadır. Çünkü stüdyolardaki yeniden kurmalarda ve alınan fotoğraflarda çok az güç vardır. Bir romancının görüşüyle, düş gücünün çalışmasıyla karşılaştırınca böyledir bu. İlk bakışta Balzac’ın bazı planlarını ve karakterlerinin birçoğunu film endüstrisine sanki Tanrı göndermiştir. Ama filmler Balzac için yaşamsal olan birçok şeyi çıkarmaktan başka bir şey yapamazlar. Balzac’ın onlara tanımladığı gibi bir arka planla karakterlerin fotoğraflarını çekebilirler: Onların arasındaki ilişkileri verebilmek daha zordur, bir film yıllarca sürmez çoğu kez ama aynı yerde çeşitli kuşaklar yaşar. Pazar yerine ve Grandet’nin tarlalarının bulunduğu Loire’a çıkan Saumur’un eski ana caddesi öyküde geniş bir yer tutar. Ama elbette ki öykünün yüreği, şatonun duvarlarının gölgesindeki kasvetli, eski evdir. Madame Grandet’yle Eugenie’nin saatlerce oturup sıkıcı dikişlerle uğradaştıklan rengi solmuş salondur. Bu salonda birçok akşam toplanılmıştır. Sallanan, kurt yemiş merdivenler Grandet’nin çalışma odasına ve Charles’m tava narası odasına çıkar. Koridorun bir ucunda Nanon’ un mutfağı vardır, sonra kemerli yol gelir. Evin havası çok etkilidir, aktörlere egemendir. Evi ilk gördüğünde küçümseyici bir şaşkınlığa düşen Charles bile onun etkisine girer, yengesiyle kuzininin niteliklerine uyar, evle ilgilenmeye başlar ve çok geçmeden evin kurallarını gülünç bulmamaya başlar.
16
Öykünün birçok önemli sahnesinin yer aldığı romantik bahçe Ameü’in yargısını anımsatır: «Bir toprak parçası aklın çerçevesidir.» Bu bahçe karakterlerin duygularını hem artırır, hem de uyandırır. Grandet’nin evinde olan her şeyin sesini artırır, yankılandım edebi olarak: Eugenie, Charles’in gelişinden sonra, sonbahar yapraklarının yere hafif, kuru bir sesle düşüşlerini penceresinden, sonra da annesinin ölüm yatağından izler. Charles’in kırık kalbinin hıçkırıkları, Nanon’un heyecanlı sesiyle Paris’ten gelen mektubu bildirişi. Eugenie duygularının açıklanışını orada bulur ve onun duygularına direnişinden, onun, başka türlü öğrenemeyeceğimiz, duygularının doğasını öğreniriz. Charles da bahçeyi ömrünce anımsayacaktır. Çünkü Grandet, babasının intihar haberini ona orada vermiştir. Ev ve bahçe yalnızca bir mekan olmaktan çok ötedirler.
Evi sıkıntılı ve yalnız olduğu halde Eugenie, annesi babası öldükten sonra oraya birçok nedenlerle bağlanır. Oraya kırılmaz, kopmaz bağlarla bağlıdır. Ev, onun bütün varlığını koşullamıştır ve sonunda onun bir simgesi olur.
Karakterleri etkileyen çeşitli nedenleri göstermek romanda büyük bir zaman alır. Balzac zaman içinde, zamandan yararlanarak karakterlerinin gelişimini verir bize. Balzac, Proust’a, benzer. Zamanın akışını planının amaçlan için kullanır ve Eugenie Grandet’de büyük bir hünerle okuyucuyu zamanının akışının bilincine vardırır.
Romanının başında Balzac, Saumur’un ana caddesini tanımlamakla gerçekten doğrudan doğruya konusunun içine dalar: Belki de kendi kendine önce ortam demiştir. Geleneksel yöntemiyle birçok sayfayı tanımlama ve sergilemeye ayırır. Böylece karakterleri kendi çevrelerine, koşullarına yerleştirir ve biz onlarla karşılaşıncaya kadar onların tüm yaşamlarını kapatır. Böylece, okurun temel aydınlanması burada büyük bir ekonomi ve berraklıkla başarılmıştır.
Sonra 1819 Kasım’ının özel bir akşamı, açılan sahneye dramatik bir boyut sağlar ve okur Grandet’nin aile çevresine
17
tanıtılır. O akşam, o sonbaharda, salonda ilk kez ateşin yakıldığı gündür. Eugenie’nin yirmi üçüncü doğum günüdür ve yemekte kendisinin evlenmesi konusuna değinilmiştir. Yemekten sonra varisle oğullarını evlendirmeyi amaçlayan rakip aileler doğum gününü kutlamaya gelirler. Onların varise sahte dostluk gösterilen ve tombala sırasında birbirlerini kıskanmalarından doğan komedi sürerken, birdenbire Paris’ten şaşırtıcı bir yabancı çıkagelir, onun gelişi trajediye ayarlanmış olan oyunun kaçınılmaz kıvılcımını çaktırır.
Eylem bir kez başladı mı, olaylar korkunç bir hızla birbirini izler. Dört gün içinde plan ortaya konur, kitabın geri kalanı yalnızca o dört günün yıllara taşan sonuçlarının anlatılmasıdır.
Eugenie, kuzinini ilk görüşte çarpılır. Ertesi sabah, baba Cnıchot’nun, Eugenie’nin Charles’la evlenme önerisine, Eugenie ‘in babası şiddetli bir tepki gösterir. Bunun arkasından hemen Charles’ın babasının iflası ve intihan haberleri gelir. Romantik züppe, beş parasız, kalbi kırık bir oğlana dönüşmüştür. Bu durum onu Eugenie’nin sevecenliğinin daha da karşı konulmaz bir nesnesi haline getirir.
Balzac burada, karakterlerine derinlik vermek ve ışık tutmak için sık sık başarıyla uyguladığı planını uygular gene. Bize onlan birbirlerinin gözleriyle gördürür. Charles ve Eugenie ‘nin birbirlerinde sevilecek neler bulduklarını göstermekten daha etkili bir yöntem olamazdı. Balzac bu arada Charles’m aşkının sürek/i olmayacağını, Eugenie’nin ise hastalığa dönüşecek bir tutkunun tohumlarını ektiğini bize çıtlatmıştır. Kitap boyunca, Eugenie’nin, babasını okurdan farklı gözlerle gördüğünü anlamaya zorlanırız. Eugenie geliştikçe babasının imajının da değişmesine ve tutkusunun içinde yerleşmesine karşın bu böyledir. Nanon ‘da da efendisinin değişik bir imajı vardır. Karakterler değişik insanlar tarafından değişik bakış açılarından değerlendirildikçe yuvarlakladırlar ve bu değişik insanların görüş açılan karakterleri gözlemleyerek aydınlatırlar.
18
Charles dört gün içinde yeni durumunu kabul etmiş ve Doğu Hindistan ‘da servetini aramaya karar vermiştir. Eugenie geri dönülmez bir aşka düşmüştür. Grandet parasını yatırmaya karar vermiş, kardeşinin alacaklılarına oynayacağı oyunu planlamış, deş Grassins’i Paris’e göndermiştir.
Bu dört gün boyunca geçenlerin tarihi, kitabın üçte birinden çoğunu doldurur. Grandet’nin evinin günlük yaşamını, Charles’in varlığıyla olan değişiklikleri karakterlerle birlikte saati saatine yaşarız. Gün bitiminde bile karakterlerden aynlmayarak gecenin bir bölümünü onlarla geçiririz. Charles’m geldiği gece onlan düşlerinde de izleriz. Eugenie’yle birlikte Charles’m ağlamalarını dinler, ikinci gece onun odasına çıkarız. Geceyarısı Grandet’nin altınını Nantes’a götürüşünü izleriz. Üçüncü gece de Eugenie’nin Charles’ın mektuplarını okuduğunu ve ona altın paralarını verdiğini görürüz. Dördüncü gece Grandet yorgundur, bu yüzden herkes erken yatar.
Bu dört günden sonra bir duraklama olur. Charles’a ve üç kadına sıkıfıkı bir aile grubu haline gelmeleri için az bir zaman verilmiştir. Çünkü Eugenie kısa kesilecek aşkının tadını alacak ve hemen sonra da Charles gidecektir zaten. Bu kısa mutluluk yalnız Charles ve Eugenie arasındaki bağlan kuvvetlendirmek açısından değil, evdeki kadınların niteliklerinin ortaya çıkıp sağlamlaşması açısından da önemlidir. Sonraki yıllann kuru çölüyle çelişki oluşturan bir vaha oluşmuştur böylece.
Özellikle öykünün bu bölümünde Balzac, ana karakterlerinin bütün duygu ve davranışlarının nedenlerini mutlak olarak açıklamıştır. Karakterlerin davranışlarının doğallığı çok çarpıcıdır. Çünkü o dönemde yazarlar daha çok pitoresk ve romantik olanla ilgileniyor, psikolojik gerçeklere pek yüz vermiyorlardı. Küçük bir örnek verirsek Eugenie’yle annesinin, Grandet, Charles’a babasının ölümünü haber verdiğinde döktükleri gözyaslan, gerçek gözyaşlarıdır, 18. yüzyıl sonlarının romanlanndaki kahramanların romantik gözyaşları gibi değildir.
19
Modem anlayışa, modern İngiliz görüşüne göre keder karşısında metin olmak gerekir. Charles’ın hıçkırıkları, hızlı hızlı ağlaması elbette bağışlanamaz. Balzac bu eleştirimizi söyle karşılıyor: «O daha çocuktu, duyguların kendilerini oldukları gibi cıcığa vurdukları yaştaydı.» (Sürekli olarak Eugenie ve Charles’ın bu dönemde hızla değiştikleri anımsatılır okura ve ilerde daha da değişeceklerdir.)
Charles gidince Grandet’nin evine geri döneriz. Uç kadın onun ayrılışından ötürü üzgündürler, ama yeni bir ilgi alanı ve sırla birbirleıine daha çok bağlanmışlardır, «iki ay böylece geçti.» Ve biz ilk gün boyunca ve sonraki günlerde üç Grandet’ler ve Nanon’la çok içli dışlı yaşadık, nasıl yaşadıklarını iyice öğrendik. Sonunda 1819’un «Yeni Yıl Günü» gelir ve Grandet, Eugenie’nin altınının gitmiş olduğunu keşfeder. Tutkusunun baskısıyla Eugenie’nin doğası içinde saklı olan gizli Grandet gücünü geliştirir ve Grandet ‘in tutkusuyla kızının altınlarını ne yaptığını söylememe konusundaki karşıt tutkusu çarpışırlar. Aylar sonra, daha da melodramatik bir sahnede, baba kız aralarında Charles’ın tuvalet kutusu karşı karşıya gelirler. İkisinin de ellerinde birer bıçak vardır, biri kutudan bir parça altın sıyırmak için bıçaklıdır öbürü de eğer babası böyle bir şey yapacak olursa kendini bıçaklayıp öldürmek için.
Balzac’m Grandet’ye büyük bir sempati duyduğu, kızının meydan okumasına da öfkelenip şaşkınlığa düştüğü açıktır. Balzac’a göre, «Devrim»in en kötü sonuçlarından biri, toplumun düzenli gruplarını çözmesidir. Örneğin aile birliği kuşkulu üyelerin topluluğuna dönüşmüştür. Temelde topluma karşı tutkular ve bencilce basanlar yüzünden hepsi birbirleriyle çatışmaktadırlar. Anne baba otoritesinin kayboluşu ulusal birlikteki büyük bir elemanın kaybolmasıyla eş anlamlıdır, Balzac’ m romanlarının bazdan bunun tatsız sonuçlarını anlatır. Ve burada «Yasa»yı babasına karşı kullanan bir evlat vardır, parasıyla ne isterse yapabileceğini söylemektedir. Babası Grandet bile olsa bu üzülünecek bir şeydir.
20
Babanın da kızın da tutkularının topluma karşı sonuçlan vardır. Bu ikisinin karşıtlığı onların gelişimini sağlar ayrıca.
Eugenie’ninki doğal bir tutkudur ve bize babasınınkinden çok daha sempatik gelir. Bunun başlayışı Eugenie’ye çok yararlı olmuştur, görüşleri genişlemiş ve derinleşmiştir, ona düşünce ve eylem özgürlüğü vermiştir. Ama bir de yıkıcı gücü vardır ki, bu bize çok yavaş verilir: Tutku içine dönmüştür ve ‘ Eugenie günlerini bahçede, yosun tutmuş sırada oturup Charles’la geçen günleri düşünerek geçilmektedir. Oysa ki Charles, onun karakter analizleri ile çok iyi hazırlandığımız gibi, kaçınılmaz olarak onu unutmuştur bile. Ama bir yerde Grandet’nin tutkusunun da onun gücü üzerinde yararlı bir etkisi vardır: Para kazanmaktaki hünerini sanki bir deha gibi geliştirmektedir.
Sonra bunu, Madame Grandet’nin ölümü, Eugenie’nin yavaş yavaş babasının sırlarına girişi gibi olay ve durumlarla belirlenen uzun yıllar izler. «Böylece beş yıl geçti ve- Eugenie’yle babasının sürdürdükleri tekdüze yaşamın bir gününü öbüründen ayırt edecek hiçbir olay olmadı.» Monsieıır Grandet ölür. Deş Grassins’ler koşuyu bırakırlar ama Crutcho’lar mücadeleyi yenilerler; Madame deş Grassins de onları rahatsız etmek, çabalarını baltalamak için yeni bir talip olarak Manıquis de Froidfond’u öne sürmek konusunda elinden geleni yapar. Eugenie hiçbir yorumda bulunmaz, yalnızca bir gece yatağa yatarken Nanon ‘a «Nasıl olabilir Nanon, yedi yıldan beri bana hiç yazmadı,» der.
Kitabın başından sonuna kadar her olayın tarihi verilmiş ve olaylar arasındaki ara dikkatle belirtilmiştir. Romanın son bölümü, -ki bu karakterlerin hayatlarında yıllan alır,- diğer zamanlara göre çok az sayfa kaplar (kitabın üçte birinden azı, Charles’ın ayrılışından sona kadar olan bölüm), ama onu okıırkcn gene de yavaş, tekdüze akıp giden bir zaman bilincine vannz. Bu, salondaki eski saatin tiktaklarıyla, Grandet’nin tutkusu büyürken melekelerinin zayıflamasıyla, Eugenie’nin
21
aşkının kendi kendisiyle beslenen bir tutkuya dönüşmesiyle, Grassins ve Cruchot ailelerindeki değişimler ve kayıplarla, Charles’m gelişimini açıklayan satırlarla vurgulanır.
Sonunda Charles’dan o ölümcül mektup gelir ve Charles’ın tanıdığı kızdan çok farklı olan gene de yalnızlığı, soyutlanması içinde duygusal ama izlediğimiz gelişimiyle istemi güçlü, bağımsız bir kadın haline gelen Eugenie’den kararlı bir eylem çıkar. Babasının alacaklılarının bütün borçlarını ödeyerek Charles’a büyük bir armağan vermek Eugenie’nin içten, hesapsız cömertliğine çok uygundur ve bir defada Charles’la bütün ilişkilerini kesmek ve Grandet’nin alacaklılarla oynadığı oyuna son vermek güzel, dramatik Balzac tarzı bir bitiriştir. Sonunda Charles’la de Bonfons arasındaki komik sahnede Eugenie’nin kuzininin portresine son fırça darbesini vurur. Balzac’m deyişiyle, «dokuz yıl önce başlayan dramın sonucu» Eugenie’nin Bonfons’a evlenme dileğini bildirisiyle noktalanır. Eugenie yazgısına cepheden bakar. Geleceğin onun için neler getireceğine, de Bonfons’un kendisinde neyi çekici bulduğuna ilişkin hayale kapılmaz. Gene onun koruyucusu olmak isteğinde, onurunda, gücünde duygusal bir güven vardır. De Bonfons «dürüst bir dost ve onurlu bir adamdır», Eugenie’nin neredeyse akraba olacak kadar uzun süredir tanıdığı bir adam, Eugenie kararını verir ve bir an önce eyleme geçer. De Bonfons gittikten ve kendisine dönünce ödülünü alacağı sözü verildikten sonradır ki, Eugenie gözyaşlarına gömülür. Onun büyüyüp trajedinin gerilimine yükseldiğini görürüz. Öykünün, sonunda Charles’la paylaştığı başka bir düşe döndüğünü görürüz -Tanrı düşü.- Grandet’nin altınını halkın hayrına harcamak, Eugenie insan sıcaklığından neler kaybettiğinin farkındadır. Büyük zenginliği komşularıyla olan ilişkilerini engeller, katı bir yaşlı kız olur. Yıllardır izlediği dar, sıkı yöntemler sonunda babasının olduğu gibi, onun da yöntemleri haline gelmiştir. Balzac’m yazdığı zamanki günlere böylece dönmüş oluruz.
Türkiyenin bir numaralı sohbet sunucusu olan www.vadidekizambak.net Sohbet, Muhabbet, Chat, mirc, irc, web, dostluk, arkadaşlık Haber, Chat sohbet, sohbet muhabbet dalında öne Çıkmış en büyük sohbet sunucusudur. www.vadidekizambak.net Sizinler beraber sizin sayenizde bu noktaya geldi. Muhabbet Chat sohbet irc mirc hepsi burda durma öyle hemen sende acele et ve katıl bizlere. Sohbet etmek için hemen aşağıdaki bölüme nickinizi yazıp direkt sohbete bağlanabilir ve www.vadidekizambak.net in o büyülü dünyasında sizde yerinizi alabilirsiniz…

Nickinizi Yazın:

Şifrenizi Girin:



Thais Kitap Roman Özeti (Anatole France)

Thais Kitap Roman Özeti (Anatole France)
Fransız yazar. Bir kitapçının oğlu olan France, hayatının büyük bir bölümünü kitaplar arasında geçirdi ve kendini edebiyata adadı. İlk şiirlerinde klasik geleneği temsil eden Parnassecılığın izleri görülür ve toplumsal kurumlara karşı alaycı bir tavır sergiler. France’ın şüpheciliği ilk öykülerinde de görülebilir: Sylvestre Bonnard’ın Cürmü; 1881 kitaplarına âşık olan ve günlük yaşam karşısında şaşkınlığa düşen bir filologu anlatır; La Reine Pèdauque Kebapçısı; 1893 gizli güçlere olan inançlarla inceden inceye alay eder. Jerôme Coignard’ın Düşünceleri; 1893 ise alaycı, keskin zekâlı bir eleştirmenin gözünden büyük devlet kurumlarının incelenmesini ele alır. Çalkantılı özel yaşamı iki romanına esin kaynağı oldu: Eski Mısır’da geçen ve azizelik mertebesine yükselen kibar bir fahişeyi anlatan Thais 1890 ile o dönemin Floransa’sında geçen Kırmızı Zambak; 1894 adlı aşk öyküsü.
1897-1901 arasında yayımlanan ve Çağdaş Tarih başlığını taşıyan 4 ciltlik eseriyle, yazarın çizgisinde önemli bir değişim kendini hissettirir. İlk üç cildi oluşturan Gezinti Yolu; 1897, Saz Sepet; 1897 ve Ametist Yüzük; 1899 bir taşra kasabasındaki entrikalar anlatılır. Bay Bergeret Paris’te; 1901 adını taşıyan son ciltte ise kendini siyasal mücadelelerden hep uzak tutan roman kahramanının Dreyfus Olayı’na katılması ele alınır. Eser, bir salon düşünürü ve hayattan kopuk bir gözlemci olmaktan vazgeçerek Dreyfus’u tam anlamıyla desteklemeye karar veren Anatole France’ın kendi öyküsüdür. 1900’den sonra France, toplumsal konulardaki görüşlerini birçok eserinde ifade eder. İlk kısa öykülerinden biri olan ve kendisinin tiyatroya uyarladığı Crainquebille (1903) adlı üç perdelik komedide küçük bir esnafın yaptığı haksızlıkları ele alır. Anatole France, hayatının son dönemlerinde sosyalizme yakınlık duymaya başladı. Bununla birlikte Tanrılar Susamışlardı; 1912 ve Penguenler Adası; 1908 adlı eserlerinde insanların kardeşçe yaşayacağı bir toplumun gerçekleşeceğine olan inancının zayıfladığı görülür. Özellikle I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla giderek karamsarlaşan yazar, çocukluk anılarında avuntu aramıştır: Küçük Pierre; 1918, Çiçeklenen Yaşam; 1922. 1921’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan France 1924’te öldü. Anatole France’ın Türkçe’de yayımlanan öteki eserleri şunlardır: Beyaz Taş Üzerinde (1936), Mavi Sakalın Yedi Karısı; 1938, Komik Hikâye (1939), Epikür’ün Bahçesi; 1947, Edebiyat Hayatı. Seçmeler, 4 cilt; 1956), Dilsiz Kadınla Evlenenin Güldürüsü; 1964 ve İhtilâlin Çocukları’dır (1975).

Asıl adı Jacques-Anatolia Thibault olan Anatole France 1844’te Paris’te doğdu. Babası kitapçıydı.
Bu nedenle, kitaplar arasında büyüdü, küçük yaşta onları tanıdı. Sosyal bilimlere dayalı iyi bir öğrenimden sonra, senato kütüphanesinde memur oldu.
Sanat yaşamına şiirle başlayan ve Parnasse Okulu’nun* etkisinde dizeler yazan Anatole France daha sonra eleştiriye yöneldi. Gerçek yolunu ise 1881’de yayımladığı Le Crime de Sylvestre Bonnard romanıyla buldu.
Anatole France’ın romanları genellikle yergi, insan sevgisi ve kuşkucu (sceptique) felsefe gibi üç öğenin birleşmesinden oluşur. Thais romanında ise bu üç öğeye bir dördüncüsü, psikanaliz** eklenir. Roman baskı altına alınmış cinsel arzuların ve rüyanın incelemesini yapar ve yorumunu sunar. A. France, Thais’i yayımladığında, kendi otuz üç, Freud*** kırk beş yaşındaydı ve Avusturyalı psikanalist Rüyaların Yorumu adlı ünlü yapıtını henüz sunmamıştı. Freud araştırmalarını bölüm bölüm yayımlıyor ve France da bunları okuyor muydu?
* Parnasse Okulu: Leconte de Lisle’in önderliğinde bir araya gelmiş 19. yüzyıl Fransız şairler grubu. Romantiklerin duygusal diline tepki olarak ölçülü ve nesnel bir anlatıma önem vermeleriyle tanınırlar.
** Psikanaliz: Ruh çözümleme olarak da bilinen; zihinsel bozuklukları, bilinçdışı zihin süreçlerini inceleme ve çözümleme yoluyla iyileştirmeyi amaçlayan tedavi yöntemi.
*** Sigmund Freud (1856-1939): Geliştirdiği kuramlar, tedavi yöntemleri ve insan ruhunun karanlıkta kalmış yanlarını anlamaya yönelik araştırmalarıyla psikolojide yeni bir alan açmış olan, psikanalizin kurucusu Avusturyalı nörolog.
Ya da romancımız, Freud’un da bir yıl yanında çalıştığı, isteriyi,* ipnotizmayı,** bellek kayıplarını inceleyen Paris’teki ünlü ruhbilimci Jean Martin Charcout’un çalışmalarını izliyor muydu? Yoksa Shakespeare ve Dostoyevski gibi o da bilinçaltının bazı gerçeklerini salt dehasıyla mı kavramıştı? Gerçek olan şu ki Thais, asıl psikanaliz açısından ele alınması gereken önemli bir yapıttır. Freud düşüncesine göre, cinsel arzular bastırılıp, bilinçaltına atılabilir ama asla sürekli orada tutulamaz. Rüyalarla, gündüz görülen hayallerle bilinçaltından bilinçüstüne çıkarlar. Cinsel arzuların sürekli baskı altında tutulması, ruh hastası, nevrozlu bir insan yaratır. Thais romanının kahramanı, soylu bir aileden gelen Romalı Paphnuce, ilk gençlik yıllarını ruhsal karmaşalar içinde geçirir. Karanlık ve yabanıl bir yaradılışı vardır. Yirmi yaşında, felsefe öğrenimini yaparken evreni vahşi bir atın gözüyle gördüğünü, arkadaşı Nicias’ın konuşmalarından öğreniriz. Ne paraya bağlıdır ne de mutlu bir yaşama. Bu ruhsal ortamda Rahip Macrin’i tanır, yüreğindeki boşluğu Tanrı’nın, tanrısal düşüncenin doldurabileceğini sanır. Çilekeş bir keşiş olur, insanlardan, toplumdan kaçıp çölün ıssızlığına, yalnızlığa sığınır. Freud, bir kez tadılan bir arzuyu terk etmekten daha zor hiçbir şey yoktur der. Paphnuce de on yıl çölde çile çekerken, ilk gençlik yıllarında tattığı cinsel arzulardan arındığını sanır. Bastırılmış haz sonunda patlak verir. Çilekeş keşiş, on beş yaşında iken yatmak istediği, ancak çok sıkılgan olduğu, görülmekten korktuğu, üstünde yeteri kadar para bulunmadığı için eşiğinden geri döndüğü, tiyatro oyuncusu, kibar fahişe Thais’i görür düşlerinde sürekli.
* İsteri: Sinir krizleri, çırpınma nöbetleri, kasılmalar halinde kendini gösteren ve bilinçdışı tasarım ve duygularla ilgili hiçbir nörolojik sistemleştirmeye el vermeyen nevrotik bir tür bozukluk.
** İpnotizma: Hipnoz (telkinde yaratılan ve başka etkileri algılamanın azalmasıyla belirginleşen yapay durum) hali yaratmaya yarayan tekniklerin tümü.
Bu düşü, Thais’i hayâsız yaşamdan kurtarıp dine döndürmesi için Tanrı’nın esinlediğini sanır. Çöller aşıp İskenderiye’ye gelir. Kadını, erdemsiz yaşamdan koparıp çilehaneye kapatmayı başarır. Ama sonunda, yaptığı işin Tanrı buyruğu değil şeytanın buyruğu sonucu (bilinçaltı özlemlerin, bastırılmış cinsel arzuların patlak vermesi sonucu) olduğunu anlar…
Kuşkuculuk (sceptisisme) felsefesi, Anatole France’ın diğer romanlarında olduğu gibi Thais’te de önemli bir yer tutar. Kuşkuculuk felsefesi şöyle özetlenebilir: Nesnelerin salt gerçeğini, özünü bilemeyiz. Çünkü onlar üstüne yargılarımız duyumlarla edindiğimiz izlenimlere dayanır. Duyularımız ise bizi yanıltır: “Memphis piramitleri tanyeri ağardığında pembe kozalaklar gibi görünürler, oysa güneş battığı zaman, tutuşan gökyüzü üstünde kara üçgenlere benzerler.”
Yazar, yapıtında kuşkuculuk felsefesini filozof Timodcles’in ağzından sergiler: “Nesnelere nicelik kazandıran, yemeğe tat veren tuz gibi, insanların kendi düşünceleridir”,”Aynı nesnelerin ayrı görünüşleri vardır”, “Anlayacağın, ben de kuşkuculardanım, dostum.” Anatole France, kuşkuculuk yoluyla okuru gerçeği, salt gerçeği aramaya yöneltir.
France’ın insanseverliği Epikür düşüncesinden kaynaklanır: Uzun olmaması ve erdemin sınırlarını aşmaması koşuluyla, dünyada en değerli şey, kıvanç ve zevktir. Dünyaya geldiğimize göre yaşamdan en büyük tadı almamız gerekir… Romanda bu düşüncelerini, yazar Nicias’a söyletir. Anatole France’ın insanseverliği, yapıtlarında ye yazılarında giderek daha derin boyutlar kazanacak ve daha sonra, bireyi en mutlu (kılacak) toplumsal yönetimin sosyalizm olduğunu söyleyecektir. Tarihsel roman türü olarak bilinen Thais’e sembolist* roman türünün bir utkusu gözüyle de bakılabilir. Şiirde Parnasse çıkışlı Anatole France’ın, birçok Parnassecılar gibi sembolizme uzanmasına şaşmamak gerekir. Zengin düş gücü, sonunda onu düşü de araştırmaya yöneltti.
Yazarın romanlarında ve Thais’te üstü örtülü bir acı olay ile, yergi ile, ironi** ile karşılaşırız. Yaşama ters düşenleri amansızca yere vurur.
Özgürlüğün ve cumhuriyetin savunucusu Anatole France 1921’de kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü ile ününü daha bir sağlamlaştırdı ve dünya edebiyatının ölümsüzleri arasına katıldı.
Erdoğan Alkan
* Sembolist: Simgecilik (sembolizm) olarak da bilinen, öznelik, düşsellik gibi özellikleri olan, açıklıktan kaçınıp simgesel anlatım yolunu sezen, görünmez sonsuz gerçeğin ancak simgelerle verilebileceğini öne süren yazın ve sanat akımıyla ilgili olan görüş.
** İroni: Etkiyi artırmak için, bir şeyin tersini söyleyerek alay etme.
ÖNSÖZ
Edebiyat tarihçilerine bakılacak olursa, Anatole France’ın, eşinden boşandıktan sonra birlikte olduğu Madame Arman de Caillavet ile ilişkisi, onun iki romanına esin kaynağı olmuştur. Bu romanlardan biri Thais’tir (1890).
Yazarların yaşam öyküleriyle öyküleri, romanları ve kahramanları arasında doğrudan ya da dolaylı bağlar kurmanın, edebiyat eleştirmenlerinin ve tarihçilerin ne kadar işine yaradığı tartışılır. Kimi durumlarda bu iki düzlem arasındaki bağ, romanların, öykülerin ana fikrini, amacını anlamamızı ve kavramamızı -kolaylaştırmaktan da öteye- mümkün kılacak bir destek işlevine bürünebilmektedir.
Ne var ki iş, yaşam öyküsünden esere giden bu yolun, öteki deyişle bir yandaki somut, tarihsel karakterdeki deneyimlerin, yaşantıların, öte yandaki sanatın soyut, zaman üstü yapısal organizasyonu ile kurduğu ilişkinin ne türden bir ilişki olduğu, hayatın izdüşümlerinin yazılanlara nasıl, ne yollardan yansıdığı, bunları orada yeniden bulup yorumlamanın, anlamlandırmanın yolunun, yönteminin ne olduğu sorusuna cevap aramaya gelince, kendimizi sanat-estetik teorilerinin içinde bulabiliriz. Genç Werther’in genç Goethe* olduğunu, Hüküm öyküsündeki kişinin bizzat Kafka** olduğunu söy lemek, anlamayı, kavramayı ne anlamda kolaylaştırmakta ya da tersine yokuşa sürmektedir?
* Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832): Alman şair, oyun yazarı, romancı. Evrensel boyutlara ulaşmış ünüyle dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biridir.
** Franz Kafka (1883-1924): Çek asıllı Avusturyalı öykü ve roman yazarı. Yapıtlarında çağımız insanının korkularını, yalnızlığını, kendi kendine yabancılaşmasını ve çevresiyle iletişimsizliğini dile getirmiştir.
Kaldı ki, sanatsal ya da “estetik” düzlem, onu kullananın kaçıp sığındığı bir tür fildişi kuledir de. Ya da belki cehennem… Ama gene de, bir sığınma mıntıkası olarak da anlaşılmıştır estetik çoğu kez. Sanatçının, yazarın hayatın gerçeklerinin basıncından canını ancak kurtarıp üzerine çıktığı bir ada… Bazen bu ada iyice ıssız olabilir; sadece yazarın adasıdır bu. Okur orada, kendi canını kurtarmak için kendine ayrılmış bir yer bulmakta zorlanabilir.
Thais, yazarın hayat pratiği içinde yer almış, belirleyici bir olaydan esinlenmiş bile olsa, bizi bir kaçış estetiğinin değilse de, aydınlanmacı bilgi birikiminin engin sularına, hatta girdaplarına sürüklüyor. Çocukken fahişeliğe sürüklenmiş dünyalar güzeli Thais ile gençliğinde ilişki kurmuş olan Paphnuce, keşişliğe soyunduğu dönemde bile genç kadının etkisinden kurtulamamakta, rüyalarının kapısını kadına bir türlü kapayamamaktadır. Keşiş sonunda çareyi, Thais’i de dünyevi hayatın dışına “taşımakta” bulacaktır.
Fransız aydınlanmacıları Diderot’nun,* Voltaire’in** öğretici, aydınlatıcı geleneğini sürdürdüğü kabul edilen Anatole France, okuru, insanlığın kültür tarihi kadar eski bir felsefe tartışmasının içine çekerken, bu tartışmayı döneminin psikanaliz birikimlerinin verileriyle destekleyerek çağdaşlaştırıyor: İnsan mutlu olmak için dünyevi hazlardan, tensel zevklerden vazgeçip cinsel isteğinin, dürtülerinin sürükleyiciliğinden kurtulmalı, arınmış ruhunun peşinden gitmelidir, cümleleriyle programını kısaca tarif edebileceğimiz bu tartışma, antik çağdan başlayarak düşünce tarihi boyunca, felsefenin “etik” mıntıkasının ana sorunsalını oluşturmuştur.
* Denis Diderot (1713-1784): Fransız edebiyatçı ve filozof. Aydınlanmanın temel yapıtlarından biri olan Encyclopèdie’nin yayımcılığını yapmıştır.
** Voltaire (1694-1778): Aydınlanma çağının öncülerinden büyük Fransız yazar. Zorbalık ve yobazlıkla mücadele etmiştir.
Mutluluğun anahtarını arayan bu soruya verilen cevaba göre, etik şu-bu adlarla kutuplara ayrılmıştır.
Ancak Uzakdoğu’nun felsefi dinlerinden, antik Yunan’ın Platon* diyaloglarına ve tek Tanrılı dinlere geçen ve insanın ikili varlığını oluşturduğu düşünülen bu beden ile ruh, bu dünya için yaşama ile öte dünya için yaşama arasındaki gerilim, ortaçağ manastırlarından aydınlanma Avrupa’sına kadar uzanmakla kalmamış, psişik-ruhsal âlemin yerine bilinçdışını/bilinçaltını/bilinçötesini geçiren psikanalizle birlikte,”bilimsel” bir incelemenin de odağına yerleşmiştir: Psikanaliz, özellikle cinsel dürtünün (hazzın) öyle iradi bastırmalara, keşişçe seçimlere pek de itibar etmediğini, daha doğrusu boyun eğmediğini ve eğmeyeceğini, bu yöndeki ısrarın travmalara, patolojik** oluşumlara yol açacağını ısrarla belirtmiştir.
Anatole France, psikanalizin bu uyarısını, bu dünyadan vazgeçme tercihinin ve bu zemindeki gerilimin içine yollarken, bir bakıma bir tür geriye projeksiyon yapıyor. Keşişin rüyalarında sık sık bir tehdit gibi ortaya çıkan Thais’i, keşiş Paphnuce, istediği kadar dönemin ve Hıristiyan mitolojisinin sınırlamaları ve kısıtlamaları içinde,”şeytanın” görünürleşmesi olarak yorumlasın ve “bedenini bu görüntüye yenik düşürmeyeceğine, aşkının ruhsal bir aşk olduğuna” ilişkin kararlılığını dile getirsin, çağdaş psikanalizin verileriyle donanmış bizler, rüyada, o bastırılmış ve bastırılması imkânsız olanın geri döndüğünü çok iyi biliyoruz.
Bugünkü birikimle baktığımızda, Hıristiyanlığın en ilksel durumundaki keşişliğin yanı sıra bir Tanrı adına değil de sırf ruhsal esenlik adına yaşanan keşişliğin de, ister istemez patojen,*** sağlıksız bir varoluş haline işaret etmesi gerektiğini düşünebiliyoruz
* Platon: Eflatun olarak da bilinir. (İÖ 428/427-İÖ 348/347). Öğretmeni Sokrates ve öğrencisi Aristoteles ile birlikte Batı felsefesinin kurucularından eski Yunan filozof.
** Patolojik: Hastalıkla ilgili, marazi.
*** Patojen: Hastalık yapan, hastalığa yol açan.
Anatole France, Platon’un Şölen tartışmasına yollama yapan bir ara bölümde, sorunu sofistlerin,* Platoncuların kamplarına paylaştırarak felsefe düzlemine taşırken,’Bedensel hazlar mı yoksa maddi isteklerden arındırılmış bir ruh mu mutluluk getirir?’ biçimindeki eskimeyen soruyu önümüze koyuyor.
Veysel Atayman Temmuz 2003, İstanbul
* Sofist: Eski Yunan’da İÖ 5. yüzyılın ikinci yarısından İÖ 4. yüzyılın başlarına kadar para karşılığı felsefe öğreten gezgin felsefeciler. Sofist sözcüğü Yunanca sophos (bilge, zeki, becerikli) sözcüğünden türetilmiştir. Bu terim Atinalı devlet adamı Solon’un yanı sıra Pythagoras, Sokrates ve Platon için de kullanılmıştır.

BİRİNCİ BÖLÜM
LOTÜS ÇİÇEKLERİ
Bir zamanlar çöl, çile çeken sofulara mesken olmuştu. Kendi elleriyle kuru dallardan yaptıkları kulübeler, bu yalnız çilekeşlerin, hem tek başlarına yaşamalarına hem de gerektiğinde yardımlaşmalarına elverecek biçim ve uzaklıkta, Nil Nehri’nin her iki kıyısına serpilmişlerdi. Üstlerinde haç işaretleri bulunan kiliseler uzaktan uzağa bu kulübelerin ardında yükseliyor ve bayram günlerinde keşişler, kutsal görevlerini yerine getirmek, dinsel törenlere katılmak için oraya gidiyorlardı. Irmağın hemen kıyısında her biri daracık bir hücreye kapanan çilekeşlerin, yalnızlığın daha bir tadına varmak için zaman zaman toplandıkları evler de vardı.

Keşişler ve çilekeş sofular oruç tutarak yaşarlar, güneş battıktan sonra, yalnızca bir parça ekmek, tuz ve çörtük otu yerlerdi. Bazıları tümden kumlara gömülüp, oyuk ya da mezar biçimindeki barınaklarında ilkel bir yaşam sürdürürlerdi.

Hepsi cinsel arzulara karşı direnir, at kılından örme sert abalar giyer, uzun süren uykusuzluklardan sonra çıplak toprağın üstünde uyur, dua eder, ilahiler okur; kısaca pişmanlığın doruğunda yaşarlardı. İnsanlığın ilk günahını düşünerek bedenlerim yalnızca zevklerden ve hazlardan değil, dünyevi yaşamın en kaçınılmaz bakım ve tedavilerinden bile yoksun bırakıyorlardı. “Bedendeki hastalıklar ruhumuzu arıtıyor, insan, bütün yaraları teninde açan bir çiçek gibi karşılamayı bilmeli,” diyorlardı. “Çöl çiçeklerle örtülecek,” diyen peygamberlerin sözü, bu çilekeş sofularla gerçekleşiyordu böylece.

Bu kutsal Teb kentinin konuklarından bir kısmı çileler ve dalgınlıklar içinde günlerini tüketip dururken, diğer bir kısmı da, ya palmiye liflerinden ipler örerek ya da hasat zamanlarında komşu çiftçilerin topraklarında ırgatlık ederek hayatlarını kazanıyordu. Dinsizler, onların, kervanları soyan göçebe Arapların ve haydutların suç ortakları olduğundan boşuna şüpheleniyorlardı. Oysa gerçekte bu keşişler, dünya mallarını hor görüyorlardı ve erdemlerinin güzel kokusu gökyüzüne kadar yükseliyordu.

Bazen melekler, ellerinde değnekleriyle, yolculuğa çıkmış delikanlılar görünümünde çilekeşlere konuk olur, bazen de şeytanlar ya bir Habeş ya bir hayvan kılığına bürünüp, suç işletmek, kötü yola sürüklemek için bu yalnız başına yaşayan keşişlerin çevresinde dolanır dururdu. Sabahleyin, ellerinde tespihleriyle çeşmeye giden keşişler satirlerin,* santorların** kumdaki ayak izleriyle karşılaşırdı. Gerek gerçek, gerek ruhsal görünümüyle Teb kenti, günün hemen her saatinde, hele de geceleri, cennet ve cehennemin savaştığı bir savaş alanıydı.

* Satir: Mitolojide insan vücutlu, teke ayaklı, küçük boynuzlu olarak gösterilen yarı tanrı. (Y. N.)
** Santör: Masallarda yarı insan, yarı at biçiminde anlatılan yaratık. (Y. N.)

İblis sürülerinin amansızca tedirgin ettiği çilekeşler, kendilerini Tanrı’nın, meleklerin, tuttukları oruçların, pişmanlık perhizlerinin ve çektikleri çilelerin yardımıyla koruyorlardı. Bedensel arzuları bazen onları öylesine hırçınca iğneliyordu ki acıyla uluyorlar, yıldızlarla donanmış gökyüzünün altındaki iniltileri aç sırtlanların hırıltılarına karışıyordu. İşte böyle anlarında iblisler, çirkin olsalar bile, bazen asıl yapılarını saklamak için çarpıcı bir güzelliğe bürünürlerdi. Hücrelerde, Teb çilekeşleri, arzunun, dünyevi yaşamın haz verici güzelliklerinin tatmadıkları görüntülerinden korkuyla kurtarmaya çalışırlardı kendilerini. Ama İsa’nın kutsal eli üzerlerinde olduğu için içlerinden gelen bu arzulara yenilmezler, sayısız düşünceler yeniden gerçek niteliklerine bürünüp, tanyeri ağardığı zaman utanç ve öfkeyle dolu uzaklaşırlardı. Güneşin battığı saatlerde gözyaşları içinde çılgınca kaçan ve kendisine sorulduğunda,”Ağlıyorum, inliyorum, çünkü burada oturan Hıristiyanlardan biri beni değnekle dövdü, aşağılayıp kovaladı,” diyen keşişlerle karşılaşmak hiç de ender rastlanan olaylardan değildi.

Günahkârların, dinsizlerin hakkından çölün eskileri geliyordu. Bazen korkunç derecede oluyordu bu iyilik. Tanrı’ya karşı gelenleri, günah işleyenleri cezalandırmak onların elindeydi. Bir kez karar verildi mi, bu günahkârları artık hiçbir şey kurtaramazdı. İskenderiye’ye kadar bütün kentlerde çölün eskilerinin değneklerle dövdüğü bu suçluları yutmak için toprağın nasıl yarıldığı dehşetle anlatılırdı. Kötü hayat sürdüren insanlardan, özellikle taklitçilerden, soytarılardan, evli rahiplerden ve kibar fahişelerden de çok korkardı bu çilekeş sofular. Bu yalnızların erdemi öyle bir erdemdi ki, vahşi hayvanları bile kendi boyunduruğu altına alıyordu. Bir çilekeşin ölüm saati çaldığı zaman bir arslan geliyordu pençeleriyle çukur kazmak için. Tanrı’nın kendini çağırdığını böylece anlayan kutsal adam, kardeşleriyle helalleşip öpüşüyor ve Tanrı’nın kucağında sonsuz uykuya dalmak için usulca toprağa uzanıyordu.

Öyle ki, bir yüzyıldan çok yaşayan Antoine, sevgili müritleri Macaire ve Amathas ile Colzin tepesine çekildiği andan beri, bütün Teb’de Antinoè rahibi Paphnuce kadar yaman bir keşişe daha rastlanmamıştı. Doğrusu, Ephrem ve Sèrapion’un buyruğunda da çok sayıda keşiş vardı, bunlar manastırların ruhsal ve bedensel buyruklarını yerine getiriyorlardı. Ama Paphnuce, o; en korkunç oruçlara bile katlanıyor, bazen üç gün boyunca ağzına lokma koymadan yaşadığı oluyordu. Kılları alabildiğine sert bir aba giyiniyor, alnı toprağın üstünde saatlerce kalakalıyordu.

Kulübelerini keşişin kulübesine yakın kurmuş olan yirmi dört müridi onun bu çetin yaşama biçimini örnek alıyorlardı. Paphnuce bu müritlerini İsa’nın ışıklı yüzünü severcesine seviyor, onları pişmanlığa çağıran öğütler veriyordu. Ruhsal oğulları arasında, yıllar yılı haydutluk yaptıktan sonra, kutsal papazın öğütleri sonunda manastırın kollarına atılan insanlar bile vardı. Paphnuce sade yaşamıyla da örnek oluyordu. Müritleri arasında dikkati en çok bir Habeş kraliçesinin eski aşçılarından olup sonradan din değiştiren, Paphnuce ile birlikte durmadan gözyaşları döken Flavien çekiyordu. Okuma yazma biliyor, ustaca konuşuyordu. Ama Paul -saflığı yüzünden kendisine Saf adı takılan bu genç köylü- daha bir başkaydı. Çevresindekiler onun bu saflığıyla alay ediyordu, ama Tanrı katındaki yeri büyüktü, gizli sırlar, ermişlikler gönderiyor, peygamber armağanları verip gönlünü hoş tutuyordu onun.

Paphnuce bütün zamanını müritlerinin eğitimiyle, onlara oruç deneyleri yaptırmakla geçiriyor, kutsal kitaplarda kendi yaşantılarını dile getiren örnekler bulmak için sık sık derin düşüncelere dalıyordu. Bu yüzdendir ki bu genç yaşında bile pek çok üstünlüklere sahipti. En dayanıklı çilekeş sofuların bile başına bela kesilen iblisler ona yaklaşmaya cesaret edemezlerdi. Geceleri ay ışığında, hücresinin önünde yedi küçük çakal, kulaklarını dikip sessiz soluksuz, kıpırdamaksızın bekler dururdu. Bu çakallar, rahibin ermişlik erdemiyle eşiğinde tuttuğu yedi iblisti sanki.

İskenderiye’de doğan Paphnuce soylu bir ailenin çocuğuydu. Dinsel olmayan bilim dallarında öğrenim görerek yetişmişti. Ozanların yalanlarıyla öylesine ayartılmış, aklı, düşünceleri ilk gençlik yıllarında öylesine yanlış, öylesine bozuk fikirlerle dolmuştu ki, insan soyunun, kral Deucalion zamanındaki büyük tufanda boğulmuş olduğunu sanıyor, okul arkadaşlarıyla, doğa üstüne, Tanrı’nın nitelikleri, hatta varlığı üstüne bile tartışmalar yapıyordu. O zamanlar, dinsizler gibi sefahat içinde yaşıyordu. Utançla hatırladığı günlerdi bunlar. Kardeşlerine,”O günlerde kazanımda boş hazlar kaynatıyordum,” diyordu.

Bu sözlerle nar gibi kızartılmış etler yediğini, genel hamamlara sık sık gittiğini söylemek istiyordu. Kısacası, yirmi yaşına kadar, adına yaşamdan çok, ölüm denebilecek, dünyevi bir yaşam sürdürmüştü. Ama rahip Macrin’den aldığı derslerden sonra tamamen değişmiş, yepyeni bir insan olmuştu.

Asıl gerçek, kendi deyişiyle bir kılıç gibi girmişti yüreğine. Kutsal haçı kucakladı ve İsa’ya taptı. Kutsanmasından sonra da alışkanlık bağlarını koparmaksızın bir yıl daha kaldı dinsizler arasında. Ama bir gün kiliseye girdiğinde bir papaz çömezinin İncil’den okuduğu şu sözleri dinledi: “Üstün bir insan olmak istiyorsan, git, neyin varsa sat, parasını yoksullara dağıt.” O günden sonra malını mülkünü satıp parasını yoksullara dağıttı ve manastırın kollarına atıldı.

İnsanlardan uzaklaşıp yalnızlığına çekildiği on yıldan beri artık kazanlarda bedensel hazlar kaynatmıyor, pişmanlığın mağaralarında çilesini dolduruyordu.

Bir gün, Tanrı’dan uzak yaşadığı günleri düşünerek hatalarını birer birer incelerken, eskiden İskenderiye tiyatrosunda gördüğü Thais adındaki güzel oyuncuyu hatırladı. Yalnızca oyun oynamak için sahneye çıkan bu kadın, bedenini raksın ezgilerine korkusuz ve ustaca bırakıyor, kıvranışlarıyla en hayasız tutkuları dile getiriyor, bu utanç verici kıvranışlarıyla, dinsizlerin masallarda anlattığı Venüs’e, Leda’ya ya da Pasiphae’ya benzemeye çalışıyordu. Böylece ateşli bir hovarda gibi tüm seyircileri birden öpmüş, kucaklamış oluyordu; yakışıklı toy delikanlılar, zengin yaşlılar, yürekleri aşkla, arzuyla dolu eşiğini çiçeklerle donatmaya geldikleri zaman onları karşılıyor, bedenini cömertçe onların kollarına bırakıyordu. Öyle ki, kendi ruhuyla birlikte başka ruhları da yiyip tüketiyordu.

Az kalsın bir gün Paphnuce’ü bile tenin günahına sürükleyecekti. Thais, onun damarlarındaki arzu ateşini de tutuşturmuş, bir defasında evine kadar yaklaşmıştı. Ama gençliğinin ilk yıllarında çok sıkılgan olduğu (o zaman on beş yaşındaydı), görülmekten korktuğu, üstünde yeteri kadar para da bulunmadığı için bu kibar fahişenin eşiğinden geri dönmüştü. Zaten büyükleri de çok para harcamaması konusunda dikkatliydiler. Tanrı acıdığı içindir ki, önüne bu engelleri çıkararak onu bu büyük suçu işlemekten alıkoymuştu. Ama Paphnuce o zamanlar bu yardımın Tanrı’dan geldiğini anlayacak durumda değildi. Tanrı hakkında hiçbir şey bilmediği gibi şükran duygularından da yoksundu. Kendi çıkarlarını düşünmekten başka bir şey bilmiyor, boş dünya nimetlerinin ardından koşuyordu. Böylece Paphnuce, hücresinde, tıpkı bir terazideki gibi dünyanın kurtuluşunun asılıp kaldığı bu kurtarıcı tahta tasvirin önünde diz çöküp uzun uzun Thais’i düşünmeye başladı, çünkü Thais onun günahıydı ve çilekeşlik kurallarına göre, heyecan ve toyluk günlerinde bu kadının kendisinde yarattığı şehvet arzularının çirkinliği üstüne derin düşüncelere dalması gerekiyordu. Birkaç saatlik düşünceden sonra Thais’in görüntüsü bütün çıplaklığıyla, bütün ayrıntılarıyla gözlerinin önüne geliverdi. Tıpkı sapıklık yıllarındaki gibi etiyle buduyla görünüyordu. Önce Leda gibiydi görüntü; sümbüllü bir yatağa yumuşacık, usulca uzanmış, başı yastığın üstüne düşmüş, gözleri buğulu ve aydınlık, burun delikleri arzuyla titriyor, ağzı yarı aralık, göğsü çiçeklerle bezenmiş, kolları ırmaklar kadar serin. Görüntüden ürken Paphnuce göğsünü yumruklarla dövüyor,”Tanrı tanığım olsun ki günahlarımın çirkinliğinden başka bir şey düşünmüyorum,” diyordu.

Sonra görüntü yavaşça biçim değiştirip başka bir anlatıma bürünüyor, Thais’in dudakları, ağzının her iki köşesine doğru usul usul kapanıp gizemli bir hüzün yuvası halini alıyordu. Büyüyüp açılan gözleri gözyaşlarıyla, ölgün ışıklarla doluydu; hüzünle inip çıkan göğsünden, fırtınanın ilk esintilerine benzeyen bir soluk yükseliyordu. Bu görüntüden sonra Paphnuce’ün ruhunun derinliklerine kadar bir sıkıntıdır indi. Alnını yere koyup dua etti: “Yüreklerimize, otların üstündeki çiy taneleri gibi acımayı koyan bağışlayıcı Ulu Tanrım. Şükürler olsun sana. Kulunun yüreğinden, dünya nimetlerinin kalıntısından başka bir şey olmayan bu boş şefkati sil at. Senden başka hiçbir yaratığı sevmemiş olan ben kuluna acı. Çünkü her şey gelip geçicidir, tek kalıcı olan sensin. Eğer bu kadınla ilgileniyorsam senin eserin olduğu içindir. Meleklerin bile senin eserin önünde saygıyla eğilirler. O senin ağzının soluğu değil mi Tanrım? Nice yerli ve yabancıyla günah işlemesinin artık önüne geçmek gerekir. Gönlümde ona karşı bir acıma var. Suçları o kadar çok, o kadar iğrenç ki bunu düşünmek bile beni titretiyor, tüylerim dehşetten diken diken oluyor. Değil mi ki suçlu, ona acımam gerekir. İblislerin sonsuza kadar ona işkence edeceklerini düşündükçe gözyaşlarımı tutamıyorum.”

Böyle düşünüp dururken eteğine oturmuş bir çakal gördü. Şaşırdı. Çünkü hücrenin kapısı sabahtan beri kapalıydı. Hayvan sanki papazın düşüncelerini okur gibiydi ve kuyruğunu köpek gibi oynatıp duruyordu. Paphnuce haç çıkardı. Hayvan kayboldu. O zaman Paphnuce iblisin ilk kez odasına kadar sokulabildiğini anladı, kısa bir dua okuduktan sonra yeniden Thais’i düşünmeye başladı.

“Tanrı’nın yardımıyla onu kurtaracağım!” dedi.

Sonra uyuyakaldı.

Ertesi sabah, dua ettikten sonra, biraz uzakta yine çilekeş bir yaşantı sürdüren aziz Palèmon’un yanına gitti. Palèmon, huzurlu gülümseyen bir yüzle, her zamanki gibi toprağı belliyordu. Yaşlı bir adamdı, küçük bir bahçede tarımla uğraşıyordu. Vahşi hayvanlar ellerini yalar, iblisler yanına yanaşamazdı. Belin sapına abanıp,”Tanrı’ya şükürler olsun Paphnuce kardeş,” dedi.

“Tanrı’ya şükürler olsun, yüreğimizden huzur eksilmesin kardeşim!”

“Huzur içinde kal Paphnuce kardeş.” Keşiş Palèmon kolunun yeniyle alnındaki teri sildi.

“Bütün söylediklerimiz, yalnız ona kulluk edenlerin arasında bulunan Ulu Tanrı’ya şükretmek amacıyladır.
Türkiyenin bir numaralı sohbet sunucusu olan www.vadidekizambak.net Sohbet, Muhabbet, Chat, mirc, irc, web, dostluk, arkadaşlık Haber, Chat sohbet, sohbet muhabbet dalında öne Çıkmış en büyük sohbet sunucusudur. www.vadidekizambak.net Sizinler beraber sizin sayenizde bu noktaya geldi. Muhabbet Chat sohbet irc mirc hepsi burda durma öyle hemen sende acele et ve katıl bizlere. Sohbet etmek için hemen aşağıdaki bölüme nickinizi yazıp direkt sohbete bağlanabilir ve www.vadidekizambak.net in o büyülü dünyasında sizde yerinizi alabilirsiniz…

Nickinizi Yazın:

Şifrenizi Girin:



Vadideki Zambak Roman Kitabının Özeti (Honore De Balzac)

Vadideki Zambak Roman Kitabının Özeti (Honore De Balzac)

Aristokrat bir ailenin küçük oğLu Felix de Vandennesse, ailesinin sıcak sevgisinden ,ilgisinden yoksun, otoriter bir ortamda yetişmiş çalışkan bir çocuktur.Restauration devrinin yakLaştığı sırada Felix’i babası Tours’a çağırır.Felix, babasının davetine hemen itaat eder.Tours’a gittikten sonra bir gün bir baLoya katıLır.Baloda bir genç kadın görür.Onun güzelliği karşısında adeta büyüLenir, ona karşı derin bir sevgi duyar.Bu genç kadını uzun süre unutamaz.

Bir gün, İndre nehrinin kıyısında Clochegourde satosunda bu genç kadınLa karşıLaşır.enç kadının adı Kontes Henriette de Mortsauf’tur.Feliz, kadının güzeLLiğinin vadinin adı ile özdeşLetiğini düşünür.Vadinin adı Zambak’tır.Henriette de tıpkı zambaklar gibi temizi saf ve güzeLdir.Felix ve Henriette tanışırLar.Henriette, Felix’e hayat hikayesini anlatır.Henriette, evLidir ve kocası asık suratLı, sert, soğuk bir insandır.Mutsuz bir hayatı vardır.Felix de ona aiLesinin haLLerinden, kederLi çocukLuğundan bahseder.KarşıLıkLı dertLeşmeLer her ikisinie birbirine yakınLaştırır.AraLArında temiz fakat gizLi bir aşk başLar.SürekLi görüşmektedirLer.Bir gün, Felix’in mevki sahibi oLabiLmesi için buradan uzaklaşması gerçeği iLe yüz yüze geLirLer.Yüz Temel Eser Özetleri, Kitap Özetleri, Roman Özetleri, Yüz Temel Eser, Özet

Feliz, saraya girer, XVIII. Louis’in dikkatini çekmeyi başarır ve kısa zamanda danıştay başyardımcıLığına kadar yükseLir.Aşkına sadıktır, Henrietteyi asLa unutmaz, sürekLi mektupLaşırLar.İki yıLLık bi ayrıLıktan sonra tekrar görüşürLer.Henriette’nin kocası uzun süren bir hastaLığa yakaLanınca Henriette iLe Feliz arasındaki iLişki daha da derinLeşir.Fakat bir süre sonra feliz, Paris’e dönmek zorunda kaLır.

Felix paristeki hayatı sırsında, elif tabakadan Lady Dudley adından biri iLe tanışır.Onun gösterişinden etkiLenir ve bir süre sonra aşık oLduğunu zanneder.Bu oLayı öğrenen Henriette hastaLanır, sonunda felixi affetsede bu hastaLık oun öLümüne neden oLur.GüzeL, parıLtıLı ingiLiz Lady’den bıkan feLix, Clochegourde’e geri döner.Geldiğinde Henriette can çekişmektedir.Henriette, ona bir mektup bırakmıştır.Mektupta; aşkı,arzuLarı ve ahLaki değerLeri, eş oLma sorumLuLuğu arasında yaşadığı çeLişkiLer, çatışmaLar yazmaktadır.Henriette, sonuna kadar ahLakını muhafaza etmekLe birlikte pek çok kez içinde savaşlar yaşamıştır.Feliz, bir süre sonra kendini toparLamaya çaLışarak Paris’e döner.Orada, kendini edebiyata,biLime,poLitikaya vererek avutmaya çalışır.

Türkiyenin bir numaralı sohbet sunucusu olan www.vadidekizambak.net Sohbet, Muhabbet, Chat, mirc, irc, web, dostluk, arkadaşlık Haber, Chat sohbet, sohbet muhabbet dalında öne Çıkmış en büyük sohbet sunucusudur. www.vadidekizambak.net Sizinler beraber sizin sayenizde bu noktaya geldi. Muhabbet Chat sohbet irc mirc hepsi burda durma öyle hemen sende acele et ve katıl bizlere. Sohbet etmek için hemen aşağıdaki bölüme nickinizi yazıp direkt sohbete bağlanabilir ve www.vadidekizambak.net in o büyülü dünyasında sizde yerinizi alabilirsiniz…

Nickinizi Yazın:

Şifrenizi Girin:



Vadideki Zambak Honore De Balzac Kitap Roman Özeti Okudunuzmu

Vadideki Zambak Honore De Balzac Kitap Roman Özetini Okudunuz mu
Honoré de Balzac’ın en güzel kitaplarından biridir. Kocasıyla mutlu olmayan Henriette’le kendisinden çok daha genç olan Felix’in imkânsız aşkını anlatan kitap MEB’in 100 Temel Eser’i arasındadır. Eser 18 yy Fransa’sındaki, devrim sonrası, toplumsal hayat hakkında da ipuçları içermekte, duygusal bir yakınlaşmayı anlatmaktadır. Yeşil vadiler, sık ormanlar arasındaki güzel şatolar tüm gerçekçiliği ile tasvir edliyor.
Ustanın, yeteneğini tümüyle gösterdiği romanı olarak da bilinir. Balzac acı ve ızdırabı en hissedilir şekilde romanına yansıtmıştır. Başka bir gözden aşkın ızdıraplı yüzünü romanı severlere çok iyi yansıtmış ve de özgün anlatımıyla okuyucuların gözüne girmiştir. Ayrıca kişi ve yer tasvirlerinde büyük ustalıkla okuru olayın kurgusunun içine sürüklemiştir.
Romanda, 18. yy ailesi tarafından çeşitli itilişlere maruz kalan bir gencin zamanla hayatında olan değişimleri ve ilerde tanıştığı bir kadına olan bağlılığı anlatılıyor.
Türkiyenin bir numaralı sohbet sunucusu olan www.vadidekizambak.net Sohbet, Muhabbet, Chat, mirc, irc, web, dostluk, arkadaşlık Haber, Chat sohbet, sohbet muhabbet dalında öne Çıkmış en büyük sohbet sunucusudur. www.vadidekizambak.net Sizinler beraber sizin sayenizde bu noktaya geldi. Muhabbet Chat sohbet irc mirc hepsi burda durma öyle hemen sende acele et ve katıl bizlere. Sohbet etmek için hemen aşağıdaki bölüme nickinizi yazıp direkt sohbete bağlanabilir ve www.vadidekizambak.net in o büyülü dünyasında sizde yerinizi alabilirsiniz…

Nickinizi Yazın:

Şifrenizi Girin:



Vadidekizambak

            Vadideki Zambak

Honoré de Balzac‘ın en güzel kitaplarından biridir. Kocasıyla mutlu olmayan Henriette’le kendisinden çok daha genç olan Felix’in imkânsız aşkını anlatan kitap MEB’in 100 Temel Eser’i arasındadır. Eser 18 yy Fransa’sındaki, devrim sonrası, toplumsal hayat hakkında da ipuçları içermekte, duygusal bir yakınlaşmayı anlatmaktadır. Yeşil vadiler, sık ormanlar arasındaki güzel şatolar tüm gerçekçiliği ile tasvir edliyor.

Ustanın, yeteneğini tümüyle gösterdiği romanı olarak da bilinir. Balzac acı ve ızdırabı en hissedilir şekilde romanına yansıtmıştır. Başka bir gözden aşkın ızdıraplı yüzünü romanı severlere çok iyi yansıtmış ve de özgün anlatımıyla okuyucuların gözüne girmiştir. Ayrıca kişi ve yer tasvirlerinde büyük ustalıkla okuru olayın kurgusunun içine sürüklemiştir.

Romanda, 18. yy ailesi tarafından çeşitli itilişlere maruz kalan bir gencin zamanla hayatında olan değişimleri ve ilerde tanıştığı bir kadına olan bağlılığı anlatılıyor.

 

 

Vadideki Zambak

Vadideki Zambak, ilk yayınlanışında (1836) beklenen ilgiyi görmemiş, Honore de Balzac’ın en az satılan kitaplarından biri olmuş, yazarını büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Oysa Honere de Balzac, üzerinde en çok çalıştığı, en kusursuz, en büyük romanlarından birini yarattığı inancındaydı. Ama zaman Balzac’ı haklı çıkardı. Vadideki Zambak, daha sonra yazarın en sevilen, en çok okunan romanlarından biri oldu. Bu roman, on dokuzuncu yüzyıl Fransız edebiyatının iki büyük yöneliminin, romantizim ile gerçekçilik akımının kavşak noktasında ortaya çıkar ve dünyanın en ünlü aşk romanlarından biri olarak gerçek yerini alır. Balzac, aşk’a derin bir gerçekçilik kazandırırken, çağının toplumsal olgularını ve koşullarını yansıtmaya da büyük özen gösterir. On dokuzuncu yüzyıl romancılığının ölümsüz örneklerinden biri olan Vadideki Zambak’ı usta bir yazarımız ve çevirmenizimin, Tahsin Yücel’in Türkçesiyle sunuyoruz.

 

İhtiyar Balıkçı (Ernest Hemingway)

İhtiyar Balıkçı

 (Ernest Hemingway)

KİTABIN ADI : İHTİYAR BALIKÇI
KİTABIN YAZARI : 
YAYIN EVİ VE ADRESİ : BİLGİ YAYINEVİ-MEŞRUTİYET CAD.
BASIM YILI : BİRİNCİ BASIM-MAYIS 1983

KİTABIN KONUSU

İhtiyar bir balıkçının tüm olumsuzluklara rağmen umudunu hiç yitirmeyişini ve her türlü zorluğa karşı nasıl mücadele ettiğini konu alıyor.

ROMANIN ÖZETİ

Golf Stream’de küçük teknesiyle yalnız başına avlanan ihtiyar bir balıkçı vardı. Zayıf, kavruk yüzü kederli, ensesi kırış kırış bir adamdı.Yanakları, güneşin tropik denizlerde meydana getirdiği yansımaların esmer lekeleriyle kaplıydı. Bu lekeler yüzünde aşağı çenesine kadar iniyordu. Elleri, oltasına takılan ağır balıkları çekerken açılan yarıklarla yol yoldu. Ne var ki bu yarıkların hiçbiri taze değildi. Bir çöl kuraklığını andıran balıksız günler kadar eskiydi bunllar.

 

Evet tam seksen dört gündür tek bir balık tutamadan dönüyordu. İlk kırk gün yanına birde çocuk almıştı. Fakat birbiri ardına birçok gün eli boş döndükten sonra çocuğun ailesi, ihtiyar balıkçının artık talihsizlikten de beter bir salao’ya uğradığına inanarak, çocuklarını ilk hafta içinde üç güzel balık yakalayan bir başka tekneye vermişlerdi. İhtiyar balıkçının her gün ufacık teknesiyle eli boş dönüşünü görmek çocuğa pek dokunuyordu. Teknenin gelişini görünce hemen aşağı sahile, olta yumaklarını, sereni, zıpkını, yelkeni taşımak için eski ustasının yardımına koşuyordu. Çocuk ihtiyar balıkçıya büyük bir hayranlık duyuyordu, herşeyi ondan öğrenmişti. Ama onun yanından ayrılmak zorunda kaldığı içinde bir okadar üzgündü. Çocuk ihtiyarın yanından ayrılmasına rağmen bütün boş vakitlerini onunla geçiriyordu. İhtiyar balıkçıda her sabah çocuğun evine giderek onu uyandırıyor ve sahile birlikte iniyorlardı. İhtiyar, çocukla balığa çıktığı günleri çok özlüyordu. ihtiyar teknesini yükleyip, gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra yavaş yavaş denize açılarak uzaklaştı. Hava kararmaya başladığında çocuk sahilde yine ihtiyarı bekliyordu. Ama ihtiyar o günde hiç balık tutamadan geri dönüyordu, çocuk bunu öğrenince yine çok üzüldü ve o gün tuttuğu iki büyük balığı ihtiyara verdi ve balıkları yem olarak kullanmasını istedi.Yüz Temel Eser ÖzetleriKitap ÖzetleriRoman ÖzetleriYüz Temel EserÖzet

İhtiyar ertesi sabah, güneş doğmadan, bir gün o hayalini kurduğu kılıç balığını yakalayacağına olan inancıyla tekrar denize açıldı ve okyanusun bereketli olduğunu umduğu bir köşesinin yolunu tuttu. İhtiyar balıkçı bu sefer çok uzaklara gitmeye karar vermişti. Koyun çevresinde haftalarca uğraştım, yine bişey tutamadım diye düşünüyordu.

Ortalık iyice ağarmadan uçları yemli oltalarını suya atrak, akıntıya doğru sıyırtmaya başladı ve çok geçmeden güneşin doğuşunu büyük bir zevkle seyretti. Aradan birkaç saat geçmişti, tam bu sırada biraz ilersinde siyah kanatlarını açmış bir kuşun süzülmekte olduğunu gördü ve birşeyler bulduğunu, oldukça büyük bir sürü olduğunu düşündü.Aradan çok geçmeden kıç tarafındaki oltanın ipleri ihtiyarın ayaklarının altında geriliverdi; ihtiyar adam kürekleri bırakarak oltaya el attı, küçük bir balığın ağırlığını nı hissedince hızla içeriye doğru çekmeye başladı. İçeri aldığı balık güzel bir palamuttu. İhtiyar, balığın iyi yemlik olacağını düşünerek balığı teknenin ucuna doğru fırlattı. Artık sahilin yeşil çizgisi gözden kaybolmuş, güneş iyice ısınmıştı, kürek çekerken ihtiyarın sırtında, ensesinden kuyruk sokumuna doğru ter damlaları iniyordu. işte o anda, olta ipinin altında küpeşteye dayadığı tahta çubuklardan birinin düştüğünü gördü ve bir süre sonra bir balığın zokayı yuttuğunu anladı, ip öylesine geriliyordu ki balığın nekadar büyük olduğunu tahmin bile edemiyordu ama şunu çok iyi biliyorduki bu balık herzaman hayalini kurduğu kılıç balığıydı. İhtiyar büyük bir uğraştan sonra oltanın hakimiyetini tamamiyle sağladı. Ama balık öylesine güçlüydü ki tekneyi sürüklemeye başlamıştı, oltanın ipide gittikçe boşalıyordu. İhtiyar balıkçı diğer oltaların ipinden ekleme yaparak oltanın boyunu bir hayli uzattı, artık kendinden emindi.

Bir süre sonra hava karardı, balık hiçte yorulacak gibi gözükmüyordu. Artık olta omuzlarına çok ağır geliyordu ve ihtiyar oltayı sağ omzundan sol omzuna sürekli değiştirmeye başladı. Ne olursa olsun balığa yenilmeyeceğini sürekli söyleyip kendi kendine konuşuyordu. Bir an için çocuğun yanında olduğunu düşündü. Eğer o yanımda olsaydı bu kadar yorulmazdım diyerek onu çok özlediğini söyledi. İhtiyar, balığın ani bir hareketiyle kendine geldi, içinden acaba pes etmeye mi başladı diye geçirmeye başladı. Ama balık yoluna hala devam ediyordu. İhtiyar çok açıkmıtı ve yakaladığı palamutu temizledikten sonra yemeye başladı, çok az suyu kalmıştı buna rağmen sonuna kadar devam etmeye karalıydı. Bir an için suya baktı ve teknenin yavaşladığını hissetti, balığın yine pes etmeye başladığını düşündü ama bu sefer yanılmamıştı. Balık iyice yavaşlayarak su üstüne çıktı. İhtiyar, balığı gördüğünde çok heyecanlandı, bu hayatında tuttuğu en büyük balıktı. Gümüşü andıran rengi güneşte parıl parıl parlıyor, uzun ağzının sivriliği insanın içini ürpertiyordu. İhtiyar büyük bir zorlukla su üstüne çıkardığı balığa mızrağını fırlatarak tamamen ölmesini sağladı ve balığı teknenin yanına ağzından ve kuyruğun dan sıkıca bağladı. Artık evinin yoluna koyulabilirdi, çünkü savaştan ihtiyar galip çıkmıştı. Denizde birkaç saat yol aldıktan sonra suların hareketlendiğini gördü. Evet korktuğu başına gelmişti, bunlar köpek balığıydı. Hemen teknesinde ayağa kalktı ve mızrağını eline alarak köpek balıklarına saldırmaya başladı. Uzun bir uğraştan sonra birini öldürdü ve öbürünüde ağır bir şekilde yaraladı ama onlarda kılıç balığına zarar vermişti. İkinci köpek balığını öldürmek isterken mızrağıda kırılmıştı ve ilerde köpek balıklarının tekrar saldıracağındanda emindi. İhtiyar yorgun bir hareketle tekneye oturdu ve teknenin küreğini içeri aldı, belindeki bıçağını çıkararak küreğe bağlamaya başladı, evet artık yeni bir mızrağı vardı. Artık tek düşündüğü biran önce evine varmak ve çocuğu görebilmekti. Nihayet günler sonra evine yaklaştığını hissetmeye başladı.Tam o sırada sudaki hareketlilik tekrar görülmeye başladı, yine köpek balıkları gelmişti ve kılıç balığına saldırmaya başlamışlardı. Balıktan bir ısırık alan, yuttuktan sonra tekrar geliyordu. İhtiyar balıkçı yaptığı mızrakla bu köpek balıklarınıda yenmeyi başardı ama kılıçbalığındanda fazla birşey kalmamıştı. İhtiyar herşeye rağmen bütün gün yoluna devam etti ve nihayet evinin bulunduğu sahilin ışıklarını görebildi, teknesini kıyıya yanaştırıp bağladıktan sonra hemen evine gitti.

Sabah olduğunda çocuk ihtiyarın teknesini gördü, teknenin etrafı bir hayli kalabalıktı, herkes ihtiyarın tuttuğu balığa bakıyordu etkilenmek için balıktan arta kalanlar bile yetiyordu. Çocuk teknenin yanına inmeden hızla ihtiyarın evine doğru koşmaya başladı. Eve vardığında o hala uyuyordu. Çocuk ihtiyarı seyretmeye başladı ve bir süre sonra ihtiyar gözünü açıp çocuğa sıcak bir gülümseme attıktan sonra tekrar uykuya daldı.

ANA FİKİR

Bir amacımız olduğu zaman, bu amacı gerçekleştimek için karşımıza çıkan zorluklarla, elinmizden gelenin en iyisini yaparak mücadele etmeliyiz.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

İhtiyar Balıkçı: İçindeki mücadele ve savaşma ruhunu hiç kaybetmememiş, her türlü olumsuzlukda dahi kendisine ve tecrübelerine güvenen yılların eskitemediği bir balıkçıdır.

Küçük Çocuk: Balıkçılık mesleğini öğrenmek için küçük yaşta ihtiyar balıkçının yanında işe başlamış orta halli bir ailenin çocuğudur. Küçük çocuk ihtiyara büyük saygı ve sevgi duyar, ailesinin zoruyla ihtiyarın yanından alındığı ve bir başkasıyla çalışmaya başladığı dönemlerde dahi ihtiyara sürekli yardım etmiştir.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitap içeriği açısından çok güzel bir kitap, kitabı okurken hiç sıkılmadım, baştan sona sürükleyici ve etkileyici bir kitaptı. Özellikle ihtiyar balıkçının azim ve karalılığı beni çok etkiledi.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ

Ernest Hemingway bugün 100 yaşında. Küba’dan Afrika’ya dünyanın dört bir yanında serüvenin, tarihin ve insan öykülerinin peşinde koşan Nobel ödüllü yazar, dünya edebiyatının başyapıtlarına imza attı. Onu en iyi anlatan metinlerden birini, 1961′deki intiharının ardından Marquez’in kaleminden çıkan yazıydı.

Ernest Hemingway

Doğum : 21 Temmuz 1899, Oak Park, Illinois, ABD
Ölüm : 2 Temmuz 1961, Ketchum, Idaho
Asıl adı : Ernest Miller Hemingway

Ernest Hemingway, Chicago’nun varoşlarında doktor bir babayla ev hanımı bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Devlet okullarında eğitim gördü ve lise yıllarında yazmaya başladı, etkin ve göze batan bir öğrenciydi. Liseden mezun olduktan sonra Kansas City’ye gitti ve Star’ın muhabiri olarak çalışmaya başladı. Sağlıksız gözü yüzünden defalarca orduya girmesiengellendi ama Birinci Paylaşım Savaşımına Amerikan Kızıl Haçı’nın ambulans soförü olarak girmeyi başardı. 8 Temmuz 1918’de Avusturya-İtalya Cephesi’nde yaralandı –daha 19’unda bile değildi o zaman. Kahramanlık nişanı verildi ve Milan’da hastaneye yatırıldı. Orada Kızıl Haç hemşiresi Agnes von Kurowsky’ye aşık oldu ama von Kurowsky onunla evlenmeyi reddetti . Orada yaşadıklarını kendisi unutulmazanılar olarak adlandırıyor.

Evinde sağlığına kavuştuktan sonra tekrar yazmaya başladı ve bir süre Chicago’da düzensiz işlerde çalıştı. Sonrasında Toronto Star’ın dış muhabiri olarak Fransa’ya gitti. Orada diğer Amerikalı yazarlar tarafından -F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Ezra Pound- yüreklendirilen Hemingway, haber dışı yazılarını da yayınlamaya başladı. Seçma öykülerden oluşan ilk önemli kitabı, 1925 yılında “In Our Time” adıyla New York City’de yayınlandı. 1926 yılında “The Sun Also Rises”ı yayınladı, o bu romanını, “ilk somut başarısı” olarak tanımlıyordu. Fransa’da ve İspanya’da yaşayan “başıboş” göçmenlerin (savaş-sonrası “kayıp kuşak”) yaşamını anlatan “kötümser” ve parlak bir kitaptı bu. Bu çalışma ayrıca onu kamuoyuna tanıtan ilk çalışma olmuştu. (Hayatının geri kalan kısmında bir yansdan bu ilgiden hoşnut olur ve onu ararken diğer yandan da bu ilgiden sıkılmıştır Hemingway.) yine bir Amerikalı olan Sherwood Anderson’un “Dark Laughter” adlı kitabının bir parodisi olan “The Torrets of Spring”de yine aynı yıl yayınlandı.
Savaş sonrası yıllarda zamanının büyük bir bölümünü kitaplarına ayırdı. Paris’e yerleştiği halde kayak yapmak, boğa güreşi izlemek, balık avlamak ya da avlanmak için sürekli olarak seyahat ediyordu. Böyle bir yaşam bir yandan da yazın yaşamı için önemli bir arkaplan oluşturuyordu. “Men Without Women”la (1927) beraber kısa öykünün üstadı olarak anılmaya başlandı ve 1933’te yayınlanan “Winner Take Nothing” onun bu alanda ününün yerleşmesini sağlayan eseri oldu. En iyi öyküleri arasında “The Killers”, The Short Happy Life of Francis Macomber” ve “The Snows of Kilimajoro” sayılabilir. Ancak haklın gözünde “A Farewell to Arms” (1929) romanı böyle çalımalara gölge düşürdü. İtalya’da askerlik yaptığı günlere geri dönen Hemingway, aşk ile savaşı harmanlayarak sert ama lirik bir roman koydu ortaya. Birinci Paylaşım Savaşı sırasında İtalya Ambulans Servisi ile beraber çalışan Teğmen Frederic Henry yaralandıktan sonra sağlığına kavuşması sürecinde onunla ilgilenen bir İngiliz hemşire olan Catherine Barkley’e aşı kolur. Catherine, Teğmen’den hamile kalır, ama Teğmen kışlaya geri dönmek zorundadır. Teğmen, İtalyanlar’ın feciricatı sırasınsda firar eder ve tekrar birleşen cift İtalya’dan sınırı geçerek İsviçre’ye kaçarlar. Ancak orada, Catherine ve bebekleri doğum sırasında ölürler ve Frederic’i yalnız ve kendine küsmüşbir halde bırakırlar. Hemingway’in İspanya’ya ve boğa güreşine olan sevgisi “Death in The Afternoon”da (1932) somutlanır: bir spordan çok trajik bir tören olarak görmektedir ve eserinde bu seremoni üzerine çok bilgili olduğu da anlaşılmaktadır. Benzer biçimde 1933-34’te katıldığı bir safariyi de “The Green Hills of Africa”yla (1935) kaleme almış oldu.1937’de yayınladığı bir kısa roman olan “To Have and HaveNot” Büyük Kriz sırasında Key West’te alt-sınıf şiddetinden ve üst-sınıfın itibarını yitirmesinden oluşan bir arkaplana bir karşı çıkıştı.

Bundan sonra, İspanya İç Savaşı dolayısıyla ve ülkeye olan yoğun ilgisinin de bir sonucu olarak dört kez İspanya’ya gitti. General Fransisco Franco önderliğindeki Milliyetçilere karşı Cumhuriyetçiler için para topladı ve “The Fifth Column” adlı bir oyun yazdı. Oyun, işgal altındaki Madrid’te sergilendi. İspanya’ya son ziyaretinden sonra Havana’nın dışında mütevazi bir mülk edindi: “Finca Vigia” (Arayış Çiftliği), ve başka bir savaşı gözlemeye gitti –Japonya’nın Çin’e saldırısı.

Hemingway’in İspanya İç Savaşı’yla ilgili geniş deneyimi onun en ünlü eserinin ortaya çıkmasını sağladı “For Whom The Bell Tolls” (1940). Birçok eleştirmen bu romanın “A Farewell to Arms”tan daha iyi bir roman olduğunu iddia eder. Milliyetçi cephe ardındaki gerilla grubuna katılması için Guadarrama Dağları’na yollanan Amerikalı bir gönüllü olan Robert Jordan’ın öyküsünü anlatır bu romanında Hemingway. Roman daha çok Jordan’ın değişik kişilerle kurduğu ilişkiler üzerine kurulmuştur. Diyaloglar, geri-dönüşler ve öyküler yoluyla İspanyol karakterinin canlı bir profilini çizer ve İç Savaş’ın harekete geçirdiği acımasızlığı ve insanlık dışılığı gözler önüne serer. Jordan’ın görevi Cumhuriyetçiler’in atağına yardım etmek için Segovia yakınlarındaki stratejik bir köprüyü havaya uçurmaktır. Ancak kendisi bunun başarısızlığa mahkum olduğunu düşünmektedir. Yaklaşan bir felaket ortamında köprüyü uçurur ve yoldaşlarını geride bırakarak Milliyetçiler’e karşı bir son dakika direnişi hazırlamaya koyulur.
Hemingway yaşamı boyunca savaştan etkilenmiştir -“A Farewell to Arms”ta anlamsızlığı “For Him The Bell Tolls”ta meydana getirdiği yoldaşlık duygularına odaklaşmıştır- ve İkinci Paylaşım Savaşı ilerledikçe Heminggway’in yolu bir muhabir olarak Londra’ya düşmüştür.

Avrupa’daki savaştan sonra Hemingway evine dönerek ciddi bir çalışmaya gömülür. Yolculuklarından birinde (Afrika’ya giderken) bir uçak kazası sonucunda yaralandı. Daha sonra (1953’te) uzun bir mücadeleden sonra yakaladığı ve kayığına bağlayıp eve götürürken köpekbalıklarının saldırısına uğrayan ve balığından olan Kübalı bir denizcinin öyküsünü anlatan kısa romanıyla Pulitzer Ödülü’nü alır. 1954’te edebiyat alanında Nobel Ödülü’nü almasını sağlayan bu kitabı Viyana’yı terkettiği sırada ölen profesyonel bir askerin öyküsünü anlatan birönceki romanı “Across the River and into the Trees” (1950) kadar heyecaala övülmüştür.

1960’tan sonra Hemingway Ketchum’da (Idaho) yaşamaya başladı ve yaşamını ve çalışmalarını önceki gibi sürdürmeye çalıştı. Bir süre için başarılı oldu, ancak daha sonra, anksiyete ve depresyon dolayısıyla Rochester’da Mayo Clinic’te elektroşok tedavisi görmeye başladı. Eve dönmesine iki gün kala birsilahla yaşamınasonverdi.

Sizde hemen vadidekizambak.net ile sohbet dünyasındaki en eğlenceli sohbetler etmek için vadinin en güzel chat sunucusu olan vadideki zambak sohbet odalarına buyrun hemen tıklayın. Sohbetteki yernizi hemen alıp doyasıya muhabbet içinde chat yapmak için aşağıdaki resme tıklayabilirsiniz. acele edin ne duruyorsunuz 🙂
images (21)

Hüküm Gecesi (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

 (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

KİTABIN ADI : HÜKÜM GECESİ
KİTABIN YAZARI : YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ : İLETİŞİM YAYINLARI
BASIM YILI : 1987

KİTABIN KONUSU

Gazeteci Ahmet Samim’in öldürüldüğü 9 Haziran 1910 öncesiyle Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürüldüğü 11 Haziran 1913 sonrasını içine alan bir zaman dilimindeki olaylar ‘Hüküm Gecesi’ nde kaleme alınmıştır. 31 Mart Olayı’ndan sonra iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti ile muhalefet arasındaki siyasi çekişmenin öyküsüdür sergilenen.

KİTABIN ÖZETİ

AHMET KERİM muhalif bir gazeteci ve yazılarıyla İttihat ve Terakki’ye karşı cephe almıştır. Aynı gayeyi takip eden Ahmet Samim’in de yakın dostudur. Olay 1908-1911 yılları arsında geçmektedir. Bu dönemde İttihat ve Terakki ile muhalefet arasında siyasi bir çekişme yaşanmaktadır. Aslında bu toplumun sorunlarına çözüm getirmekten uzak bir post kavgasıdır. Ordu güçsüzdür ve politikaya gömülmüştür. Ülkenin hiçbir sorununa somut çözümler getirilememekte, dış borçlar artmakta, kurtuluş Batı’nın desteğinde aranmaktadır. İktidar için çarpışan kişiler çıkar peşindedirler yalnızca. Aydınlar, devlet adamları, ipleri Batı emperyalizminin elinde olan kuklalardır bir bakıma.Yüz Temel Eser ÖzetleriKitap ÖzetleriRoman ÖzetleriYüz Temel EserÖzet

 

Bireysel çıkarların öne alındığı siyasi çatışmaların toplumun sorunlarına çözüm getirmeyişi; imparatorluğun parçalanmasında dış güçlerin etkisi, neyi savunduğunu, neye karşı olduğunu bilmeyen, tarihin kendisine yüklediği kurtarıcılık görevi altında ezilen bir kuşağın dramının boyutları; politik hırsların egemen olduğu bir ortamda insana özgü duyguların, özlemlerin, tutkuların yozlaşması, kardeşliğin düşmanlığa, sevginin sevgisizliğe, özverinin bencilliğedönüşmesi de dönemin nitelikleri olarak sıralanabilir.

İttihat veTerakki’nin çirkin siyasi oynlar oynayışı, düşünce yoksulluğu, baskıyı, kaba gücü olağan sayan yönetim anlayışıyla kıyasıya eleşirilirken, mıhalefetin iki yüzlülüğü, çıkarcılğı da eleştiriye maruz kalıyor. İttihatçılar ve İtilafçılar bir madalyonun değişik görünümdeki iki yüzü gibidir. Aynı maddeden yapılmışlardır, nitelikçe hiçbir ayrımları yoktur. Olaylar da gerçekte olduğu gibi aktarılmıştır.

Akşam üstü evine dönerken köşebaşındaki konağın önünden her geçişinde birkaç saniye duraklayıp içerden gelen şarkı ile karışık piyano sesini dinlemek Ahmet Kerim’de alışkanlık haline gelir. Bu güzel sesin sahibi Samiye’yi görmek için can atar içeri girmek için her duraklayışında konağın önünde lakin kendine hakim olmasını bilir ve yoluna devam eder. Belki de kiminle karşılaşacağını bilmeden böyle yapar. Fakat bir gün matbaaya doğru yol alırken Samiye ile yolları defalarca yolları kesişir, defalarca göz göze gelirler. Nihayet ikisi de konuşma cesaretini toplarlar. Tabii ki bu konuşma öncesinde mektuplaşmalar olur. Samiye İttihat ve Terakki Fırkası’ndan olan ağabeyi Selim Necati’nin isteğine uyarak Ahmet Kerim’I gece yarısı odasına alır. Ahmet Kerim’I Samiye’nin yatak odasında yakalayıp bir ırz düşmanı gibi öldürme girişimi başarısızlıkla sonuçlanır. Samiye kendini bağışlatmak için çırpınır, bu duygunun, bu isteğin tutsağı olur, bu yolda her çılgınlığı göz önüne alır. Ahmet Kerim ise alabildiğine katı bir duygusuzlukla karşılar onun bütün girişimlerini. Aşkı nefrete döner artık. Bu inanç, genç kızdaki değişimi görmesini engeller. Sıradan bir olay biçiminde verilen, ayrıntısız, kısacık bir ölüm haberi geç de olsa Ahmet Kerim’I, bu ölümden kendisini sorumlu tutacağı yeni bir ruh halinin içine iter. Nefret, yerini suçluluk duygusuna bırakır. Artık bundan sonrası Ahmet Kerim için bir nefis muhasebesi dönemidir.

Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’yı öldürmektn sanık kimselerle birlikte tutklanmak ölümle karşı karşıya getirmiştir genç adamı. Bekirağa bölüğünde, suçsuz ve haksız, idam korkusuyla ‘Hüküm Gece’ sini beklerken bile kişiliğine kabaht bulmaz, bütün sebep ve sonuçlarıyla hayat hesabının yükünü zamanına ve neslinin tarihine yükler.

Sırf hürriyete yapılan baskıya karşı koymak ve kişiliğini satılığa çıkarmamak için muhalefete geçen Ahmet Kerim, birdenbire kendini aralarında hiçbir öz ve niyet birliği bulnmayan hasip, Halil Paşazade Ömer Beyler ile Necip Mollalar’ın, Neşet Paşalar’ın, Saim Efendiler’in içinde bulur. Ondan sonrası artık kaybedilmiş bir davadır. Sinop sürgünü Ahmet Kerim’I içkinin kucağına atmış, alkolden yoksun kaldığı günlerde kafası yağı tükenmiş bir kandile dönen, eli titreyen bir adamdır. Zavallı anacığına mektup bile yazamaz hale gelir. Ahmet Kerim için asıl acı şey ise henüz Sinop’a gitmeden kendini tanımış olmasıdır.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Ahmet Kerim çok büyük darbeler alır, bunlardan birincisi; Samiye’nin yaptıklarıdır. Bu olayda Ahmet Kerim de suçludur çünkü Samiye’yi hiç dinlemez. İkincisi ise Sırrı Bey’in onu arkasından bıçaklamasıdır.
Ahmet Kerim tam bir muhaliftir. Herkesin ak dediğine o kara der. Kendi bildiğini okur. Kişiliğini Sinop sürgününe gitmeden önce tanır ve ne kadar büyük yanlışlıklar yaptığının farkına varır geç de olsa.

Samiye, genç, güzel, ve çekici biridir. Ahmet Kerim’I büyülemesini bilmiştir.
Sırrı Bey, Ahmet Kerim’I arkasından vurarak nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu sergilemiştir.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi siyasi bir roman niteliğindedir. Yazar bir dönemde yaşanan siyasi olayları küçük fakat mühim bir aşk hikayesi ile süslemesini bilmiştir. Kitapta her ne kadar siyasi sıkıcı bir hava ağır bassa da bir takım gerçek olaylardan bahsedilmesi bu havayı biraz da olsun hafifletmiştir.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ

Yakup Kadri 27 Mart 1889’da Kahire’de doğdu. Babasının vefatı üzerine altı yaşındayken ailesi ile birlikte Manisa’ya geldi. Tekrar Mısır’a döndükten bir müddet sonra İstanbul’a yerleşirler. Yakup Kadri Mekteb-I Hukuk’a girdi. Ama bitirmeden, 3üncü sınıftan ayrıldı. 1912’de tüberküloza yakalandığını öğrenir. Ancak 1916’da İsviçre’ye gidebilir. 1974’de Ankara’da vefat eder.

ESELERİ

Hikaye: Bir Serancam, Rahmet, Milli Savaş Hikayeleri

Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panorama, Hep O Şarkı

Mensur Şiirleri: Erenleri Bağından, Okun Ucundan

Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl

Monografi: Ahmet Haşim, Atatürk

Sizde hemen vadidekizambak.net ile sohbet dünyasındaki en eğlenceli sohbetler etmek için vadinin en güzel chat sunucusu olan vadideki zambak sohbet odalarına buyrun hemen tıklayın. Sohbetteki yernizi hemen alıp doyasıya muhabbet içinde chat yapmak için aşağıdaki resme tıklayabilirsiniz. acele edin ne duruyorsunuz 🙂
images (21)

Gazi ve Fikriye (Hıfzı Topuz)

 ve 

 (Hıfzı Topuz)

KİTABIN ADI : GAZİ VE FİKRİYE
KİTABIN YAZARI : 
YAYINEVİ : REMZİ KİTABEVİ
BASIM YILI : 2001

KİTABIN KONUSU

Fikriye adındaki genç bir kızın Mustafa Kemal’e olan aşkı.

KİTABIN ÖZETİ

 

Mustafa Kemal,Harbiye’de öğrenci iken,hafta sonu izinlerini üvey amcasının eşi olan,Makbule Hanımın evinde geçiriyordu.Fikriye’de o zamanlar küçük bir kızdı.Mustafa Kemal’e olan ilgisi de bu zamanlarda başladı.Mustafa Kemal Harbiye’den mezun olduktan sonra,görevleri nedeniyle uzun süre İstanbul’dan ayrı kalmıştı.Bu zaman aralığında Fikriye,onun hasretiyle başbaşaydı.

Mustafa Kemal,Milli Mücadele’yi başlatmak için,bazı fikirleridoğrultusunda İstanbul’a gelmiş,ilk iş olarakta Makbule Hanımların köşküne gitmişti.Makbule Hanım ve Fikriye O’nu göz yaşları içinde karşılamıştı.Fikriye büyümüş,güzel bir kız olmuştu.Mustafa Kemal’e olan ilgisini gizleyemiyordu.Mustafa Kemal’de bu ilginin farkına varmış,ama belli etmemiştir.Yüz Temel Eser ÖzetleriKitap ÖzetleriRoman ÖzetleriYüz Temel EserÖzet

Mustafa Kemal,milli mücadele için Anadolu’ya geçmiş,Samsun,Amasya,Erzurum,Sivas derken,Ankara’ya gelmişti.Ulus’ta kalmaya başlamış,ve cumhuriyetin temellerini atmaya başlamıştı.

Fikriye ise biran önce aşık olduğu adamın yanına gitmek istiyordu.Mustafa Kemal’in Ankara’ya gidip,orda kalmaya başladığını duyunca,O’na haber gönderip,Ankara’ya gelmek istediğini belirtmişti.Olumlu cevap alınca dünyalar onun olmuş,hemen yola çıkmıştı.
Fikriye,Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal’in enbüyük yardımcısı olmuştu.Fakat hastalığa yakalanmış ve bitkin düşmüştü.Bunu paşasına belli etmemeye çaba sarfetmişti.Ancak savaş bittikten sonra,Mustafa Kemal bunu fark etmiş,ve tüm itirazlarına rağmen onu Almanya’ya,tedaviye göndermişti.

Bu süre içinde Mustafa Kemal,İzmir’de Latife adında biriyle tanışmıştı.Latife,kültürüyle Mustafa Kemal’i etkilemişti.Zaten kendiside her genç kız gibi paşaya aşıktı.Bir süre sonra da evlenirler ve Çankaya’ya yerleşirler.
Evlilik haberini duyan Fikriye yıkılmış ve tedavisini yarıda kesip hemen Ankara’ya dönmüştür.Çankaya’ya gitmiş fakat Latife’nin engellemeleri sonucu paşasıyla görüşememişti.Bunun üzerine köşkten dönerken göğsüne tabancasını doğrultup intihar etmişti.Hemen hastaneye kaldırılmış ve kurtarılmış,fakat bu sefer de hastalığının ilerlemesi sonucu ölmüştür.

Mustafa Kemal,Fikriye’nin ölümüne çok üzülmüştü.Çünkü onun,kendisini ne kadar sevdiğini biliyordu.Yıllar sonra kardeşine şunu söyler:”Beni iki kadın sevdi;biri kendim için,diğeri mevkiim için.”

KİTABIN ANAFİKRİ

Gerçek aşkta mevkiinin hiçbir önemi yoktur.

KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Mustafa Kemal:Kendini vatanın bağımsızlığına adamış fakat aynı zamanda aşka da vakit ayırabilmiş,fakat ikisini birbirine karıştırmamıştır.

Fikriye:Hayatını Mustafa Kemal’e adamış,onun için tüm sıkıntılara göğüs germiş v O’nu kaybedince canına kıymıştır

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHS^İ GÖRÜŞLER

Kitap,aşkla savaşı,sevinçle üzüntüyü bir arada anlatan,akıcı ve sürükleyici bir kitaptır.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

Galatasaray Lisesini bitirmiş,üniversiteden sonra gazetecilik yapmıştır.Akşam gazetsinde yayın yönetmenliği yapmıştır.Bir çok eseri mevcuttur.

Sizde hemen vadidekizambak.net ile sohbet dünyasındaki en eğlenceli sohbetler etmek için vadinin en güzel chat sunucusu olan vadideki zambak sohbet odalarına buyrun hemen tıklayın. Sohbetteki yernizi hemen alıp doyasıya muhabbet içinde chat yapmak için aşağıdaki resme tıklayabilirsiniz. acele edin ne duruyorsunuz 🙂
images (21)

Ferdi ve Şürekası (Halit Ziya Uşaklıgil)

 ve Şürekası

 (Halit Ziya Uşaklıgil)

KİTABIN ADI : FERDİ VE ŞÜREKASI
KİTABIN YAZARI : HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
KİTABIN YAYIN EVİ : İNKILAP VE AKA
BASIM YILI : 1984

KİTABIN KONUSU

Zengin kızın fakir gence aşkının trajedik sonu.

KİTABIN ÖZETİ

İsmail Tayfur, Ferdi ve Ortakları Ticaretevi’nde veznedâr olarak çalışmaktadır.Bir gün Ferdi Efendi, İsmail Tayfur’u yanına çağırıp onun çok çalıştığını bahane edip kârın % 0.5’ini alcağını söyler.

İsmail Tayfur bu durumdan şüphelenir ve bu konuyu şirketin emektar veznedârı ve rahmetli babasının dostu Hasan Tahsin Efendi’ye açar. Hasan Tahsin Efendi bunun Ferdi Efendi’nin kızı Hacer’in ona olan ilgisinden kaynaklandığını söyler.Gerçekten de Hacer çocukken şirkete geldiğinde İsmail Tayfur’a farklı yaklaşmıştır.Hatta birgün İsmail Tayfur’un hesap defterinin arasına güller doldurmuştur.

 

Hacer artık şirkete gitmesi yasaklanınca tüm duygularını hâtıra defterine yazmaya başlar fakat bir gün eve geç gelince babası odasına çıkar ve Hacer’in hâtıra defterini okur.Hacer gelince de Ferdi Efendi niye kendisinin haberi olmadığını ve kendisini İsmail Tayfur’la evlendireceğini söyler.İşte maaş zammının sebebi budur.Yüz Temel Eser ÖzetleriKitap ÖzetleriRoman ÖzetleriYüz Temel EserÖzet

Bir gün İsmail Tayfur’un annesi Besime Hanım ve babasının getirdiği kimsesiz Saniha evdeyken Hacer’in öğretmeni eve gelir.Besime Hanım’a Hacer’le İsmail Tayfur’un birbirlerini sevdiğini ve nişan hazırlıklarına başlamaları gerektiğini ballandıra ballandıra anlatır ve “gençlerin bundan haberdâr olmamaları gerektiğini” ekler.

Aslında Saniha ile İsmail Tayfur habersizce birbirlerini sevmektedirler.Fakat Saniha bu nişan haberini duyunca yıkılır.İsmail Tayfur’un tüm çabalarına rağmen –Saniha’nın da inadıyla- Hacer’le evlenirler.Fakat aralarındaki ilişkinin eskisinden farkı yoktur. Bir gece Hacer uyandığında İsmail Tayfur’u yanında göremez ve heyecanlanır. İsmail Tayfur’u aramaya çıkar ve onu Saniha’yla konuşurken görür şaşırır ve üzülür.Odaya gelir ve İsmail Tayfur geldiğinde Hacer onu suçlar, kapıyı kilitler ve yatağı ateşe verir. İsmail Tayfur anahtarı zorla alır, kapıyı açar.Bu sırada Hacer’in elbisesi tutuşmuştur, Hacer’î yakalar ve evden çıkarlar.Evin her tarafı tutuşmuş ve tüm ev halkı bahçeye çıkmıştır. İsmail Tayfur’da Hacer’î getirir ve yere bırakır. Hacer ölene dek bekler ve öldüğünde gülmeye başlar.

İsmail Tayfur artık tamamen delirmişti ve sadece gülüyordu. Ferdi Efendi’de bu olaylara çok üzülmüş ve İsmail Tayfur’a maaş bağlamıştı. Hasan Tahsin Efendi ara sıra onu ziyaret ediyordu ama hâlinde bir değişiklik hissetmiyordu.

KİTABIN ANA FİKRİ

Bir zenginlik hayalinin her zaman mutlu sonla bitmemesi, trajediyle sonuçlanabilmesi.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Hayatın nasıl olursa olsun hiçbir zaman toz pembe olmadığının ve kolay yoldan amaçlarımıza ulaşmaya çalışmanın bazen kötü neticeler doğurabileceğini anlatan bir eserdir.

YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Halit Ziya’nın ailesi, Uşak’tan İzmir’e göçerek “Uşşakizadeler” diye anılmaya başlayan zengin bir ailedir. Bu aile, işleri çok gelişince İstanbul’a da bir şube açtı ve bu şubeyi sermayesiyle birlikte oğul Hacı Halil Efendi’ye verdi. Halit Ziya, Hacı Halil Efendi’nin üçüncü çocuğu olarak 1866’da İstanbul’da doğdu.

İstanbul’da Askerî Rüştiye’ye giden Halit Ziya, babasının işleri kötü gitmeye başlayınca, annesiyle birlikte İzmir’e dedesinin yanına gönderildi. Öğrenimini İzmir Rüşdiyesi’nde sürdürdü (1878). Bu arada babasının işlerini düzene koyup İzmir’e gelişi ve yeni bir işyeri açışıyla sığıntı olma düşüncesini de zihninden atan Halit Ziya, ikinci bir okula hazırlık için Frenk Mahallesi’nin Alioti bölümündeki Auguste de Jaba adlı avukatın emrine verildi.
Halit Ziya, babasının kâtibi olarak işe başladı, bu iş edebiyat merakıyla pek bağdaşmadığından yeni iş tavsiyelerini dikkate aldı, ancak İstanbul’da hariciyeci olmak için yaptığı başvuru sonuçsuz kaldı. İzmir’e dönüşünde rüştiye öğretmenliğine başladı ve akabinde Osmanlı Bankası’na girdi.

İstanbul’da Reji Genel Müdürlüğü’nün başkâtiplik teklifini kabul ederek İzmir’den ayrıldı (1893). Reji’deki çalışma günlerinde Servet-i Fünun’a da katılarak edebi faaliyetlerini yoğunlaştıran Halit Ziya, Meşrutiyet’ten sonra bir süre Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde Batı Edebiyatı okuttu. Sonra Mabeyn Başkâtibi oldu (1909). Buradan ayrıldıktan sonra memuriyete dönmeyen ve tüm zamanlarını edebiyata veren Halit Ziya, 23 Mayıs 1945 tarihinde İstanbul’da öldü.

Sizde hemen vadidekizambak.net ile sohbet dünyasındaki en eğlenceli sohbetler etmek için vadinin en güzel chat sunucusu olan vadideki zambak sohbet odalarına buyrun hemen tıklayın. Sohbetteki yernizi hemen alıp doyasıya muhabbet içinde chat yapmak için aşağıdaki resme tıklayabilirsiniz. acele edin ne duruyorsunuz 🙂
images (21)