3. Asker Mesajları

Bilemezsin

HasretLer Sevginin Değerini Öğretir,
Sonra Ne TürküLer Avutur inSanı …
Ne Deniz Nede Yanan Sigaranın Kokusu…
Sevgi ÖzLemektir Dersin Ve Susarsın
Ama Susmak Ne Zordur BiLemezsin..!

www.vadidekizambak.net

Emir Eri

Mevsim ilkbahar. Eli silah tutan herkesin cepheye koştuğu, yokluk ve sefaletin diz boyu olduğu savaş günleri.

Çanakkale`de nice erin siperlerde kurşun yağmuruna karşı savaştığı, gönderilen nice yiğitten haberin alınamadığı zaman. Cephesini dahi bilemediğimiz Mehmetçiklerin köylerinden ve yakınlarından yürek yakan ayrılığı, memleketin kan ağladığı günler..

– Pe pe peki nereye gidiyoruz? Diyordu köy meydanında geride kalan sevdiklerine acıyla bakan M.K.Paşa’nın Güllüce Köyündeki pepe Ali AYDEMİR.

Meydanlıktaki ağaçlar bile mahzun kalıyordu köyde. El sallayanlar hıçkırığı boğazında buruk ve acılı, öylece duruyorlardı.

Ali köyüne doğru son kez baktı. Gözlerinin önünde hiç silinmeyecek hüzünlü bir tablo vardı. Belki geri dönmeyecekti köyüne. Kendi ölümüne doğru bir davet almış gidiyordu belki. Vatan için her şey feda, diye düşündü.

Çanakkale`de yapılan savaşlar 1`inci Dünya harbinin en kanlı savaşı olmuştu. Anafartalar Cephesi, 6 Ağustos 1915 tarihindeki Suvla Koyu civarında yapılan çıkartma harekâtıyla başlamıştı.

Savaş süresince herkesin her an ölebileceği bir atmosfer vardı. Gecenin karanlığı ona çok şeyler düşündürüyordu. Ay ışığında elleriyle kazıp çıkardıkları ayrık otlarının köklerini yemişlerdi bazen. Günlük bir avuç buğday dağıtılıyordu

Her şeyi ortaya koyarak vatanı için mücadele eden Mehmetçikler, iki askerin geçemeyeceği kadar dar siperlerde kendilerinden emindiler. Çünkü yanlarında Mustafa Kemal gibi bir komutan vardı.

Gece ilerlerken tanıdık adımlarla askerlerin arasında hep o görkemli Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal’in silueti dolaşıyordu.

Güllüceli Ali, Mustafa Kemal’in emir eri ve seyisi idi. Bir gün top ve silah sesleriyle dolu güneşin altında Mustafa Kemal kendisinden su istediğinde; Ali, kör bir kuyunun dibine inip suyu çizmenin içerisinde yukarıya çıkartmıştı.

Karanlık bir gelecek ve aşılmaz dağlar; dikenli yollar önünde, . zor koşullar içinde kıvranıyordu Ali. 25 yaşındaydı. Gençliği savaş yıllarına denk gelmişti. Çetin zorluklar içinde geçecek olan bir zaman.

Çanakkale Savaşı, yurdu paylaşmak için kollarını sıvayanlara karşı gerekli ve onurlu bir direniş olmuştur.

Çanakkale’deki zaferden sonra Ali, köyüne Güllüce’ye döndü.

Daha çok savaş bekliyordu Ali’leri Mehmet’leri..

Çanakkale Savaşı’ndan epey zaman sonra 1937 yılında Atatürk, Bursa Merinos Fabrikasının açılış töreni bitiminde fabrika çıkışında kalabalığın arasında emir eri Güllüceli Ali AYDEMİR ile karşılaştı. Ali ileri atılarak “Paşam beni tanıdınız mı?” dedi. Atatürk kendisini tanıyıp “ Ali seni gördüğüm için çok memnunum, varol dinç ve kuvvetlisin” dedi. Ali, Atasından olumlu cevap alınca çok mutlu oldu ve köyünde muhtarlık yaptığından övgüyle bahsetti…

Savaşta Anafartalar’da üç bölükle üç tümene ateş etmişler, üç gün üç gece uykusuz bekledikleri günler olmuştu. Atatürk kendisine “Benden bir isteğin var mı ?” diye sorduğunda, Atasının sağlığından başka bir isteği olmadığını duyunca bu yanıta şaşırdı ve menfaat beklemeyen bu gururlu insan . için sevindi..

O gün Atatürk, kendisini 15 Martta Ankara’ya beklediğine dair mektup verir.

Asaletli emir eri, köyünden, o tarihlerdeki bir rahatsızlığından dolayı gidemez Ankara’ya. Atatürk’le kucaklaşmalarından bir yıl sonra Ali, 1938 de çok gözyaşı dökmüştür Atasını kaybetmenin acısıyla. İleriki yıllarda ailesiyle Ankara’ya Anıtkabir’e ziyarete gider defalarca.

Vatan müdahalesinde Çanakkale’de . Anafartalar Savaşı’nda göğsünde bir şarapnel parçasıyla vurulduğunda, cep saatinin hayatını kurtardığı anda sırtında taşıyan, Atasına destek veren; güler yüzlü, hoşsohbet, iyiliksever Ali, 1975 kışında soğuk bir Şubat günü edebiyete göçtü.

Kendisi askeri bir cenaze töreniyle muhtarlık yaptığı köyünde Güllüce’de toprağa verildi.

images (21)

Askerin Aşkı

Çok sevdikleri sahilde sevgilisiyle el ele dolaşıyorlardı yine. Öyle uyumlu bir çifttiler ki onları görenler gıpta ile baktıklarını saklayamıyorlardı. Bu bakışlara gurur ve kıskançlık karışımı bakışlarla karşılık vermekten bir türlü kendini alamıyordu.

– “Aşkım” dedi Ayşe, “ben acıktım bir şeyler yesek mi?”
– “Olur, ben de acıkmıştım zaten. Ne yemek istersin?” Diye sordu.

Ayşe’nin ne diyeceğini beklerken yol boyu sıralanmış lokanta ve kafelere bakmaya başladı.

– “Uyan tertip, hadi kalk biraz da ben kestireyim ya.”
– ?
– “Ne o lan, rüyanda sevgilini mi görüyordun yoksa?” Diye sırıtan arkadaşına ters ters baktı.
– “Tamam kalkıyoruz, sırıtma da yat hadi” diye homurdandı kalkarken.
Paltosunun altında yaktığı sigarasını hemen teneke kola kutusuna sokarak bir nefes çekti.
– “Sigaranın ışığı gece kilometrelerce öteden fark edilir, kanas tüfeğine iyi bir hedef olursunuz.” demişti komutanları daha ilk operasyonlarında. O günden beri herkes sigarasını bu yöntemle içiyordu. Yine sayısını unuttuğu operasyonlardan birindeydiler, günlerdir bu dağlarda dolaşıyorlardı, sıcak suyu ve sıcak yemeği görmeyeli çok olmuştu, rahat yatağı ise çoktan unutmuşlardı. Uyumamak için her zamanki gibi sevgilisini düşünmeye başladı, babasının isteğiyle tecilini bozup askere gittiğinde ne çok ağlamıştı Ayşe, terminalde nasıl da sımsıkı sarılmış, bir türlü ayrılmak istememişti.
Acemi birliğini Isparta – Eğirdir Dağ Komando okulunda yapmıştı. Usta birliğinde Şırnak çıkınca iyice deliye dönmüştü sevgilisi, dağıtım izni de çabucak geçmişti. Gideceği günden bir akşam önce yine buluşmuşlardı.
-“sana bir şey olursa ben de yaşayamam kendimi öldürürüm” demişti Ayşe. Ne dese fayda etmiyor sürekli aynı kelimeyi tekrar ediyordu. “Sana söz veriyorum” demişti, “her ne olursa olsun geri döneceğim, Ölmeyeceğim söz”. Bu sözler Ayşe’yi birazcık teskin etmişti ama yine de “bunu nasıl garanti edebilirsin ki” diye sormadan edemedi. “Sevenler Ölmez” demişti “bana güven mutlaka geri döneceğim söz”

Aylardır Gabar dağlarında onu düşünerek ayakta kalmıştı, onu düşünerek sıcağa, soğuğa, açlığa, yorgunluğa göğüs germişti. Sayısız çatışmalara girmiş, arkadaşları yanı başında şehit olmuş, birçoğunu da yoğun ateş altında yere ancak 2 metre yanaşabilen helikopterlere fırlatmışlardı. Ama kendisi yaşıyordu işte. Verdiği sözü hiç unutmuyor, başının üstünden geçen her mermi, yakınlarında patlayan her roket veya el bombası onu daha da hırslandırıyor geri döneceğine olan inancını pekiştiriyordu.

Askerliğini yapmadan evlenmelerine izin vermeyen babasına eskisi kadar kızmıyordu artık. “iyi de oldu aslında” diye düşündü, “aradan çıktı işte, şunun şurasında teskereye ne kaldı ki”

Bu düşünceyle içini bir sevinç dalgası kapladı, ama uyuyan arkadaşlarına bakınca utandı bu sevincinden. Onları bırakıp gitmek çok zor olacaktı, kader birliği ettiği bu insanlarla arkadaşlık sınırını aşıp kardeş olmuşlardı çoktandır. İşte bunun için teskeresine az bir zaman kalmasına rağmen yanlarındaydı, komutanı “oğlum sen bu operasyona gelme istersen” deyince küfür yemiş gibi olmuş, şiddetle reddetmişti.

Bu düşüncelere dalmışken uzaktan bir ışık görür gibi oldu, rüzgâr kulağına bazı sesler de getirince en yakındaki arkadaşını uyandırdı, bir dakika sonra bütün tim uyanmış elleri tetikte mevzilerini almışlardı. Önce karanlıkta bir ışık çaktı, ardından ıslığa benzer bir ses geldi ve 20 metre üstlerindeki kayalarda patlayan roketin kopardığı taş toprak yığınıyla aynı anda üç yanlarından mermi yağmaya başladı. Yüksek bir tepenin eteğinde mevzilenmişlerdi, bulundukları yer tepenin altına doğru oyuk şeklinde girintili olduğu için atılan roketler hedefi bulmuyor üstlerindeki kayalarda patlıyordu.

Eğer bu kadar iyi yer tutmamış olsalardı daha ilk ateşte işleri biterdi. “bizi kuşatmışlar” dedi komutanları, telsizle yardım istemişler ama “gece olduğu için helikopterleri gönderemiyoruz sabaha kadar dayanın” yanıtını almışlardı. Bütün güçleriyle karşılık veriyorlar, teröristlerin sızma yapmasını engellemek için kritik gördükleri yerlere de sürekli el bombası atıyorlardı.

Saatler geçiyor çatışma tüm şiddetiyle devam ediyordu, sabahın ilk ışıklarıyla helikopterler gelince sevindiler, fakat çok geçmeden bu sevinçleri boşa çıktı, çünkü bu sefer de avantajlı konumları onların aleyhine dönmüştü. Bulundukları yer içe doğru girintili olduğu için helikopterler iniş yapamıyor, teröristlerle mesafeleri çok yakın olduğu için silahlarını da kullanamıyorlardı. Cephaneleri de iyice azalmaya başlamıştı, durumları hiç iç açıcı değildi.

– “Bir çıkış yolu bulamazsak işimiz biter” diye düşündü
– “Tek çıkış tepeyi aşmak” dedi komutan, tepenin arkasına dolanan bir patikayı işaret ederek. “Oraya ulaşabilirsek tepeye arkadan tırmanabiliriz” diye ekledi.

Oraya ulaşmak için yaklaşık yüz metrelik bir açıklıktan geçmeleri gerekiyordu, kademeli olarak o tarafa yanaşmaya başladılar. Sırayla ve hızla geçmeye başlamışlardı ki çok yakından açılan ateşle yerlerine çakıldılar. Sol taraflarında kayaların arasında birbirine yakın üç ayrı yerde üç terörist mevzi almış geçmelerine meydan vermiyordu. “Şimdi yandık işte” diye düşündü, avantajlı konumlarını terk etmişler ve arada sıkışmışlardı. “El bombası atın” diye haykırdı komutan ama kimsede kalmamıştı. Durum git gide kötüleşiyordu, bulundukları yerde sıkışmışlar yoğun ateş altında kalmışlardı.

– “Sağdakiler boşalttığımız mevzilere gelirlerse bizi roketle kuş gibi avlarlar” dedi arkadaşı
“yoksa buraya kadar mı?” diye düşündü, çok garipti ölümle burun burunaydı ama ölümden korkmuyordu tek üzüntüsü verdiği sözü tutamamış olmaktı. Bir süredir ateş kesilmişti “sızma yapacaklar galiba” dedi komutanı, birden kararını verdi “ben ölmeyeceğim, söz verdim komutanım” diyerek fırladı.

Önündeki kayaya basarak sol tarafa, kayaların arasındaki teröristlere doğru insanüstü bir güçle zıpladı. O kadar ani ve o kadar çevik hareket etmişti ki arkadaşları dâhil kimse ne olduğunu anlamadan ilk teröristin olduğu yere mermileri boşaltıp ikinciye doğru zıplamıştı bile, daha kayaya ayak basar basmaz onu da vurmuş ve arkadaşlarının sonradan “tıpkı bir panter gibi sıçrıyordu” diyecekleri çeviklikle üçüncüye doğru atılmıştı. Daha havadayken görmüştü onu, bir an göz göze gelmişler ve aynı anda tetiklere dokunmuşlardı…

– “Dayan aslanım, dayan” oğlum diyordu komutanı. Helikopterdeydiler, karnına üç kurşun yemişti, arkadaşları ağlıyorlardı.
– “ağlamayın, diye güçlükle mırıldandı, “ölmem ben, sözüm var ölmem”
– “aslanım konuşma, yorma kendini” diyen komutanına en son “Sevenler ölmez” diyebildi.

Törene bütün tim eksiksiz katıldı, hayatlarını kurtaran arkadaşlarını o gün yalnız bırakmadılar. Yine eski günlerdeki gibi omuz omuzaydılar ama bu sefer savaşta değil, arkadaşlarının düğününde halayda…

images (21)

Nöbetçi

Birinci Cihan Harbinde Jandarma çavuşluğu yapmış Mürteza Baba İstanbul’un işgal hangâmesinde sallandığı yıllarda Rumlar Batı Anadolu köylerinde muzırlık yapmaya başlayınca, oralara sevk edilen kuvvetlerin içinde Mürtaza Çavuş’da vamış. RumIarı geri püskürte püskürte Daya Kadın diye bir yere varmışlar. Hem epey yoruldukları için, hem de gece bastırdığı için, orada, Balkan Harbinden kalma tabyalarda geceleme durumu hasıl olmuş. Bir nöbetçi dikmişler, diğerleri yatmış. Mürtaza Çavuş da yatmış tabii, derken, bir müddet sonra nöbetçi de uyuklayınca Mürtaza Çavuş’a görünmeyen biri: Uyan Çavuş tiz uyan! Atik ol kurnaz davran! Hemen kaldır eratı, Aha geliyor düşman! der gibi tekmelemeye başlıyor! Hemen uyanı­yr’ tabii, asker tetikte uyur. Sonra dikkatlice etraflarına şöyle bir bakıyor ki, Rumlar sürüne sürüne kendilerine doğru gelyor! Ayın ondördüymüş o gün, ay ışığında görüyor bunu. Ondan sonra, askerleri uyandırarak bir cayırtı koparıyorlar! RumIarın bir kısmı ölü, bir kıs­ mı yaralı def olup gidiyorlar .. Sabah olunca, gece kendisine görünmeyen bir kimse tarafından tekme atılan yeri kazdırınca bir Türk şehidi çıkıyor. Evet! O şehid uyandırmış Mürtaza Çavuşu!

images (21)

Kinalı Asker

Asker bir köşede oturmuş anasına mektup yazıyordu. Saçları kınalı bu asker komutanın dikkatini çekti.

Yanına gitti ve:
-Asker saçını neden kınaladın ? Bunun anlamı nedir.

Asker ise:
-Komutanım bende anlamını bilmem annem askere gonderirken basıma kına yaktı ana işine karışılmaz mecbur kabul ettim. Ama anlamını ben de bilmem.

Komutan bunun üzerine annene sor der ve gider. Asker mektubunda anasına sorar. Daha sonra cevabı alınca komutanına şöyle der:
-Komutanım annemin neden böyle yaptıgını anladım sizede söyleyeyim. Anamın üç oğlu vardı hepsi sehit oldu aynı babam gibi. Bizim orada kuzular kurban edilirken bası kınalanır. Annem de beni vatana kurban ettiği bir kuzu gibi görüyor, bu yüzdendir ki beni kınaladı.

Komutan bunun üzerine derin bir iç çekti ve :
-İşte Türk Kadını işte Türk ANASI dedi.

images (21)

Kahraman

ÇANAKKALE 24 Temmuz 1915’te düşman Seddülbahir mıntıkasında ikinci hatta bulunan bölüğümün İlderesi’ni takiben Gaziler Tepesine yetişmek için silaha sarıldıkları bir günde bütün bölüğe misal olan fedakar dört neferin kahramanlıkları:

Sabah güneşinin doğmasıyla birlikte yüzlerce topun soğuk namlusundan müthiş seslerle çıkan mermilere asabiyetle yumruklarını sıkan askerlerim, düşman üzerine atılmak ve onları yere sermak için dört gözle bekletilen ileri hareketin emrini aldı. Gazileri takviyeye gidiyorduk . İlderesi, düşmanın yüzlerce mermisin düştüğü yer olup, buradan geçmek biraz tehlikeli ise de , düşmandan intikam için bütün bedenleri titreyen askerim, din kardeşlerine yetişmeğe mani olan her şeye bir alakalı bakışla, fırlayarak ileri atıldılar. Yol üzerinde her nasılsa düşman mermisinden ateş alan bir sandık cephane, yolu bütün bütün kapamış,dini,vatanı, milleti için yoldan geçmeye çırpınan bu Türk kalpleri, civardan tedarik ettiği kum torbalarını omuzlayarak yanan sandık üzerine hemen dördü birden atıldı. İki saniye sonra sandık, torbalar altında kalmış ve yolumuza mani olacak müşkülat ortadan kaldırılmıştı. Bu dört askerin cesareti ve fedakarlığı sayesinde İlderesi yolu açıldı. Tam zamanında Gaziler’de bulunan silah arkadaşlarını yetişmek mümkün oldu ise de, Ethem Onbaşı ismindeki nefer bu vazifeyi yerine getirdikten sonra sol kalçasından şarapnel misketi ile yaralanarak şu sözleri söyledi: “Bir senedir kullandığım silahımla hunhar düşmana bir kurşun atmadan hastaneye gidiyorum. Bari benim intikamımı siz alın” diye ellerime kapandı ve sulu gözlerinden yaşlar akıtarak ayrıldı. Bu dört yavrunun azmini değil kurşun, süngüler ,toplar bile kesemediğinden kahramanca haraketleri,ecdatımızın Osmanlı Tarihindeki sırasına geçmekle, gelecek nesillere yadigar olmak üzere isimlerinin zikr olunmasını görev bilirim.

images (21)

Gereksiz Savaşlar

Seferden istafede edip her savaş sonrası yıkanıp kendimi onlarca cariyenin arasına atıyorum. Bir tafatan davul, darbuka, diyer taraftan ud, ney, zurna sesleri. Şarabın yapımında gerekli olan bir üzüm tanesiyim sanki. Lakin; çekirdekliyim. Sıfatım o kadar çizik dolu ki insan içine peçetesiz çıkamıyorum; ve parayla tuttuğum cariyelerin yanında bile peçetemi açmaya çekiniyorum. Çünkü; suratlarında her peçetemi açışımda bir acıma, iğrenme ve öfleme püfleme hissi olşuyor kalbimde. Bu seferde ben isteksiz ve mağrur bir durumda oluyorum.

Acayip bir kendime acıma duygusu ile komutanımın bana verdiği emirleri nedensiz bir zorunluluk ve hüzün içinde yerine getiriyorum. Artık insan öldürmekten ve kılıcımı bilemekten bıktım. Benim yerine başkaları gelsin. Ayağımın yahut vücudumun her hangi bir yerinde kesik olması için Tanrıya dua ediyorum. Diz çöküp yalvarıyorum, Allah`ım bu savaş lütfen bu savaşta sesimi duy ve beni öldürmeyen bir derin yara ver, diyorum. Gene olmuyor. Üzümde kırılması mümkün olmayan bir zırh var sanki. Dualarım kabul olmayanca ya savaşa içki içerek çıkmaya başladım ya da bütün gece uyumadım. Fakat; ne hikmetse buda olmuyor. Yaradan benim ölmemi, yaralanmamı istemiyor yahut ben çok şanslıyım.

Yılları artık unuttum. Memeleketten o kadar uzağım ki ne yolunu nede kokusunu hatırlıyorum. Geride bıraktığım ailem var mı diye soruyorum kendime. Ama anlamsızca yok diyor içim. Zaten bu kan kokusunda ve kanla sulanan bu yolda ne memleketi? Gene dizildik sıraya. Tam olarak sayımızı ve düşman sayısı bilemiyorum. Uçsuz bucaksız dizildik. Sağıma bakıyorum yılan gibi soluma bakıyorum gene yılan gibi. Hani kuyruğu hani başı nerede? Yok. Sadace savaş bitiminde belli oluyor. Dan dan, güm güm… Davuldan çıkan kin ve hırs dolu savaş matemleri. O kadar alıştım ki artık ürkmüyorum. Hiç bir şey hissetmiyorum düşman ne kadar kalabalık ve sesli olursa olsun. Ne kadar sesli ve ürkütücü görünüşlü olursa olsun. Sıranın en önüne çıktım. Kılıcımı toprağa sapladım. Diz çöktüm ve kılıcımın boyuna geldim. Başımı eğdim, iki elimi toprağa dayadım ve ağlayrak yukarıya baktım. Gözümü kamaştıran sıcak bir güneş. Tam olarak açamıyordum gözümü. Topraklı ellerimle bilmem kaç yıldır kesilmeyen, yüzüme gelen uzun bazı aralarında beyazlık çıkmış saçımı yüzümden sıyırdım. Ellerimi havaya kaldırdım ve dua etmeye başladım; `Allah`ım… Allah`ım! Sana son kez yalvarıyorum ya beni yanına al . ya da yaralanayım ve bir daha kılıç tutamayım! Sana yalvarıyorum. Gözümden düşüp toprağı ıslatan bu gözyaşları şahidimdir.` Sağ elimin yardımıyla yerden kalkıyorum ve kılıcımı alıp sol koluma bir çizik atıyorum. Tam on iki çizik var. Bu ne anlama geliyor biliyor musyn? Tabiki de her savaş öncesi ölmek ve yaralanmak için Allah`a dua ettiğim anlamına geliyor. On iki savaştır dua ediyorum ve yorgunluktan başka ciddi bir yara almadan savaştan kurtuluyorum. Şimdi on üçüncü çizik oldu. Bu da benim en uğursuz sayım. Çünkü; ben çavuş dedemin on üçüncü torunuyum…

Sırama geçtim. Davullar sustu. Kargaların ve akbabaların sesinden başka bir şey işitilmiyor. Rüzgar bile sustu. Bulutlar kenara çekildi. Bir dörtnal sesi duyuldu. Başımı kaldırıp sağ baktım. Süt tenli bir atın üzerinden komutan bağıra bağıra önümüzden geçiyor ve her önünden geçtiği kişi ya kılıcını kalkanına vuruyor ya da mızrağıyla yere. Bende sadece kılıç var peki ben ne yapayım? Komutan boydan boya dolaştı. Sonra bizim arkamıza geçti. Yanındaki yüzlerce atı ikiye bölüp kanatlara gönderdi. Düşmandan uzun bir borozan sesi geldi ve ardından sel gibi gürültülü ve azgın bir şekilde rüzgarı arkasına alaraktan üzerimize doğru çığlık aratak koşmaya başladı. Bizde kılıçlarımızı çektik ve hücum diyerek koşmaya başladık. Ben kılıcımı yere tutmuş son hızla koşuyorum ve birden sanki sinek vızıldamaları duyar oldum. Hayır ! Bu sinek değildi. Oktu bunlar. Onlarca ok geçiyor; ayağımın dibine saplanıyor, omuzumu sıyırıyor fakat; bir türlü bana denk gelmiyor. Yanımdaki cengaverlere denk geliyor ve her biri acı bir çığlıkla yere kapaklanıyor. Her düşen askerin ardından bir toz bulutu yükseliyor ve benim kulağıma fısıldıyor, bana gel bana gel, diyor. Anlımdan boşalanterler gözümü yakmaya başlayınca dudaklarım kuruyor ve kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatmaya cesaret edemeden bana yaklaşan düşmana kılıcımı savuruyorum. Her savurmamda ya bir kol ya da bir boğaz yahut şansları var ise karınlarından ve göğüslerinden kesiyorum.

Onlarca dakika savurduğum kılıç elimi yakmaya ve onlarca kilo ağırlaşmaya tam başlamışken zafer nidaları kulağımı çınlatıyor. Ve hemen üzerime bakıyorum, kesik almışmıyım, ciddi bir yaram var mı, diye. Malesef gene yok. Sadece yırtılan üniformam ve düşman kanıyla ince can yakmayan kesikler… Kaç kişi öldürdüm, kaç askerim öldü?

Bu savaşaların nedenini bilmiyorum. O kadar çok savaşıyoruz ve ilerliyoruz ki… Kim ne yapacak bu toprakaları? Hiç bilememekteyim lakin; aklımda bir soru oluşuyor; kim kazıcak onca mezarı ve kim dirilticek onca askeri?

images (21)

Zorlu Günler

13 yaşındaki Sabri, sabah uykudan uyandı. Yapılacak çok işleri vardı. Ellerindeki siyah boya lekelerine baktı. Ülkesinin geçirdiği günler, böyle alaca ve zorlu günlerdi. Yatağının altından çıkardığı ince gazeteleri koynuna saklarken mutlulukla gülümsedi. İşgal günlerinin acılarına rağmen geleceğine dair güzel umutları vardı. Ülkesinin . ve milletinin bir gün güzel günler göreceğine emindi.

Bahçedeki kocaman boya sandığını sırtına aldı. Şu sandığa boyaması için ayakkabılarını uzatan Yunan subayları aklına getirince yüzünü buruşturdu. Birden sandığı yakmak geldi içinden. Hatta o subayların köprüde zevkle gezinmeleri aklına gelince, o an tahta köprüyü de yakmak geçti içinden..

Bahçe kapısından çıkarken akşamları kapıya asılan fenerin söndüğünü gördü. Yunan askerleri, Türk hanelerini diğer Rum evlerden ayırmak için geceleri kapılarına fener asıyorlardı.

Son kez gazetelerinin güvenliğini kontrol etti. Bazen gömleğinin altında şişkinlik yapıyor diye gazeteleri bol pantolonun içinde bacaklarına sarıyordu. Zamanı tahta köprünün üzerinde geçiyordu. Kasabanın meydanı ve köprü iç içeydi. Ne zaman Yunanlı bir subay onu “boyacı” diye çağırsa sinirlenerek köprüde koşarken, tahta boşlukta hızlı adımlarının sesleri yankılanıyordu. O gergin günlerde kasaba halkı fazla sokağa çıkamıyordu. Sadece askerler ve bazı Rum vatandaşlar dükkanlarına gidip geliyorlardı.

Sabri, Uluabat Gölü üzerinden motorlu kayıklarla kendisine dağıtılması için getirilen gazetelerden, Anadolu’da Türk askerinin mücadele . haberlerini duyup mutlu oluyordu. Anadolu’da işbirliği ve mücadele karış karış yayılıyordu.

Ankara da yayınlanan Yunus Nadi’nin Aygün Gazetesi, milli mücadelenin bir sesi olarak, cephelerden haberler veriyordu. Bu tür gazeteler, dağınık ve disiplinsiz hareket eden gönüllülerin birleşmesinde faydalı oluyordu. Bütün bu çabaların amacı düzenli bir ordu kurmak ve düşmanı yurttan atmaktı.

Sabri, gazeteleri Kuva-yı Milliyecilere gizli, büyük bir cesaret ve soğukkanlılıkla tanesini birer kuruşa satıyordu.

O günlerde kasabada Yunan işgaliyle beraber ortaya çıkan Yunan yanlısı Davut çetesi vardı. Çetenin başı Davut, asker firarisi idi. Bir zamanların başarısızlığını örtbasetmek ister gibi, halka zulmediyor, korku salıyordu.Yunanlı komutanlar zaman zaman Davut’un çetesine emirler . veriyordular. Halktan para toplanması, soygunlar yapılması isteniyor, halka kan kusturuluyordu.

Davut Uslu’nun halka yaptıkları saymakla bitmiyordu. Kasabanın futbol takımı oyuncularını bir arada iken yakalamış, kırmızı beyaz forma giymemelerini söylemiş, bundan böyle Yunan bayrağı rengi olan mavi beyaz renkleri kullanmalarını istemiş, yoksa kendilerini kuyunun dibine göndereceğini söyleyerek tehdit etmişti. Başka bir gün Davut, akrabasının düğün alayında, bir adamına Türk bayrağını yırttırıp köprüden aşağı attırmıştır.

Sabri, 1921 yılının Temmuz ayında bir gün, güneşli bir Cuma gününde, köprü kenarında su üstünde iç içe uçan beyaz, özgür martılara bakıp, “Ülkem, sen ne zaman özgürlüğüne kavuşacaksın” düşünceleriyle iç çekerek üzülüyordu. O sırada Yunan subayı Vasil’in sesiyle irkildi. Deliler gibi bağırarak kendisine doğru yaklaşıyordu. Vasil, kendisine her zaman zulmeden bir subaydı. Ayakkabılarını boyattığında para vermediği gibi, tekmeleyip kovalıyordu kendisini.

Sabri koynunda gizlediği gazeteleri düşünerek Vasil’den korkmuştu; ihbar edildiğini sandı. Vasil’in tokadıyla sarsıldı birden. ”Cuma ezanı okunuyor namazına git, kaybol ortadan”, dedi kendisine.

Vasil ile . çatışmaları bitmedi. İleriki aylarda, başka bir gün, 1922’nin sıcak bir yaz gününde, Yunanlı subay Vasil ilçe deresinde sırt üstü yüzerken, Sabri, büyükçe bir taşı köprüden onun üzerine atar. Sonra da korkuyla en yakın köye, akrabası Memiş Ali’nin olduğu, Azatlı köyüne kaçar. Vasil sadece küçük bir yara alır. Askerler her yerde Sabri’yi arayıp bulamazlar.

Kaçtığı Azatlı Köyünde, Yunan’a ve Davut çetesine karşı savaşan Cinci Mehmet çetesi olduğu için, orada kendini daha güvende hisseder.

Ancak haftalar sonra evini özleyen Sabri, ilçenin Hara yönünden gizlice evine dönerken, o günlerde düşman karargâhının bulunduğu yere yakın bir yerde bir subay gurupla karşılaşır. Vasil onu hemen cezalandırmak için harekete geçer. Ancak üst rütbeli komutan buna engel olur. “Sabri bana alışveriş yaptığımda eşyalarımı taşımıştı, ona asla dokunmayacaksın”, demiştir. Vasil kendisini o günden sonra rahat bırakmıştır.

İlçede zorlu iki işgal yılı yaşanır. Günler hep Yunanlı askerlerin ve Davut çetesinin istediği gibi geçmeyecekti.

Mustafa Kemal‘in Anadolu’da başlattığı mücadele hareketiyle gençler, ilçeden gizlice önce köylere kaçıyor, orada köylüleri Kurtuluş Savaşı için bilinçlendiriyordu. Köylerden ilçeye, Yunan askerlerine vur kaç saldırıları oluyordu. Daha sonra gençler, köylerden Anadolu’ya, kurtuluş mücadelesi için yol alıyorlardı.

Günlerden sonra Yunanlılar, 30 Ağustos Zaferi haberini alınca korkuyla Kirmasti’den kaçma hazırlıklarına başladılar.

Bir gece, köprüye yakın . meydandaki büyük handa, Yunan subayları ile Davut çetesi, sahnedeki eğlence programını seyrederken, heyecanlı bir rum içeri girerek Yunan ordusunun bozguna uğradığı haberini getirmişti. Bir anda ortalık karışmış, içerdekiler dağılarak salon boşalmıştı.

Her şeyin bittiğini gören Yunan askerleri Bandırma’ya doğru kaçarken, içinde yediği tekmelerin hıncı birikmiş olan Sabri, yanına iki arkadaşını da alarak onların peşine düşer. Küçük bir Yunan gurubuyla karşılaşır. O sırada başkaları da birçok yerde böyle kaçmaya çalışan Yunanlılarla hesaplaşmaya çalışmaktadır. Çıkan çatışmada, dizinin üstünden, bacağından kasatura darbesi aldı…Bacağı kanlar içinde kaldı ve yaralandı. Arkadaşlarıyla Yunanlı askerlerin kaçarken bıraktığı üç atı alıp ilçeye dönmeye başladılar.

Dönüşte, birden karşılarına Davut . ve adamları çıktı…İri yarı görünümlü Davut önlerini keserek ellerindeki atları aldı. Sonra Sabri’ye doğru bakarak konuşmaya başladı: “Şu tepelere çıkıp uzaklara bir bakın, her yer yanıyor. Yunan kaçarken Bandırma’yı Karacabey’i yaktı. Kasaba benim sayemde ateşe verilmedi, sizi ben kurtardım”, diyordu, kötü kötü gülümseyerek.…Sonra soluklanarak, ”Atın birini şuna verin, kanamadan ölmesin, atına binip evine dönsün”, dedi.

Davut’un sözleri doğru muydu? Yunan kaçarken belki Davut’un sözünü dinlemişti, belki fırsat bulamadı yakmaya, ya da ortasından çay geçen bu şirin yeri yakmaya kıyamadı.

Davut, o sözleriyle ve Sabri’ye atı geri vermekle korkularını sergilemişti. Yunanlılar gidince yalnız kalacağı şehre Türk askeri girdiğinde suçlanacaktı; şimdi gizli bir kendini affettirme çabasına girmişti….

Davut, karmaşık duygularıyla o anda, yanmayan kasabayı kendisinin tamamen ele geçireceğini bile düşünmüştü. Nitekim Yunanın kaçmasından Türk askerinin geleceği günlere kadar halktan para toplamıştı.

Kurtuluş Savaşı sonunda, Sabri ve ülkesi aydınlık, özgür günlere kavuştu.

Türkiye’nin Birinci Dünya savaşına girdiği Kurtuluş Savaşı sırasında . çarpışan 6000 Kirmastili’den 5000’i şehit olmuştur.

Kurtuluş Savaşı sonrası Sabri, ilçede gazeteciliğe başlar. Gazeteci olduğu için, Davut Uslu’nun savaş sonrası ülkeyi terk ettiğini, çok zaman sonra İstanbul-Kadıköy’e yerleştiğini, kılık değiştirerek zaman zaman ilçeyi ziyaret ettiğini öğrenir.

1941 yılında o gün, Sabri, Atatürk’ün ülkeyi o karanlık günlerden kurtardığı yılların ardından, ilk kez savaşa dair bir heyecan hissediyordu.1941 yılında Almanlar, Edirne önlerine geldiğinde ülkede savaşa girilebileceği heyecanıyla, karartma geceleri başlamış, seferberlik ilan edilmişti.

İkinci dünya savaşının sürdüğü o günlerde, Türkiye’nin de savaşa girip girmeyeceği konusu gündeme gelince, halk heyecanla o sabah, gazete almak için kargaşa yaratmıştı. Sabri, gazetelerini işyerinden alarak . az ilerideki polis karakolunda satmak zorunda kalmıştı.

Türkiye İkinci Dünya Savaşına girmeyecekti ama Yunan halkı şimdi iki ülkenin birden işgali altındaydı. Gergin ve acı günlerin sırası şimdi onlardaydı. Yunan halkı, İtalyan ve Almanların işgali altında korkulu aylar yaşadılar.

Tüm savaş heyecanlarının bittiği yıllardan sonra, artık Sabri, oğlu Ali ile gazetelerini dükkanında rahatça satıyordu. 15 yaşındaki Ali, gazetecilikte yıllarca babasına yardımcı oldu. Ali şanslıdır, savaş yılları çoktan geride kalmıştır. Babasının savaş yıllarına dair kendisine anlattığı hikayeleri gururla dinler. Beraber çalıştıkları o günlerde, birçok kez gazeteleri evlerin bahçe kapılarının altından atıp, dağıtımını yapmıştır. O günlerde fiyatları 5-10 kuruş arasında satılan gazetelerin isimleri şunlardı: Son Posta, Karagöz, Cumhuriyet, Tasvir, Köroğlu gazeteleri…

Sabri SÜNGÜ 1981 yılında 74 yaşında vefat etti.

Günümüzde Sabri SÜNGÜ’nün torunu Suat, Mustafakemalpaşa’da, gazete dağıtım mesleğini sürdürmektedir.

images (21)

Hemde 2 Tane

Çanakkale harbi sırasında saf ve temiz bir asker, emir eri olarak ayrılır komutanı tarafından. Fakat Askerin gönlü emir eri olmaya razı değildir ama askeri kurallara riayet etmek zorundadır. Harp kızıştığı bir sırada Asker dayanamaz komutanına çıkarak ; “Komutanım, bizim köyde imamdan duymuştum. Düşmana karşı şehit olanlara Allah huri kızı veriyormuş. İzin verin bende savaşıp vatanım için, Allah için şehit olup huri kızı kazanayım” diye ricada bulundu… Komutan askere bakıp söylediği sözlere gülerek “Hadi git işine bak ” diyerek başından savar. Asker birkaç gün sonra yine komutana çıkar yine aynı sözleri tekrarlar, cephede düşmanla çarpışmak istediğini söyler. Komutan Askere acır, çünkü giden geri gelmiyor.”Oğlum başka işin yok mu senin ” diye söylenir. Asker; “Komutanım; ben fakir bir köylüyüm. Köyde bana kız vermezler. Fakirim diye hor görüyorlar. Ne olur izin verin, belki şehit olurum ve huri kızıyla evlenirim ” diye yalvarır. Bu yalvarış günlerce böyle devam eder.. Komutanın canı iyice sıkılmıştır. “Hadi git huri kızı ile evlen bakalım “diyerek onu cephenin en ön saflarına gönderir. Aynı gün ön safta çarpışan Mehmetçik alnına yediği tek kurşunla şehit olur. İki taraf için yaralı ve ölüleri taşımak için verilen arada, komutan cesetler arasında kendi Askerini, yani emir erini görür. Üzülür, canı sıkılarak “Bu kadar ısrar etmesi bunun için miydi ” diye düşünür. Sonra Mehmetçiğin cesedine yönelerek sinirli bir şekilde seslenir. “Aldın mı huri kızını ha,aldın mı ? ” der. Bu sırada bir mucize gerçekleşir. Yerde yatan cansız Mehmetçik sağ elini havaya kaldırarak iki parmağını gösterir komutanına ve “Hem de iki . tane ” der ve kalkan eli hemen geri düşer.

images (21)

mazi

KAPINI CALAR MAZI, DALGINLIKLA ACARSIN, ARAR GOZLERIN BENI O GUNLERI SORARSIN. PISMANLIK SARAR SENI O GUNLERI ANLARSIN OTURUP BU ASK ICIN SENDE AGLARSIN..AMA

images (21)