2. Orta Doğu Dinleri

Ortadogu ve Din

Ortadoğu’ya gönderilen İbrahimî dinler, Tanrı mesajlarının uygulanması amacını insana yüklemiştir.

Ve fakat Ortadoğu’da insan, bu amaçla gönderilen İbrahimî dinleri kendi menfaatinin gerçekleşmesi amacına alet etmiştir.

Dinin amacı bakımından Tanrının hizmetine girmesi gereken insan, Tanrıyı hizmetine almıştır.

İbrahimî dinlerin kadim yaratılış teorisi:

Tanrı, insanı, tanrıya kulluk etsin diye yarattı.

Ortadoğu’-lu-nun güncel inanç pratiği:

İnsan, tanrıya, insana kulluk etsin diye inandı!

Aşağıda, yukarıdaki sonucu elverişli kılan bir analiz söz konusu. Uzun bir analiz!

Ortadoğu ve Din

Rönesans, reform ve coğrafi keşif kazanımları sürecinde son birkaç asırdır sosyoekonomik, sosyopolitik, sosyokültürel ve teknolojik gelişmelerle dünyaya yeni bir içerik ve biçim verme imkânını elde eden ve kendini Batı olarak takdim eden Avrupa ve onun modern uzantısı ABD, dünyanın emperyal egemen gücü oldu.

Batı, elde ettiği güç ve zenginlikle kendi medeniyet anlayışının üstünlüğünü tüm dünyada tahkim etmenin yollarına da sahip oldu. Çünkü Batı dediğimiz şey, bir coğrafya tanımlamasından daha çok, bir medeniyetin tanımıydı.

İç içe etkileşimlerde Rönesans’la sanat, reformla din ve coğrafi keşiflerle ekonomik çizgisini kökten değiştiren Avrupa, çağdaş-modern medeniyetini bu değişikliklerle oluşan anlayış üzerine inşa etti. Ve bu medeniyet meşruluk yaygınlığına ve etkinliğine karşın dine-Hıristiyanlığa değil, yeni süreci ifade eden coğrafi tanımlamaya izafe edilerek adına Batı Medeniyeti denildi.

Yunan, Grekoromen ve Anglosakson kökenlerini yeniden yorumlayan ve köken itibarıyla kurumsal dine değil de, kuramsal felsefi düşünceye bağlı olan Batı, Medeniyetine Hıristiyan Medeniyeti dememekte haklıydı. Çünkü Avrupa’da din, daha doğrusu Hıristiyanlık, zaten Ortadoğu kökenliydi.

Çağdaş Batı medeniyetinin kurucu serüveni, din ile aynı anlama gelen Kilise ile uzun boylu ve yer yer kanlı bir mücadele vermişti. Din olarak Hıristiyanlık bir insanlık dininden çıkmış ve bir Kilise dini olarak Avrupa’nın başındaki en büyük musibetlerden birine dönüşmüştü. Bu musibet, sonradan adına Ortadoğu denilen bölgenin Avrupa’ya bir armağanıydı! Yani Ortadoğu’nun Avrupa’ya en büyük hediyesi olan din, Kilise olarak Avrupa’nın en önemli belası olmuştu.

Kökleri kuramsal felsefi düşünceye bağlı olan Avrupa’ya dahi Kilise formatıyla sonuçlanan kurumsal dini ihraç edebilen Ortadoğu; böylece hem düşünce biçiminin, hem kurumsal kimliğinin ve hem de medeniyetlerinin ekseninde dinin yer aldığı bir coğrafya olarak kadim geleneğinin din ile yoğrulduğunu göstermiş ve bunu bütün pratiğiyle kanıtlamıştır.

Ortadoğu denilen bölgenin kapsamı içerisinde değerlendirmemiz mümkün olan Afrika’nın kuzeyinden Arap Yarımadasının güneyine, oradan Mezopotamya’nın Anadolu’yla kesiştiği noktaya uzanan ve üçgeni andıran büyük bir coğrafyada din, bölgenin en kadim ve en etkili yaşam biçimini oluşturan kaynağı olmuştur. Ve din, bu bölgede binlerce yıldır gücünden hiçbir şey kaybetmeksizin etkilediği yaşam biçimini, halen kadim geleneğine bağlı kılmaya devam etmektedir.

images (21)

tüm dinlerin ortadoguda ortaya cıkmış olması?

1.esasında doğrusu tüm “semavi” dinlerin ortadoğu’dan çıkışıdır. bu dinler sırasıyla musevilik, hristiyanlık ve islam’dır.

üç kitap da birbirini tamamlayıcı niteliktedir. bunun iki sebebi olabilir. dini argüman bunu üç kitabın da allah’tan gelmesine bağlar. din dışı argüman ise aynı bölgedeki kültürlerin din açısından da birbirlerinden etkilendiğini belirtir.

bu dinlerin neden aynı bölgede ortaya çıktığına dair de iki görüş vardır. birincisi (dini görüş) bölgenin(ortadoğu) cehaleti ve bozulmuşluğundan dolayı ve dinin en kolay yayılabileceği jeostratejik konumundan dolayı burasının seçilmiş olduğudur. bu görüşe göre tüm dünya toplumlarına hitap edebilecek ve en eski toplum olan ortadoğuluların seçilme sebebi budur.
ikinci görüşe göre(din dışı) bu bölgeler tarihin getirdiği bir ortak din kültüne sahiptirler. buna göre ortadoğu mitolojisinin çağdaşlarına oranla daha tanrı-merkezci oluşu semavi dinleri doğurmuştur. bunun en önemli sebebi siyasi otoriteden yoksunluktur. zira aynı çağda roma-yunan-mısır gibi alanlarda hakim bir otorite vardır. ortadoğu ise sümer-babil mirasından kalanları pers mitolojisyle birleştirerek kendi otoritesini yaratmıştır. diğer toplumlarınki gibi organik olmayan bir otorite

ayrıca bir başka görüş daha var. buna bilimsel denebildiği gibi kanımca “geyik” demek daha doğru olacaktır. lakin geyik dediğimiz için doğru olabilitesinden şüphe ettiğimiz anlaşılmasın. bu da şu biçimde anlatılabilir: ortadoğu iklimi yüzünden serap-halisülasyon gören insanların görünmez varlıklara tapma yolu kolaylaşmıştır.

şahsen dini görüşün de bir kısmını(jeostrateji) benimsemekle beraber ikinci görüşe inanıyorum. elbette konu tartışmalara açıktır ve mutlak doğruyu bulabilmek her konuda olduğu gibi imkansızdır. 2.ayrıca dini görüşün yanıldığı bir nokta vardır. o da “tüm dünyaya yayılabilme”dir. zira bin yıl sonra yapılan keşifler göstermiştir ki dünyada sadece avrupa-asya-afrika yoktur. 0 yılı teknolojisiyle tanrı’nın isa’dan dinini tüm dünyaya(çin’e, güney amerika’ya) yaymasını istemesi ilginçtir.
4.bir hadis-i şerifte 24.000 (ya da 124.000) peygamber gönderildiğinden bahsedilir. demek ki peygamberler sadece ortadoğuya değil insanların yaşadığı her yere gönderilmiştir. fakat en çok ortadoğuya peygamber gönderildiği de bir gerçektir, bunun nedeni de tarih boyunca insanlığın ve medeniyetin merkezi konumunda bulunması ve çok insan yaşamış olması olabilir

images (21)

Nusayrilik

Nusayrilik

nusayrilik

Çoğunluğu Suriye’de yasayan aşırı bir Şiî-Batini fırkası. Bunlara günümüzde Numeyrîler ismi de verilmektedir. Nusayrî isminin ise geçmişte kalan bir isim olduğunu ve fırka kurucusuna nispeten bu ismin verildiğini ileri sürerler. Fırkanın ismini, kurucusu olan Muhammed b. Nusayri en-Nem iri’ye (270/883) nispeten aldığı bilinmektedir. Zaten itikadı fırkaların hemen hemen bir çoğunun kurucularına nispeten tanındıkları ve buna uygun isim aldıkları bilinen ve sik rastlanan bir durumdur.

Batini karakterli fırkalarda ortak olarak görülen husus, bunların genel olarak çift hayatları olmasıdır. Yani birisi, kendi içlerinde ve çevrelerinde yasadıkları ve yaşattıkları hayat seyri, diğeri de toplum içinde yasamaları itibariyle toplumsal hayatlarıdır. İste Nusayrilik de genel anlamda bu özellikleri taşımakla birlikte, batini fırkalar arasında, önemli eserlerinden bir kimsi elde edilebilmiş ve dolayısıyla görüşlerine vakıf olunabilmiş fırkalardan birisi olma özelliğini taşımaktadır.

Nusayriliğin kurucusu IBM Nusayri, Şiî-Imamiyyenin onuncu imamı Ali en-Hakî’nin hayatında onun tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu iddia ediyor; onun hakkında aşırı görüşler ileri sürerek tenasühten söz ediyordu. Onun ilahlığını söylüyor ve haramları helal kılıyordu. Bir rivayete göre de, IBM Nusayri, Imamiyyenin onbirinci imamı Hasan el-Askeri’nin (260-873) “Babai olduğunu ileri sürmüş ve onun vefatıyla da oğlu Muhammed b. el-Hasan’ın mehdiliğini kabul etmiştir (E.Ruhi Figlali, Çağımızda İtikadı İslam Mezhepleri, s. 143, en-Nevbahtî, Firak us-Sima, nar. M.Sadik, Necef 1936, s. 193).

Genellikle Suriye bölgesinde yayilmis bulunan Nusayriler, Karmatilerin 291 (903) yılında Suriye’yi ele geçirmesi üzerine, bir kimsi Suriye’de kalırken bir diğer kimsi ise, Antakya civarına çekildiler. Özellikle Nusayrilik Hamdakilerin Suriye’ye egemen olmasıyla bu dönemde büyük bir güç kazandılar. Zira Hamdaki emirleri bu mezhebe girmiş ve yaygınlaşması için uğraşmışlardır. Selçuklular döneminde Malazgirt savasını (463/1071) takiben de Nusayriler Antakya’yı ele geçirmişlerdi. Frankların 492 (1098) yılında bölgeyi işgal etmeleri üzerine bir süre onların hakimiyetleri altında kaldılar. Haçlı seferleri esnasında Haçlı ordularına yardim etmiş ve Müslümanların aleyhinde Hıristiyanlara destek olmuşlardı. Bundan dolayı Selahaddin Eyyubî tarafından cezalandırılmışlardır. Ayni şekilde Memluklular aleyhinde Moğollara yardim ettikleri için Memluklu Sultani Aybars’tan da baskı gönnüslerdi. Nusayriler, bölgede sırasıyla hüküm süren, Selahaddin Eyyubî, Haçlılar, Ismaililer ve Mogollar’dan sonra Yavuz Sultan Selim’in 922 (1516) yılındaki Mercidabik Zaferi ile Suriye’yi ele geçirmesi ile daha sonraki devirlerde de ayni bölgede varlıklarını sürdürürler. Nusayrilerin hemen hemen her devirde ve özellikle Osmanlı Döneminde varlıklarını sürdürmelerindeki en önemli faktör, Osmanlı Devletinin, hükmü altındaki bölgelerde her inanç ve ırktan olan kavimlere gösterdiği müsamaha anlayışı ve tavrı gösterilmektedir. Zira Osmanlı Devleti, bu tavrını devletin bağlayıcı ve birleştirici bir felsefesi olarak telakki etmekte idi. Zaman zaman Osmanlılara karsı isyan etmelerine rağmen II. Abdülhamit onları resmen bir mezhebe olarak kabul etmişti.

Bugün Suriye’de çeşitli bölgelerde, Hatay, Tarsus, Adana, Fırat boyları ve Lübnan’da yaygın olarak yerleşmiş bulunan Nusayrilerin şayisi bir kişim araştırmacılara göre yaklaşık 325-400 bin kişi civarındadır (L.Massignon, “Nusayriler” Maddesi, I.A.) Bir kişim araştırmacılara göre ise, yalnız Hatay Bölgesi’nde yaklaşık yüz kırk dokuz bin Nusayri bulunmaktadır (Ahmet Turan, Leş Nusayri de Turquie dans la Religion d’Hatay, Doctorat de III e cylcle Paris 1973, s. 21).

diğer bir çok itikadî fırkada olduğu gibi Nusayrilik de kendi arasında çeşitli fırkalara ayrılmıştır. Bunlar genel olarak dört kola ayrılmışlardır ki, bunlar; Haydariyle, Simaliyye (veya Semsiyle) Kilaziyye (veya Kameriyye) ve Gaybiyye’dir. Ancak bunlar, esas itibariyle, Simafiyye ve Kibliyye olmak üzere iki ana kol halinde yayginlik kazanmışlardır.

Nusayrilerin itikadı görüşlerine gelince:

bunların görüşleri kısmen İslâm’dan kaynaklanmış olsa da ağırlıklı olarak batini tevillere dayanmakta ve hatta zaman zaman Hıristiyan kültürünün etkisi görülmektedir. Hüseyin b. Hamdan el-Hasbî’nin (346 veya 358/957 veya 968) Kitâbül-Mecmu’u ile önce Nusayri iken daha sonra Hıristiyan olan Adanalı Süleyman Efendi’nin Kitâbül-Bakürati’s-Süleymaniye fi Keşfi Esrâri’d-Diyânâti’n-Nusayriyye isimli eserleri Nusayriliğin itikadı ile ilgili önemli bilgiler ihtiva ederler.

Bir çok itikadı fırkada gördüğümüz gibi, fırkaların görüşlerini temel bazı hususlar teşkil etmekte ve diğer görüşler bu görüsün etrafında odaklanmaktadır. Nusayrilerin görüşlerinin temelini de Hz. Alinin ilahlaştırılması teşkil etmektedir. Bundan dolayı Nusayriler Şia fırkaları arasında gulet kısmından telakki edilmektedir. Bu fırkanın bütün kollarına göre Hz. Ali mabuttur, tanrıdır. Yüce Allah için sayılan sıfat ve özellikler Hz. Ali için sayılmaktadır. O nurun nurudur, ilahi zati itibariyle gizlidir. O manadır. Görünüşte imam olmasına rağmen, batini cihetiyle O, Allah’tır. Buna göre onların Sehadet kelimesi “Ben Ali’den baksa ilah bulunmadığına Sehadet ederim “seklindedir.

Bu anlayışa göre Ali, tanrıdır. Kendi ruhundan Muhammed’i, O da Selman-i Farisî’yi yaratmıştır. Ali “mana”, Muhammed “isim”, Selman ise “rab”dir. Bu üçlü A(aya), M (Mim) ve S (Sin) sembolleriyle ifade edilir. Bu üçlü sembolize sistemi Süleyman Hasbi tarafından Hristiyanliktaki “Baba-Oğul-Ruhum-Kudüs” sistemiyle açıklanır. Ayrıca Selman’dan sonra beş tane de eytam vardır ki, bunlar; Mikdad b. el-Esved (Tabiat olaylari ve zelzeleyi yürütür), Ebû Zerril-Gifâril-Gifâri (Yildizlarin hareketini idare eder), Abdullah b. Refaha (Canlıların hayatlarıyla uğraşır), Osman b. Mazmun (Rızık ve hastalıklarla uğraşır) ve Kanber b. Kaban ed-Devrî (Ruhları cesetlere gönderir). Bu beş eytam, ayni zamanda beş büyük yıldızdır.

Tenasüh ve ruh göçüne inanırlar. Onlara göre, insanlar ilk kez semavi varlıklar olarak yaratılmışlar; fakat düşüşlerinin bir sonucu olarak bu günkü sekilerlini kabullenmek zorunda kalmışlardır. Sürekli tenasüh ve ruh göçü, insanların tekrar semavi varlıklara dönmesiyle son bulacaktır. Yine Hz. Ali (r.a)’in Yildizlarin prensi olduğunu ve güneş veya ay ile cisimlenmiş bulunduğuna inanırlar.

Kendileri Ali’nin uluhiyetine inanmak ve onun yüceliğinin nimetine ermek şerefine ulasan kişilerdir. Aliye inanan Nusayrilerin ruhla, hareket yoluyla yıldızlar haline dönüşerek nurlar alemine yükselir. Nusayri olmayanların ruhları ise, hayvan cesetlerine girer. Onlara göre kadınların ruhları yoktur. Şeytanlar insanların günahlarından, kadınlar da şeytanların günahlarından yaratılmışlardır. Bu bakımdan kadınlara onların mezheplerinin sırları açıklanmaz. Bu taassuplarından ötürü Fâtima’nin ismini kullanmayıp, metinlerinde bu kelimenin müzekkeri olan Fâtir’i kullanmayı tercih ederler. Ayrıca onlara göre, diğer halifelerle birlikte bir kişim sahabe ile Muavine, Yezide ve Hacca da şeytanin sembolleridir ve lanetlidirler.

Tanrı olarak kabul ettikleri Ali’nin bulunduğu yer konusunda iki gruba ayrılırlar. Haydarilere göre Ali, göktedir. güneş Muhammed’i, ay da Selman’ı temsil eder. Ali güneşte oturmaktadır. Bu yüzden bunlara “Semsiler” de denilmektedir. İkinci kol olan Kilaziler’e göre ise Ali’nin yeri ay’dır. Bu yüzden bunlara da “Kameriler” ismi verilmektedir.

Onlara göre şarap, uluhiyetin sembolüdür. Bundan dolayı şarabi ve şarabin asli olan üzüm asmalarını aşırı bir şekilde yüceltirler.

Islaman beş şartı ise söyle bir tevil esasına göre anlaşılır:

1. Sehadet: Nusayriliğe girişte yukarıda sözü edilen Sehadet kelimesi tekrar edilir. Sonra da “Nusayri dininden, Cundebî görüsünden, Cunbulanî tarikatından, Hasbî akidesinden, Cinli inancından, Meymunî fıkhından olduğuma Sehadet ederim” seklindeki söz söylenir.

2. Namaz: Namaz sesle yapılan bir ibadet olup, sadece duadır. Namazın basında “Ali, Muhammed ve Selman’ı yüceltiriz” demek, namazı eda etmek olarak anlaşılır. Namaz Ali’ye açılan bir kalbin Niyazi olarak anlaşıldığından ferdi yapılır, ancak, bayram ve mukaddes günlerde cemaat hafinde de yapılabilmektedir. Namazdan önce abdest alınmaz. Namazın şartları beştir:

a) beş seçkini bilmek, Bunlar; Muhammed, Fâtir, Hasan, Hüseyin ve Muhsin’dir.

b) Gülmeden ve konuşmadan dua etmek,

c) namazı, Abbasi rengi olduğu için siyah takkesiz kılmak,

d) İbadeti başkaları görmeden gizli yapmak,

el namazı, “Ey Yüce, Büyük ve Arıların Efendisi Ali, bize merhamet et” diyerek bitirmek.

Namazın şayisi yine beştir ve beş masuma tahsis edilmiştir. Namazda Mekke’ye dönmek Sart değildir. Öğleye kadar günesin doğuş yönüne, öğleden sonra ise batıya doğru yöneliniz.

3. Oruç: Oruç, Resulullah’in babası Abdullah b. Abdulmuttalib’in sessizliğini temsil eder. Buna göre Ramazan Abdullah, Kurban Hz. Muhammed’dir. Ramazan günleri ise, Nusayrilerin kutsal kişilerini temsil eder.

4. Zekat: Zekatın manası dini öğrenmek ve aktarmaktır. Her aile malî şartlarına göre, şeyhe para vermek zorundadır. Bu zekat yerine geçer.

5. Ziyaretler: Ziyaret yerleri çok önemlidir. Buralar beyaza boyanır ve ayni zamanda ibadet yerleridir. Ziyaret yerleri ya su kenarlarında ya da ağaçlık yerlerdedir. Bu anlayışları eski Fenikelilerden kalan bir inançtır.

Nusayrilerde, şeyhler tabir edilen din islerini organize eden dört ayrı sınıf vardır ki, bunlar onlara göre büyük önem arz etmektedir.

Bunları da sırasıyla söyle sıralayabiliriz;

A- Büyük Şeyh: Ali’nin yeryüzündeki gölgesi durumunda olup, geniş ve büyük bir otoritesi vardır. İnsanüstü gücü bulunduğuna inanılır, bu yüzden büyük itibar görür. Vazifesi, şeyh ve imam adaylarını seçmektir. Her bölgede ancak bir büyük şeyh bulunur.

B- Şeyh: Cemaatin manevi önderleri durumunda bulunan şeyhlerin sayıları çoktur ve atalarının melekler olduğuna inanılır. Melekler onlara hulul etmiştir. Ahret aleminde şefaat hakkına sahiptirler. Merasim ve ziyaretleri idare edip, hastalara dua ederler, onlardan izinsiz doktora bile gidilmez. En güzel ve zengin kızlarla evlenirler ve evleri herkese açıktır. Şeyh olabilmek için şeyh ailesinden gelmek Sart olduğu gibi geniş bir kültüre de sahip olmak zorunludur.

C- Nüvvab: Bir nevi şeyh yardımcısı durumundadırlar. Şeyh olabilmeleri büyük şeyhin kararına bağlıdır. Bunun için geniş bir tecrübeden geçmesi gereklidir, şeyh olabileceği kanaati oluşuğunda bir baksa bölgeye şeyh olarak atanır.

D- İmam: Daha alt tabakadan görevlilerdir.

Nusayriliğe giriş bir kaç merhaleden oluşmaktadır. kadınlar bu mezhebe giremezler. Erkekler ise mezhebe girmekle yükümlüdürler. giriş için, esas Sart ana-babanin Nusayri olmasıdır. Erkek, sağlığı yerinde, 8-10 yasından büyük ve ölümle karsı karsıya kalsa bile sır saklayabilecek kabiliyet ve olgunlukta olmak da Nusayriliğe giriş için gerekli şartlardandır.

Nusayriliğe giriş genel olarak üç merhaleden oluşmaktadır.

sırasıyla bu merhaleleri görmeye çalısalım;

Birinci merhale: Mezhebe girecek yasa gelen çocuğu babası, güvendiği bir nusayriye götürür ve ona tavassut etmesini ister. O şahıs onun manevi babası haline gelerek onu iyice tanır. Çocuğun durumu hakkında şahitler ve şeyhin huzurunda teminat alınır, çocuk eğer sır verirse öldürülür. Daha sonra o kişi çocuğun eğitimini sağlar. Müslümanların gözünde iyi bir Müslüman intibası bırakmak için namaz kılıp, oruç tutmasına özen göstermesi istenir. Zira bu safhada o çocuk bir nevi ilk imtihandan geçmektedir.

Bu ön hazırlık safhasından sonra çocuk, “Meşveret Cemiyeti” adi verilen bir toplantıya alınır ki, bu toplantı şeyhin veya ileri gelen bir Nusayricin evinde yapılır. Çocuk içeri alınır ve nefsini alçaltma, itaatkâr olmanın bir nişanesi olarak, şeyhin ve orada bulunanların ayakkabılarını basına koyar. Uluhiyet sembolü olan bir kadeh şarabi içtikten sonra, o, “Abdu’n-Nur” (Nurun kulu) adini alır. Bu arada a(ayin), m(mim), s(sin) harfleri, manaları anlatılmadan bir mühür seklinde tekrar ettirilir, tekrar el ve ayaklar öpülür. Sonunda da bu merasimin ay, gün ve senesi kaydedilir.

İkinci merhale: İlk merhaleden kırk gün sonra yapılan bu toplantının adi “Melik Cemiyeti”dir. Çok zengin ve görkemli bir toplantıdır. Nakibe, çocuğa tekrar bir kadeh içki sunar ve a(ayin), m(mim), s(sin) harflerinin sırrını öğreterek bunları her gün 500 defa tekrar etmesini emreder. Bu arada “Kitâbül-Mecmu” dan da bazı bölümler kendisine öğretilir.

Üçüncü merhale: Bu ikinciden daha görkemlidir. Nusayriliğe giren çocuk eğer ileri gelen bir aileden veya şeyh ailesinden birisi ise ikinciden yedi ay, eğer haladan birisi ise dokuz ay sonra icra edilir. geniş bir salonda yapılan bu merasim bir hayli kurallara bağlıdır. Salonda ortada büyük şeyhi temsilen bir imam oturur, sağında nakibe, solunda ise necim vardır. Bu sekil ayni zamanda a(ayin), m(mim), s(sin) harflerini yani Ali, Muhammed ve Selman üçlüsünü temsil etmektedir. Nakibin sağında da havarileri temsilen on iki kişi bulunur. Necibin solunda ise yirmi dört kişi yer almaktadır. Bu kişiler Kitâbül-Mecmu’un beş defa tekrar edildiğine şahitlik ederler. Merasimin basında imam tekrar, sır saklayacağına dair söz ister, havariler de onun sözüne şahitlik ederler. Bu sırada on iki havari önlerindeki on iki bardaktan birer yudum içki alırlar, aday da alır ve böylece uluhiyete erilmiş olur.

Nusayrilere göre kutsal kabul edilen bayram ve merasimler şunlardır:

1. Fite (Ramazan) 2. Adhâ (Kurban) 3. Gadir (18 Zilhicce; Hz. Peygamberin Hz. Ali’yi imam tayin ettiğine inanılan gün) 4. Mubahale (21 Zilhicce, Necranli Hristiyanlarla Hz. Muhammed arasındaki lânetleşme olayı) 5. Firak (29 Zilhicce; Hz. Peygamberin Medine’ye hicret ettiği gece Hz. Ali’nin O’nun yatağına yatması) 6. Süre (10 Muharrem; Nusayrilere göre Hz. Hüseyin, Kerbela’da ölmemiş, Hz. Isa gibi göğe çekilmiştir). 7. 9 Rebiulevvel (Hz. Ömer’in sehim edildiği gün) 8. 15 Saban (Selman’ın ölümü) 9. Nevruz ve Mihriban bayramları 10. 24/25 Aralık gecesi Hz. İsa’nın doğumu ve “son yemek” ayini.

Onlar bayramlarda özellikle uluhiyetin sağlanması için şarap içer ve buhur yakarlar. Onlara göre bu hareket bir uluhiyet göstergesidir. Zira şarap kutsaldır.

Nusayriler, burada görüldüğü üzere, kendilerince kutsal kabul ettikleri bir takim bayram ve merasimlere çok bağlıdırlar ve bunları dikkatlice icra ederler. Zira bir çok batıl fırkada görüldüğü gibi, onlar kendi otorite ve ağırlıklarını ancak bu şekildeki resmi ve görkemli merasimlerle ve mensupları huzurundaki söz vermelerle sağlamaktadırlar. Yani bunun ancak ve ancak kolektif surla sağlanabileceği kanaatindedirler. kolektif şuur, bir bakıma oldukça önemli ve zaman zaman da kullanılması lüzumludur. Ancak, bunun bir taassup ve hedef seklinde kullanılması yanlış kanaat ve izlenimlere götürmektedir. Iskamda da bir takim merasim ve kolektif sura götüren vesileler vardır, fakat bunların hiç birisinde esas itibariyle bir aşırılık gözlenmediği gibi daima itidal tavsiye ve tasvibe edilmiştir. Ayrıca akil ve mantık ölçüleri hiç bir sekil ve surette ihmal edilmemiştir. Önemli olan da budur ve bu tür merasimlere taassup ve ifrat-tefritin karışmamasıdır. Ve bu tür merasimlerin hiç bir şekilde hedef ve amaç olarak görülmemesidir.

Nusayrilerin buraya kadar anlatılan inanış, davranış, hal ve hareketleri dikkatlice izlenip göz önüne alındığında, bu mezhebin söz konusu bölgelerde zaman süreci içinde hüküm süren eski dinler ve inanışlardan, özellikle totemcilikten, Sabi ilik’ten, Mecusîlikten, Musevilik ve Hristiyanliktan ve ilkel inanışlardan oldukça büyük oranda etkilendiğini görmek ve müşahede etmek mümkündür. Bu inanış biçimi ve tezahürleri ayni zamanda Bâtınilik perdesi ile de örtülerek bir gizlilik içinde, takdim edilmiştir. Zira, sözü edilen tutarsız görüş ve inanç biçimleri ancak bu şekilde idame ettirilebilmiştir. Dikkat edilirse mezhebe ilk girenden, ilk alınan söz, sır saklama hususudur.

Su ana kadar inançlarını özetlemeye çalıştığımız Nusayriler, aslında inançlarını son derece gizli tutarlar. Öyle ki, büyük bir çoğunluğu inançların tamamı ve sırları hakkında bilgi sahibi olamazlar. Bu, ancak seçkin bir zümreye aittir. Öğretiler uzun bir üyeliğe kabul süreci içinde öğretilir. Bu, ancak uygun görülen 19 yasına basmış erkekler için baslar. Sırlarını, başkalarına açma korkusuyla kadınlara öğretmedikleri gibi, kadınlar ayinlere de katılamazlar. üyeliğe kabul töreni masonların üyeliğe kabul törenlerine şaşırtıcı bir biçimde benzemektedir.

Nusayrilere Fransız işgalcileri Eylül 1920′de Alevî ismini verdiler. Böylece Hz. Ali (r.a)’Nil ismini kullanarak İslami yıkmak daha kolay olacaktı. dolayısıyla o günden bu güne Alevî ismiyle çağrılmayı tercih ettiler. İran’daki Bahailer ve Pakistan’daki Kadiyâniler gibi Nusayriler de emperyalistlerin çikarlari doğrultusunda kendilerine düsen rolü layıkıyla oynamışlar ve bu gün Suriye’de bu rollerini oynamaya devam etmektedirler.

Bu gün Suriye bu insanlar tarafından idare edilmekte olup, tarih boyunca Müslümanları devamlı katletmişlerdir. Sadece 1982 yılında Hama şehrinde gerçekleştirdikleri katliamda otuz bin sivil insan şehit olmuştur.

Sonuç olarak; gerçekte bir mezhep gibi görünmesine rağmen Nusayrilik, ne Hristiyanlikla, ne Yahudilikle, ne de İslam ile ilgisi olmayan; gerek inanç, gerekse ibadet yöntemleriyle ayrı bir din olarak ortaya çıkmaktadır. bunların kâfir, müşrik, mülhide olduklarında bütün Ehil-i sünnet ve Şia uleması ittifak etmiştir. Hatta IBM Teymiyye, bunların kestiklerinin yenilemeyeceğini, kadınlarının nikâh edilemeyeceğini söyledikten sonra; mürtet olduklarından Cizye ödemekle hayat hakkına sahip olamayacaklarını bildirmektedir.

Nusayrilik bu tepkiyi görmesine rağmen bir ara Lübnan’daki Imamiye mezhebi mensupları tarafından Şiî bir mezhep olarak kabul edildi. Nusayrîler Suriye haklinin dörtte biri olmalarına rağmen 1971′den beri ülke yönetimine hakim olmuşlardır. Böylelikle yirmi yıldır bütün ülke diktatör hafız Esas tarafından baskı altında tutulmaktadır.

İslamiyet – Sünnilik

İslamiyet – Sünnilik

islamiyet

Arapça “selem” kökünden alınmış olan islâm, lügatta, “itaat etmek, boyun eğmek, teslim olmak, kötülüklerden salim bulunmak, selamete ulaşmak” vb. anlamlara gelen bir mastardır. islâm Hz. Muhammed (s.a.v)’e Allah tarafından vahiyle bildirilen son ve kâmil dinin adıdır. Bu dine uyanlara Müslüman denir.

Ali Bulaç Diyanet İşleri Başkanlığı Edip Yüksel Elmalılı Hamdi Yazır Süleyman Ateş ve Yaşar Nuri Öztürkün Kuran mealleri Online Kuran Dinleme

Genel manada Müslümanlık Allah‘ın varlığına, birliğine O’ndan başka ilâh olmadığına Hz. Muhammed (s.a.v)’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna, O’nun tebliğleriyle temellendirilen sisteme inanmak ve inandıklarını uygulamak yani amel etmek demektir. Bu durumda olan kimseye Müslüman denir. islâm’a bu ad bizzat islamın Kutsal Kitabı Kuranı Kerim de şöyle yer alır: “Allah katında gerçek din islâm’dır.” (002) “Allah kimi doğru yola eriştirmeyi dilerse onun kalbini islâm’a açar.” (003) “… işte bu gün sizin için dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım, sizin için din olarak islâm’ı beğendim.” (004)

Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetinde islâm ve o kökten türeyen kelimeler geçmektedir. islam anlayışına göre islâm, Hz. Adem’den itibaren gelen bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlerin adıdır. Bir değişikliğe, tahrif ve sapmalara uğramaksızın orjinal şekliyle kıyamete kadar baki kalacak son dinin Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından bildirilen şekli islâm’dır. Bir ayet-i kerimede, “O, peygamberlerini hidâyet ve hak din ile gönderendir. Çünkü O, bunu diğer bütün dinlerden üstün kılacaktır. Müşriklerin hoşuna gitmese de” (005) buyurulmuştur.

Herhangi bir kişinin Müslüman olabilmesi için Kelime-i şahadet’i kalben tasdik ve dil ile ikrar etmesi gerekir. Müslümanlığın esasları dörttür:

1-Kitap (Kur’an-ı Kerim),
2-Sünnet (Hz. Peygamber (s.a.v)’in örnek yaşayışı ve sözleri),
3-icma-i ümmet (Din alimlerinin toplanarak, kitap ve sünnete uygun şekilde, dinî bir konuda karar vermeleri),
4- Kıyas-ı fukaha (Din alimlerinin, daha önceki verilen hükümlerden faydalanarak, yeni çıkan durumlar için kaideler koymaları).

islâm açısından Kelime-i şahadet, kesin kabul ve tasdik ifade eden imanın bir tezahürüdür. Kişi böylece Allah‘ı ve peygamberi kabul etmiş demektir. Kur’an-ı Kerim, iman kelimesini bazı ayetlerinde islâm kelimesiyle aynı anlamda kullanmıştır. Bu bakımdan imanın şartlarından biri veya bir kaçını inkâr eden, imandan da islâm’dan da çıkmış olur. islâm, müntesiplerinin dünya ve ahiret saadetini sağlamak için bir takım temel prensipler koymuştur:

1-itikadî hükümler (inançlarla ilgili),
2-Amelî hükümler (ibadet ve yaşayışlarıyla ilgili),
3-Ahlâkî hükümler (moral değerlerle ilgili).

Müslümanlık, ilâhî dinlerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından tebliğ edilmiştir. islâm VII. yüzyılın başlarında Arabistan’da doğmuştur. Bu sırada gerek Arabistan’da gerek dünyanın diğer yörelerinde birçok din mevcuttu. islâm önce Mekke ve Medine’de yayılmış, sonraları Arap yarımadasının diğer bölgelerine girmiştir. Dünyanın birçok ülkelerinde islâm’ın yayılmasında Türklerin büyük rolü olmuştur.

islâm’ın doğuşu sırasında Mekke’de putperestlik hâkimdi. Kabe 360 putun (006) merkezileştiği bir panteon idi. Dini hayatta Allah‘tan başka birçok mabutlara Tanrı diye tapıyorlardı. Mabutların başlıcaları, Lat, Menat, Hübel ve Uzza idi. Kabe mukaddes bir ibadethane olmakla beraber Mekke’de ayrıca bir rahip zümresi vardı. Dinî hayat ve ibadetler kabile başkanlarınca idare edilirdi. Kâhinlerin de toplumsal hayatta özel bir yeri vardı. Yine islâm’ın doğuşu sırasında Mekke ve Medine’de az da olsa Yahudi ve Hıristiyan cemaati yaşamakta idi. Bununla beraber o bedevi toplumda Hanif denilen puta tapmayı reddeden Yahudi ve Hıristiyan da olmayan bir zümre yaşamakta idi. O sıralarda dünya genelinde tam bir kargaşa yaşanıyordu. Mevcut dinler insanlara huzur vermek, onları manevi yönden tatmin etmekte yetersiz kalıyordu. işte bu ortamda Arabistan’dan doğan islâm güneşi, karanlıkların giderileceğine dair insanlara ümit vermiştir.

Mekke, yüzyıllardır hem ticaret, hem de din açısından merkezi bir hüviyete sahipti. Araplar genellikle göçebe olmalarına rağmen, Mekke, Medine, Yemen vb, beldeler şehir yaşayışına buyük ölçüde adapte olmuştu. islâm’ın Hz. Muhammed (s.a.v)’e bildirildiği dönemde, Arap toplumunda putlara tapmanın ötesinde (008) insanlar, hurafe ve batıl inançlarla iç içe yaşıyorlar, adeta bütün hayatlarına sihirbazlar ve falcılar yön veriyordu. Araplar arasında puta tapıcılığın tabii bir sonucu olarak “Tağut” denilen tapınaklar da gelişmişti. Kâbe’ye gösterdikleri saygıya benzer tarzda bu tapınaklara da saygı gösteren Araplar, bazı özel günlerinde bu tapınakların önünde kurban keserler, tavaf ederler ve kur’a okları çekerlerdi. Ayrıca Araplar evlerinde de put bulundururlardı. Bunların putları Allah ile kendi aralarında ortak tutmalarına “müşriklik” denir. Her kişinin bir putu vardır. Kişi ancak kabilesini terk ettiği taktirde putunu değiştirirdi. Bunların dışında Araplar arasında yıldızlara ve atalara tapınma inancı da oldukça yaygındı.

Müşriklerin baskı ve zulümlerinden dolayı ilk müslümanlar ibadetlerini gizli yapmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in islâm tebliğinin ilk üç yılı sonlarında Hz. Ömer’in de Müslüman olmasıyla sayıları kırka ulaşmıştı. Hz. Ömer’in islâm’ı kabulü Müslüman topluma moral kazandırmıştır. Artık bu andan itibaren Müslümanlar hem inançları, hem de ibadetlerini saklamamışlardır.

islâm, nazil olduğundan günümüze kadar bir harfi bile değişmeyen ilâhî kitap Kur’an’a ve O’nun tebliğcisi Hz. Muhammed (s.a.v)’in hadislerine dayanmakta, böylece bütün insanlığa hitap etmektedir. islâm evrensel bir dindir, bir milletin, bir zümrenin veya bir bölgenin dinî değildir.

islâm evrensel olduğu gibi O’nu tebliğ eden peygamber de bütün insanlığa gönderilmiştir: “Habibim seni müjdeci, haberci ve bütün insanların Peygamber‘i olmaktan başka bir sıfatla göndermedik. Fakat insanların çoğu bilmezler”. (009)

islâm öncelikle fertlerin düzelmesini esas alır. Fertler düzeldiği ölçüde, o toplum da düzelecektir. ideal toplumun teşekkülü de böylece sağlanmış olacaktır. islâm, bütün emir ve yasaklarında dünya-ahiret dengesini en iyi şekilde kurmayı hedef edinmiş bu hedefine de en mükemmel şekilde ulaşmıştır.

İnanç ve ibadet Sistemi

Eski dilde iman karşılığında kullanılan inanç “inanmak, itimat etmek” anlamına gelir. Din terminolojisinde inanç, “mutlak tasdik” manasındadır.” (010) Gerçek manada tasdik dil ile kalbin birleşmesidir; buna erişen kişi de mü’mindir. Dil ile tasdiki kalbiyle pekiştirmeyen kişiye münafık denir. Halk deyimiyle iki yüzlülük halidir. iman, amel ile birleştiği zaman daha da önem kazanır. iman amelle olgunluğa kavuşur. Ameli olmayan kişinin imanı bulunabilir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Sizin iman bakımından en kâmil olanınız, ahlâk bakımından en güzel olanınızdır. (011) Hadis-i şerifleri imanın, ancak amel ile yüceleceğine dikkat çekmektedir.

islâm ilahiyatı ile ilgilenen araştırıcılar, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde geçen iman ve islâm terimlerini ayrı ayrı inceledikleri gibi, iki terimin birbiriyle olan münâsebeti üzerinde de durmuşlardır. Hadd-i zatında iman ile islâm kelimeleri arasında lügat açısından fark bulunmakla beraber, bu daha çok özellik ve genellik yönündedir. iman daha özel, islâm ise daha geneldir. Daha açık bir ifade ile iman tasdik, islâm ise teslimiyet demektir. Bir bakıma tasdikin gerçekleşmesi, teslimiyeti ister istemez akla getirmektedir. Ancak her teslimiyetin tasdik manasında algılanması da mümkün değildir.

Konu genel hatlarıyla ele alındığında islâm ile insanın bir olduğu görülmektedir. islâm nazarında mümin olsun, müslim olsun aynı dinî hükümler uygulanır. Hz. Peygamber (s.a.v) insanları, mümin, kâfir ve münafık olmak üzere üç kısma ayırmıştır. imam-ı Azam’a göre insan ile islâm arasında lügat açısından fark bulunmakla beraber, din bakımından islâmsız iman, imansız islâm mümkün değildir. islâm kelâmcıları iman esaslarını öncelikle ikiye ayırır:

1-icmalî iman (toptan inanma, Kelime-i Tevhid, Kelime-i şahadet),
2-Tafsili iman (Amentü’de ifade edilen hususlara ayrıntılı olarak inanmak),

islâm Dini’nin iman esaslarını Kur’an-ı Kerim bildirmiştir. Amentü denilen imanın altı esasını bir arada Hz. Peygamber (s.a.v) açıklamıştır.

1- inanç Sistemi

1.1. Allah‘a iman

islâm Dini’nin temeli Allah‘a inanç esasına dayanır. Bütün ilâhî dinler Allah‘a inanmayı temel kabul etmiştir. ilâhî dinler dışındaki diğer bazı dinlerde de Allah‘a inanç meselesi prensip olarak mevcuttur. Tarihin her döneminde Allah‘a inanmayan fertler bulunmuştur; ama bütün bir toplum asla!

Kur’an-ı Kerim, sayısız âyetinde Allah‘a imanın önemini belirtmiştir. Kur’an-ı Kerim insanı, Allah‘ın zâtını düşünmekten menederken, O’nun varlığı, birliği, yüce sıfatlarıyla güzel isimlerini düşünmeyi tavsiye etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde, “…ancak Allah‘ın zatını düşünmeyin. Çünkü buna kudretiniz yetmez” buyurur. Aynı manayı kuvvetlendiren bir diğer hadis-i şerif şöyledir: “Kalbine ne gelirse, Allah ondan başkadır.”

islâm’da Allah kavramını en güzel açıklayan âyetlerden bir kısmı ihlâs sûresindedir: “De ki, O, Allah‘tır, bir tektir. O Allah‘tır, sameddir. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır.” (012)

Allah inancı konusunda ölçülü ve dengeli bir mantık sergileyen islâm, O’nun sıfatlarını, başka varlıklara vermediği gibi, yaratılmışların sıfatları da Allah‘a atfedilemez. islâm’a göre Allah her yerde hâzır ve nazırdır. şekilden zamandan ve mekândan münezzehtir. O, insanlara şah damarından daha yakındır. Din gününün yegâne sahibi O’dur. Kişinin Allah‘a imanı, fıtratının bir gereğidir. Ergenlik çağına gelmiş akıllı kişi, Allah‘ın varlığına imanla yükümlüdür. imam-ı Maturidi’ye (852-944) göre, peygamberler tarafından dinî hükümler tebliğ edilmedikçe bu kişiler ahkâm-ı şeriyye ile mükellef tutulmaz. islâm bilginlerine göre Allah‘ın varlığı, birliği vahyin irşadı ve kalbin tasdiki ile açıklık kazanır, fakat O yüce varlığın mahiyetini kavrayamayız.

1.2. Meleklere iman

islam inançlarından biri de meleklere imandır. Kur’an-ı Kerim ye hadis-i şerifler melekleri, onların varlık ve misyonlarını bize açıklamıştır.

Melekler, erkeklik ve dişiliği olmayan, yeme-içme vb.den uzak ruhanî ve nuranî varlıklardır. Gözle görülmezler. Evlenmek, çoğalmak, doğmak, ölmek vb. insanlara has davranışlardan uzaktırlar. Daima Allah‘ı tesbih ile O’na ibadet ederler; Allah tarafından verilen görevleri yerine getirirler, günah işlemezler, bir imtihana tâbi değildirler. Bu bakımdan günah işlemeye de müsait yaratılmış olan insan, kendini günahlardan koruyabilirse Allah katında meleklerden de üstün olabilir. insanların masumiyet içinde hayat sürebilmeleri, onların melekleşmesini sağlar.

Ayrı ayrı görevlerle mükellef dört büyük melekten (Cebrail, israfil, Mikail, Azrail) başka insanların yaptığı işleri kaydeden Kiramen Kâtibin ile Münker Nekir melekleri de vardır. Melekler gözle görülmeyen varlıklar olmak itibariyle bu tür bir inanç diğer dinlerde de mevcuttur. Muharref ilâhî dinlerden olan Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta meleklere inanılmakla beraber aralarında fark vardır. Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine nazaran melek, inancını en güzel ve net şekilde açıklayan din islam olmuştur.

1.3. Kitaplara iman

Müslümanlığın iman esaslarından biri de kitaplara imandır. (013) islam’da kitaplara imandan kasıt, dört ilâhî kitapla, onlardan önce yine peygamberlere gönderilen sahifeler (suhuf)dir. (014) Bütün bu kitapları Allah peygamberlerine Cebrail aracılığı ile göndermiştir. ilâhî kitaplara Kütüb-i Münzele ve Kütüb-i Semaviyye de denir.

Kur’an-ı Kerim, ilâhî kitapların muhtevası, hangi peygambere verildiği vb. hususlarda tatminkâr bilgiler vermektedir. Zebur’un ise sadece Hz. Davud’a verildiğini açıklamıştır.

1.4. Peygamberlere iman

islâm’da inanç şartlarından biri olan peygamberlere iman, sadece Kur’an-ı Kerim’de isimleri zikredilen peygamberleri değil, gönderildikleri sabit, fakat isimleri bilinmeyen peygamberleri de kapsar. Peygamberler, Allah‘ın emir ve yasaklarını insanlara ulaştıran elçilerdir. Bu bağlamda onlara nebi ve rasul de denir. islâm’a göre peygamberlik Allah‘ın seçkin kullarına verdiği bir imtiyaz ve özel görevdir. insan çalışıp çabalamakla peygamber olamaz.

Kur’ân-ı Kerim 25 peygamberi ismen açıklamış, peygamber olup-olmadığı tartışılan üç kişi dışında her topluma peygamberler gönderildiğini bildirmiştir. ilk peygamber Hz. Adem, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) arasında kaç peygamber bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir.

Müslümanlar ayırım yapmaksızın bütün peygamberlere inandığı halde, Yahudiler Hz. isa ve Hz. Muhammed (s.a.v)’e, Hristiyanlar ise Hz. Muhammed (s.a.v)’e inanmazlar.

Hristiyanlar da prensip olarak peygamberlere imanı kabul etmişler, ancak bazı istisnalar koymuşlardır. Bundan ayrı olarak yine Hristiyanlar, Hz. isa’nın Havarilerini ve Pavlus’u da peygamber hatta peygamberlerden de üstün sayarlar. Hristiyanlara göre peygamberlik çalışmakla elde edilmez; o ancak Ruhu’l-Kuds’ün bir görevlendirmesiyle olur. Yine Hristiyanlık’ta Hz. isa, “Tanrı‘nın Oğlu”, diye nitelendirilirken, O’nun havarileri de Hz. isa’nın resulleri sayılmıştır. Hz. isa’ya Mahkeme-i Kübra’nın yöneticisi olarak da inanırlar.

1.5. Ahiret Gününe iman

Allah ve O’nun peygamberi’nin bildirdiklerine inanan, kişi için Ahiret Günü’ne iman zorunludur. Ahiret günü, birinci nefhadan ikinci nefhaya, sonra da cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmesine kadar geçer zamandır. Diğer bir ifade ile ikinci nefhadan sonra başlayan ve sonsuza kadar uzanan zamandır.

Müslümanların ahirete imanları Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflere dayanmaktadır. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

“Onlar san indirilenlere de, senden evvel indirilenlere de inanırlar. Ahirete ise onlar şüphesiz bir bilgi ve iman beslerler.” (016)

Ahiret Günü’ne tam anlamıyla inanan kişi, dünya hayatını da düzene sokmuş, günahlardan ve sapıklıklardan nefsini büyük ölçüde korumuş olur.

Kur’an-ı Kerim, Allah‘a imandan sonra çoğu kere Ahiret Günü’ne imanı zikreder. Ahiretin zamanını bilemeden her an o büyük güne hazırlanmak, Müslümanın dünya hayatına bağlanmasını sağladığı gibi, ona sorumluluk da yükler. islâm, Ahiret Günü’nü, ölümü kıyametin vukuunu, sonra neler olacağını, ölümden sonra tekrar dirilmeği, hesaba çekilmeği, ceza ve mükafat görüleceğini vb. ayrıntıları ile açıklamıştır.

Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da ölümden sonra dirilme inancı vardır. Yahudilik’te ahiret konusu islâm ve Hristiyanlığa nisbetle fazla işlenmemiş, onlar daha çok dünya hayatına önem vermişlerdir.

Hristiyanlar ise Ahiret Günü’nün hemen geleceği korkusu ile ruhbanlığa sarılmışlardır. Bu konuda da en sağlıklı dengeyi islâm kurmuştur. islâm’a göre “Hiç ölmeyecek gibi dünya için çalışılacak, yarın ölecekmiş gibi ahirete hazırlanılacaktır”.

Ahiret Günü’ne iman konusunun Yahudiliğe ne zaman girdiği kesin olarak bilinmemektedir. Zaten Tevrat’da da kıyamet, mahşer, cennet, cehennem hakkında açık bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ayrıca bu konudaki inançları da zaman zaman değişikliklere uğramıştır.

incillerden elde edilen bilgilere göre Hz. isa’nın ikinci kez dünyaya gelişiyle kıyamet vuku bulacak, ölüler mezarlarından kalkarak dirilecekler, (017) O da insanları hesaba çekmek üzere adalet kürsüsüne oturacaktır. Yine Hıristiyanlar Hz. isa’nın yakın bir gelecekte yeryüzüne ineceğine, ancak O’ndan önce Deccal’in ortaya çıkacağına inanırlar. Hıristiyanlara göre Allah hükmetme yetkisini Hz. isa’ya vermiştir. Ölümden sonra ruh bedenden ayrılarak dünyadaki durumuna göre sevap veya cezaya çarptırılacaktır. (018) Ölülerin son mükâfatlandırılmasından önce berzah denilen yerde kalacaklardır. Hıristiyan inancında ölümden sonra cennette mutluluk, cehennemde azap görecek olan yalnız ruhtur.

1.6. Kaza ve Kadere iman

islâm’da iman esaslarından biri de kaza ve kadere imandır: Gerçekte bu ifadenin kader ve kazaya iman şeklinde olması daha uygun ise de, Türkçemiz de böyle yerleşmiştir.

Kader, ileride meydana gelecek her şeyin önceden bilinerek Allah tarafından takdir ve tesbit edilmesi, kaza da, bilinen ve tesbit edilen her şeyin zamanı geldiğinde yine Allah tarafından yaratılmasıdır. Kader, Allah‘ın ilim sıfatına, kaza da tekvin sıfatına racidir. Ehl-i sünnetin inancı budur.

islâm’a göre Allah‘ın küllî iradesi yanında kulun cüz’î bir iradesi vardır. Kul bu iradesini hayra da şerre de yönlendirebilir. iyilik-kötülük, hayır-şer belli olduğuna göre kula düşen görev, aklını kullanarak iyi ve hayır olana yönelmektir. insan, iradesiyle yaptıklarından sorumludur. iradesi dışında olan (hangi ana-babadan, nerede, ne zaman doğacağı, boyu ve renginin ne olacağı vb.) hiçbir şeyden sorumlu değildir. Allah, kişinin hür iradesiyle seçtiği şeyleri, onun seçtiğine uygun şekilde yaratır. Kısaca seçen insan, yaratan Allah‘tır. insanın nasıl bir tercihte bulunacağını Allah ezelde bildiği için Levh-i Mahfuz’da bunlar yazılmıştır. “ilim malûma tabidir” cümlesinin anlamı da budur. Bu bakımdan bazı kişilerin sorumluluktan kurtulmak için “ne yapayım, alın yazım bu imiş” tarzındaki itirazlarının geçerliliği yoktur. Kişi, iradesini hayra yönlendirerek çalışacak, iradesi dışındaki sonuçları da tevekkülle karşılayacaktır. insanın hayırlı zannederek bir işi yapmaya yönelmesi, ancak sonucun dileği doğrultusunda olmaması halinde, bu sonucun kendisi için hayırlı olduğuna inanması da onu kalben huzurlu kılar. Bu durumu açıklayan bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: “Ey müminler, sizin hoşunuza gitmediği halde uhdenize savaş yazıldı. Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur. Bir şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (019)

islâm dışındaki dinlerde net bir şekilde kader anlayışı bulmak mümkün değildir. Hinduizmdeki “karma” inanışı kader olarak yorumlayanlar vardır.

Yahudilik’te alın yazısından çok, olaylar, Tanrı‘nın çizdiği belirli bir gayeye göre şekillenir. insanların bu dünyadaki hayatı dine uygun yaşamak ve Tanrı‘nın emirlerinden sapmamak temeline oturtulmuştur. Hayır ve şerri yaratan Allah‘tır. Hayır mükâfat, şer de ceza içindir. Kulların başına gelen felâketler Tanrı‘nın bir çeşit imtihanıdır.

Hıristiyanlar, insan hürriyetini sınırlandırdığı için kader ve kazaya fazla sıcak bakmamışlardır. Onlara göre Allah ancak hayrın yaratıcısıdır. şahit olduğumuz kötülükler Allah‘tan değildir. Hayır ve şer Allah‘ta birleşemez; çünkü Allah kötülüklerden nefret eder. (020) Bunlardan ayrı olarak Hristiyanlık’ta önemli bir yeri olan “Aslî Suç” (021) ‘la kader arasında kurulan tuhaf ilgiye de bakılmalıdır. Burada tartışılan ana mesele, “asli suç olduğu için mi insanlar kötülüğe meylederler, yoksa kötülüğe meylettikleri için mi asli suç vardır?” cümlesinde özetlenebilir.

2- ibadet Sistemi

ibadet sisteminden kastedilen, islâm’ın şartlarıdır. Hz, Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “islâm beş temel üzerine kurulmuştur. Allah‘tan başka ibadet olunacak Tanrı bulunmadığına, Muhammed‘in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek.” (022)

Hadis-i şeriften de anlaşılmaktadır ki islâm’ın ilk şartı Allah‘a ve O’nun peygamberine şahadettir. islâm’a girmek bu şartlarla olur ve bunlar yerine getirilmedikçe diğerlerini yapmanın hiçbir kıymeti olmaz. Bu ilk şarttan sonra namaz, oruç, hac ve zekât gelir.

Hemen bütün dinlerde ibadet vardır ve inançtan sonra gelir. Arapça’da ibadet “boyun eğmek, itaat etmek, kulluk etmek, tapmak, taat ve takva” mânalarını ifade eder. Genel olarak “Allah‘a tapma” olan ibadet terimi, “putlara tapma” (023) için de kullanılır. (024)

Bir başka açıdan ibadet, sonsuz kudret sahibi Allah‘a karşı gösterilen tevazu, hürmet, itaat ve ta’zimin en yüksek derecesidir. ibadet yalnız Allah‘ın hakkıdır ve yalnız O’nun için yapılır. (025) Kur’an-ı Kerim’de ibadet kavramı genellikle, “Kul olmak, boyun eğerek itaat etmek, ilâh tanımak” vb. manalarda kullanılmıştır; (026) ibadet kalb ve vicdanla hissedilen kulluk şuurunun dıştaki tecellisidir. Bu bakımdan ibadet insanın dinî şuurunu kuvvetlendiren bir cevherdir. şuurla ve hakkına riâyet edilerek yapılan ibadet imanı kuvvetlendirir.

Hemen bütün dinlerde cemaatle yapılan ibadet, ferdî ibâdetten üstün tutulmuştur. ibadet yapılan yere mabed denir. Bazı araştırıcılara göre ilk mabed, tabiatın kendisidir. Bütün dinlerde îman ile âmel arasında daima ilişki kurulmuş; imanını ameli ile bütünleştiren kişi övülmüştür. ibadetin bir parçası olan “dua”yı ibadetten ayırmak her zaman mümkün değildir.

Çoğu zaman ibadetle dua içice bulunmuştur. islâm dışındaki bazı dinlerde ibadet, nadir hallerde aletsiz, bazan da aletli olarak müzikle karışık bir merasim şeklinde uygulanmıştır.

ibadetler bir bütün halinde Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından tek tek uygulanarak müslümanların bu konudaki tereddütleri giderilmiştir. islâm Dini’nde ibadetler üç grupta incelenebilir:

1-Bedenle yapılan ibadetler (namaz, oruç),
2-Malla yapılan ibadetler (zekât, fitre, sadaka),
3-Hem beden hem de malla yapılan ibadet (hac).

islâm’da ibadetin en yüksek derecesi, Allah‘a hiçbir menfaat beklemeksizin O’nun Allah olduğu şuuru ile inkıyad ve itaat etmektir. Kâinattaki bütün varlıklar kendi hallerine göre kendi dilleriyle ibadetlerini Allah‘a karşı yapmaktadırlar. Allah kullarına güçlerinin yeteceğinden fazlasını yüklememiştir. (027)

Kur’an-ı Kerim’in birçok ayeti, müminleri Allah‘a itaate çağırmaktadır (028) islâm’da ibadet hayatın bir parçası olarak algılanmış ve kişinin idrakini geliştirmiştir. (029) ibn Teymiye’ye göre islâm bir bütün olarak Allah‘a kulluk etmekten ibarettir. ibadet esnasında ırk ve renk farkı gözetmeyen islâm, bu özelliği ile Allah huzurundaki eşitliği düşünce plânından hayata geçirmiştir.

2.1- Namaz

Namaz, belirli vakitlerde yerine getirilen, kendine hâs hareket, okuyuş ve şartları bulunan bir ibadettir. Farz oluşu Kur’an, sünnet ve icma ile sabittir. Bir ayet-i kerimede,”Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farz olmuştur.” (030) buyurulur. Hz. Peygamber (s.a.v)’de bir hadis-i şeriflerinde, “Allah her Müslüman erkek ve kadına her gün ve gecede beş vakit namazı farz kılmıştır” buyurur.

Ergenlik çağına gelmiş, aklı başında olan kadın-erkek bütün Müslümanlar üzerine farz kılınmış beş vakit namazın dışında, cuma namazı da yalnız erkeklere farzdır. Yılda iki bayram (ramazan, kurban) namazı vacib, cenaze namazı ise farz-ı kifaye’dir. Beş vakit namaz Miraç Gecesi’nde farz kılınmıştır. Namaz mümini fenalıklardan ve günah işlemekten korur. Bu sayede mümin, dünyadaki borcunu ödemiş ahiret için sevap kazanmış olur.

Dinin direği, müminin miracı olan namaz, islâm’ın bütün şartlarını toplayan ve kulu aracısız Allah‘a ulaştıran bir ibadettir.

Namazın altısı daha başlamadan, altısı da namazla birlikte yerine getirilen on iki farzı diğer hiçbir dinde bulunmayan bu en mükemmel ibadetin bir diğer özelliğini teşkil etmektedir. Diğer dinlerdeki ibadetlerin hiçbirinde namazdaki disiplini görmek mümkün değildir. Namazın beş ayrı vakitte farz kılınışı, müminin bütün gün belli aralıklarla kendini kontrol etmesini sağlar. Kulun, günahlarından pişmanlık duyarak af dilemesi, Allah‘ın huzurunda olduğunu idrak etmesinin en güzel vasıtası yine namazdır.

2.2- Oruç

islâm’ın beş şartından biri de yılda bir ay ramazanda oruç tutmaktır. Oruç, Medine’de hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: “Ey iman edenler, sizden evvelkilere yazıldığı gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı. Ta ki korunasınız”. (031)

Oruç niyet ederek tan yeri ağarmaya başladığı andan ta akşam güneşi batıncaya kadar yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak kalmak, suretiyle eda edilen bir ibadettir. Büyük ölçüde bedenî bir ibadet olan orucun sayılmayacak kadar çok sıhhî faydaları da vardır. Bugün tıbben de sabit olduğu üzere, birçok bedenî hastalıkların tedavisi ancak oruçla yani perhizle mümkün olmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Oruç tutun ki sıhhat bulasınız” hadis-i şerifleri de buna işaret etmektedir. Oruç sayesinde, yeme içme açısından zengin-fakir ayırımı büyük ölçüde giderilmektedir. Dinî bir görevi yerine getirmek gayesiyle tutulan oruç, aynı zamanda iradeyi kuvvetlendirir. Açlığa, susuzluğa dayanma, gücü verir. Oruç sayesinde Müslüman haramları daha fazla terkederek helâlleri arar. Ramazanı takibeden aylarda da daha disiplinli ibadet etme alışkanlığını kazanır.

islâmın oruç ibadetinde, diğer bazı dinlerin oruca benzer ibadetlerinden mevcut olan perhiz belirli gıdaların dışında bir şey yememe, iki gün geceli-gündüzlü aç kalma vb. haller yoktur. Oruç, tamamen müminin yemek ve ruhî disiplinini sağlamayı hedef almıştır. Yahudilik ve Hristiyanlık’ta Hz. Musa ile Hz, isa’nın uygulamalarından kalma 40 güne kadar varan ve perhizi esas alan bir anlayış islâm’ın orucunda görülmez. Müslümanlıktaki oruçta nefse eziyet yerine onu olgunlaştırmak esastır.

2.3-Hac

Hac, bedenî ve malî gücü yerinde, akıllı, ergenlik çağına gelmiş hür müslümana ömründe bir kere olmak üzere farzdır. Bu şartlan taşıyan müslüman, belirli zamanda, ihramlı vaziyette Arafat’ta vakfe ve Kabe’yi tavaf ederek hac ibadetini yerine getirmiş olur. Bu farzların dışında haccın vacip ve sünnetleri de vardır. Yukarıda sayılan şartlar kendinde bulunan müslüman bir takım bahanelerle haccı geciktirmeyerek ilk fırsatta eda etmeye çalışmalıdır.

Hac, dünyanın her tarafındaki müslümanları yılın belli günlerinde biraraya toplayan büyük bir ibadettir. içtimaî mevkiî ne olursa olsun, bütün hacı adaylarının kefene benzeyen ihram içinde boyunlarını bükerek “Lebbeyk” (Buyur Rabbim) yakarışlarıyla Allah‘ın huzurunda bulunma gayretleri Hacca ayrı bir manevî hava verir. Hac sayesinde dünyanın dört bir yanındaki müslümanlar aynı makamlarda toplanarak âdeta büyük bir şûra meydana getirmiş olurlar. Birbirleriyle dertleşmek, konuşmak, problemlerine çareler bulmak imkânını elde ederler. islâm kardeşliğinin güzel bir dayanışmasını gerçekleştirmiş olurlar.

2.4-Zekât

Malî bir ibadet olan zekât, Kur’an-ı Kerim’de çeşitli isimlerle namazla birlikte 37 ayetle zikredilmiştir. Zekât dinen zengin sayılan müslümanın, bir yıl dolduran 80.18 gr. altın, 561 gr. gümüş, bunların karşılığı para, döviz veya ticarî eşyasının 1/40′ini fakirlere vermesidir. Kur’an-ı Kerim, zekât verilmesi gerekenleri sekiz sınıfta toplamıştır. Zekât, akıllı, ergenlik çağına gelmiş, hür, nisab miktarı servete sahip ve bu malın üzerinden de bir yıl geçmiş olan müslümanlara farzdır.

Zekât, sosyal dayanışmayı sağlayan, müslümanlar arasındaki birlik ve sevgiyi kuvvetlendiren malî bir ibadettir. Fakirlerin zenginler üzerindeki haklarıdır. Kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuş bir farzdır.

Lügatte “temizlik, büyümek ve çoğalmak” anlamlarına gelen zekât, bu manalara uygun olarak veren kişinin malını temizlemekte ve artarak çoğalmasını sağlamaktadır.

Zekâtın en büyük fonksiyonlarından biri de cemiyetlerdeki sınıf farklılaşmalarını gidermesi, zenginlerle fakirler arasında bir orta sınıfın oluşmasını sağlayarak, aşırı uçların teşekkülünü önlemesidir.

islâm’ın zekâtla getirdiği zorunlu ödemenin bir benzerinin, diğer dinlerin hiçbirinde bu derece şümullü görmek mümkün değildir. işte bundan dolayıdır ki, müslüman toplumlarında farklı gelir gruplarındaki insanlar arasında daima sevgi ve saygı ortamı yaşatılabilmiştir.

2.5- Kelime-i şahadet

islâm’ın beş temel üzerine bina edildiğini açıklayan hadis-i şeriften anlaşılacağı üzere, bu beşinci esas “şahadet” cümlesini yani “Allah‘tan başka ilâh olmadığını, Hz. Muhammed‘in Allah‘ın kulu ve Rasulü olduğunu” söylemektir. Bu kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek suretiyle gerçekleşir.

islâm’dan başka bir dinden islâm’a girmek (ihtida) isteyen her kişinin, ilk söylemesi gereken cümle de budur.

Mukaddes Kitabı

islâm’ın kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’dir. (032) O bir vahiy eseri olduğunu (033) bizzat açıklar. Kur’an Hz. Muhammed (s.a.v)’in kalbine (034 Ruhu’l-Emîn (035) Ruhu’l-Kuds (036) vasıtasıyla ramazan’da nazil olmaya başlamıştır. (037) Kur’an-ı Kerim 114 sûre ve 6000 küsur ayetten meydana gelmiştir. Mekke ve Medine’de nazil olmuştur. (038 Dört unsuru vardır: 1- Lafız olması, 2- Arapça olması, 3- Hz. Muhammed (s.a.v)’e inzal edilmiş olması, 4- Hz. Peygamber (s.a.v)’den bize kadar tevatür yoluyla nakledilmiş olması. Bu dört unsurdan biri eksik olunca Kur’an olamaz. (039)

Dinler Tarihçilerinin de ittifakla belirttikleri üzere mukaddes ve ilâhî kitap olan Kur’ar, Allah‘ın kadîm ve ezelî kelâmıdır. Bunda melek ve peygamber sadece birer vasıtadır.

Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Allah‘tan vahiy suretiyle nakletmiş olduğu ayetler, o zaman da binlerce sahabe tarafından ezberlenerek vahiy kâtipleri tarafından yazılmış ve böylece tevatür yoluyla nakledilmiştir. Otuz cüzden oluşan Kur’an-ı Kerim’in her cüzü dörder “hizb”e ayrılmıştır. Kur’an-ı Kerim azar azar nazil olarak 22 yıl 2 ay 22 günde tamamlanmıştır. (040)

Nazil oluşu Hz. Peygamber (s.a.v) daha hayatta iken tamamlanan Kur’an-ı Kerim’in tertibi de yine O’nun tarafından vahye dayanılarak yapılmıştır. Bu tertibe göre Hz. Ebu Bekir Kur’an’ı bir cilt haline getirmiş, Hz. Osman’da o nüshayı çoğaltarak önemli merkezlere göndermiştir. (041) Kur’an’ın muhafazası, “Kur’an’ı biz indirdik, O’nun koruyucuları da şüphesiz ki biziz” (042) ayeti gereğince Allah‘ın garantisindedir.

Kur’an, kendinden Önceki ilâhî kitapların mahiyetinden bahseden, dinler arasındaki çelişkileri gideren bir ilâhî kitaptır. (043) Hz. Peygamber, (s.a.v)’in en büyük mucizesi olan Kur’an, Kitab-ı Mukaddes’in bazı peygamberlere iftira atmasına karşın, onlara isnad edilen iftiraları kesinlikle reddetmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle en çok âdı geçen ilâhî kitap yine Kur’an’dır. (044) Kur’an, Kur’an’dan başka Furkân, Kitab-ı Mübin, Mushaf kelimeleriyle de anılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm anlaşılması için Arapça olarak gönderilmiş, (045) çelişki ve ihtilâflârdan korunmuştur. (046)

ilâhî kitaplar içinde üslûbunun akıcılığı ve dile kolay gelişinden dolayı ezberlenmesi de en kolay kitap Kur’an-ı Kerim’dir. (47) O, kesin bilgi için tek kaynaktır. (48) Doğru ile eğriyi ayıran (049) ve doğruluk isteyenler için bir öğüttür. (050) Açıklamaları genellikle özlü olan Kur’an, geçmişte cereyan etmiş hadiselerin, nerede ve nasıl olduğundan çok, niçin vukua geldiğine dikkat çekerek, doğabilecek kötü sonuçlar için insanları tedbir almaya yöneltmiştir.

Mezhepleri

Mezhep kelimesi Arapça’da gitmek anlamındaki “zehab” kökünden gelir. Bu kelime ile “gidilecek yol, gidilecek yer” kastedilmiş olur. islâm’ın zuhurundan günümüze kadar birçok mezhep doğmuş, gelişmiş, zamanın geçmesiyle bazıları kaybolup gitmişlerdir. Mecazi olarak mezhep, görüş kanaat, inanç ve doktrin” demektir. Türkçe’de, itikadî, amelî, siyasî ve fıkhi ekollerin hepsi “Mezhep” kelimesiyle karşılanmıştır.

Dinler ve Mezhepler Tarihi ile ilgili ilk dönem kaynak eserlerde “Fırka” ve “Nıhle” kelimeleri, mezhep kavramını da içine alacak tarzda kullanılmıştır.

Mezhep kavramının doğmasında en büyük etken, dinin yorumu konusundadır. Bu manada batıl dinlerin bile mezhepleri olmuştur. Mezheplerin çıkış sebeplerini, 1-iç sebepler, 2- Dış sebepler olarak iki ana noktada toplamak mümkündür.

Mezhep vakıası, dinî yoruma elverişli, aynı konudaki aksi bir yorumla çatıştığı zaman daha belirgin bir hal almıştır.

islâm Dini’nde mezhepler, 1- itikadî, 2- Fıkhî, 3- Siyasî olmak üzere üçe ayrılmaktadır. şu noktayı da belirtmeliyiz ki, mezhep sahibi olan imam ve müçtehidler hiçbir zaman, “Biz bir mezhep kuruyoruz, bize uyun, bizim mezhebimizi kabul edin” dememişlerdir. Kendilerine bir dinî mesele sorulduğunda cevap vermişler, o cevabı kabul eden topluluk o mezhebi oluşturmuştur.

ilâhî dinleri tebliğ eden peygamberlerin yaşadıkları devir bir bakıma tam inanç ve bağlılığın sağlandığı devirdir. Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonraki devirlerde zaman geçtikçe din üzerinde birtakım ihtilâflar ortaya çıkmış, çeşitli görüşler tartışılarak, anlaşmazlık ve aykırı görüşler mezheplerin doğmasına sebep olmuştur. Denebilir ki, islâm’da ilk fikir ayrılığı Hz. Peygamber (s.a.v)’in vefatından sonra birtakım siyasî meseleler bahane edilerek çıkmıştır. islâm Dini, büyük ölçüde Hz. Ömer’den itibaren diğer ülkelerde yayılmağa başlayınca, oralardaki insanların farklı inanç ve adetleriyle karşılaşan müslümanlar birtakım problemlerle ilgilenmek zorunda kalmışlardır.

Mezhepler arasındaki farklar bilgi, anlayış, zaman ve mekân değişiklikleriyle orantılı bir gelişme göstermiştir. islâm mezheplerinin ortaya çıkmasındaki âmiller şöyle sıralanabilir:

1-Ölçü ve metod farklılıkları,
2-Hilâfet konusundaki tartışmalar,
3-Müslümanların dahili çekişmeleri,
4-Müslümanların farklı ülke kültürleriyle karşılaşmaları,
5-Yunan felsefesi, Yahudilik, iran ve Hind dinlerine ait düşünce ve inançların müslümanlar arasında yayılması,
6-Cahillerin hüküm ve fetva vermeğe kalkışmaları,
7- ilmin çeşitli branşlarında ihtisas ve derinleşme, elde edilen malzemenin derlenmesi. 8- Ayet ve hadisler ışığında ortaya çıkan durumlara göre yeni hükümler çıkarmak zorunluluğu.
9- Kadıların ekseriyette hak ve adaletten sapmaları.

işte ana hatlarıyla özetlenen bu sebebler öncelikle itikadî ve amelî mezheplerin doğmasına sebep olmuştur. (051)

itikadî mezhepler de 1- Ehl-i Sünnet, 2- Ehl-i Bid’at şeklinde ikiye ayrılmıştır. Ehl-i Sünnet de kendi içinde, 1- Selefiyye, 2- Maturudiyye, 3-Eş’ariyye diye üçe ayrılır.Ehli Bid’at (Ehli Beyt) mezhebi üyelerinden bazıları farklı inanç ve ibadetlere sahip olduğundan ayrıca ele alınacaktır.

islâm mezhepleri arasında zuhur eden fikir ihtilâfları islâm’ın iman ve ibadet esaslarını inkâr etmemiştir. islâm Tarihi’nde mezhepler arasındaki farklar anlayış, bilgi, üstad, zaman ve mekân farklarından çıkmış, temele inmemiştir. Bütün ehl-i sünnet imamları Allah‘ın kitabını, Peygamberin’in sünnetini, sahabenin icmaını ittifakla rehber edinmiş, ayrıca yekdiğerine karşı da saygı ve sevgi hisleriyle dopdolu bulunmuş, zaman zaman bunu açıkça ifade etmiş, hiçbiri diğerini sapıklıkla suçlamamıştır. (052) Bu kısa girişten sonra islâm dünyasının her köşesinde müntesipleri bulunan dört fıkıh (amel) mezhebini özet halinde vermeye çalışacağız.

1-Hanefî Mezhebi

Hanefî Mezhebi’nin kurucusu Ebu Hanife’dir. imam-ı Azam Ebu Hanife diye şöhret bulmuştur. Ebu Hanife Kufe’de (80/699) doğmuş, Bağdat’ta (150/767) vefat etmiştir. imam-ı Azam aslen Türktür. Sahabe devrine yetişmiş tabiîndendir. Kufe’deki büyük fakihlerden okumuştur. Önceleri ticaretle meşgul olmuş, sonra büyük fakihlerden şa’bi’nin teşviki ile ömrünü ilme vermiştir. Önce “Tevhid” ilmini okumuş ve yüksek bir mertebeye ulaşmıştır. Fıkh-ı Ekber ile el-Alim ve’l-Müteallim adlı eserlerini yazarak islâm inancını savunmuştur. Basra’ya kadar giderek orada islâm inancı konusunda tartışmalara katılmıştır.

Ebu Hanife, hocası Hammad’ın ölümü üzerine O’nun yerine geçmiştir. imam-ı Azam, geniş ve sağlam karihası, kuvvetli fikir ve mütalâası, kitap, sünnet ve bunlardaki inceliklere derin vukufu ile temayüz etmiştir. Fıkıh ilminde pek yüksek seçkin bir mevkii vardır. Çok fazla Hacca gittiği rivayet edilir. imam-ı Malik O’nun hakkında, “Ebu Hanife’nin mantığı o kadar kuvvetlidir ki, eğer şu direk altındır derse onu isbat edebilir” demiştir. imam-ı Azam’ın kitap ve sünnetten beşyüzbin mesele ortaya çıkardığı, altmışdört bin fetva verdiği rivayet edilir. O, seçme kırk büyük âlim yetiştirmiştir. imam-ı Ebu Yusuf, imam-ı Muhammed ve imam-ı Züfer bunların en meşhurlarındandır.

Hanefî Mezhebi önce Irak’ta çıkmış, oradan Mısır, Doğu ve Batı’ya yayılmıştır. Irak, şam, Afganistan, Doğu ve Batı Türkistan, Kafkasya, Anadolu, Rumeli Türkleri ve Balkanlardaki Müslümanların hemen tamamı Hanefî’dir.

Ebu Hanife, islâm Hukuku’nun kurucusudur. O’nun mezhebi en önce takarrür eden, en kuvvetli, en sahih, en açık, kitap, sünnet ve sahabe görüşüne en uygun bir mezheptir.

imam-ı şafiî, “insanlar fıkıhta Ebu Hanife’nin iyalidir” der. O, fıkhı düşünceye yepyeni bir metod getirmiştir. Metodu içtihadın bütün türlerini içine alır. imam-ı Azam metodunu, “Ben Allah‘ın kitabıyla hüküm veriyorum. Kitapta bulamazsam Rasûlüllahın sünnetine sarılıyorum. Allah‘ın kitabında ve Rasûlü’nün sünnetinde bir hüküm bulamadığım zamanlarda da sahabilerin sözlerine bağlanıyorum” (054) sözleriyle açıklar. Bunlara ilave olarak Ebu Hanife, kıyas, istihsan, icma ve örfe de fetvalarında önem vermiştir. O’nun fıkhında 1- Ticarî bir ruha sahip oluşu, 2- şahsî hürriyeti himaye edişi, belirgin iki vasfı teşkil eder.

Osmanlı imparatorluğu’nun resmî mezhebi Hanefîlik’tir. Mahkemeler ve fetvalar bu mezhebe göre yürütülmüştür. Nitekim bazı ülkelerde Hanefi Mezhebi için Türklerin Mezhebi sözü gelenek haline gelmiştir. Amelde Hanefî Mezhebi’ne bağlı olanlar, itikad konusunda Ebu Mansur Mâturidi’ye uymuşlardır.

2- Maliki Mezhebi

Malikî Mezhebi’nin kurucusu Malik b. Enes’tir. Medine’de (93/711) doğmuş, yine orada (179/765) vefat etmiştir. imam-ı Azam ve imam-ı Yusuf’la görüşmeleri olmuştur. Malikî Mezhebi, Medine’ye gelip gidenler vasıtasıyla Batı’da Endülüs’te yayılmıştır. Bu bölge halkının bedevi mizaçlı olmaları ve Hicazlılara mütemayil bulunmaları Malikî Mezhebi’ni tercihlerinde önemli rol oynamıştır. imam-ı Malik hadis ilminde çok kuvvetli idi. Muvatta adındaki hadis kitabı meşhurdur.

imam-ı Malik, Medine’de Rebiatü’r-Rey’den ilim tahsil etmiş, mezhebini, kitap, sünnet, icma ve kıyas üzerine kurmuştur. O’nun fıkhi görüşlerini Mısır’a intikal ettiren Abdurrahim b. Halit’tir. En çok yayıldığı yer de Yukarı Mısır’dır. Malikî Mezhebi’nin Endülüs’te yayılmasında halkının bedevi olması büyük rol oynamıştır. Malikî Mezhebi, Yemen, Katar, Bahreyn ve Sudan’da yaygındır. (055)

imam-Malik ile ilim tahsili yolunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak evini bile satmıştır. O’na göre ilim iki kısma ayrılır:

1-Bütün insanlara anlatılan mevzularla ilgili olan bilgiler.
2-Seçkin kişilere özgü olan bilgiler.

imam Malik, hadis-i şeriflerin yanında sadece sahabi ve tabiîlerin fıkhını öğrenmekle yetinmemiş, aynı zamanda rey’e dayanan fıkha da yönelmiştir. Hocaları genellikle,

1-Fıkıh ve re’y üstadları,
2-Hadis ve rivayet üstadlarıdır

imam Malik, ancak meydana gelmiş meseleler hakkında fetva verir, muhtemel problemler hakkında görüş bildirmekten çekinirdi. Bilmediği bir mesele için “Bilmiyorum” demeyi prensip edinmişti. Fetva konusunda çabuk cevap vermezdi. O’na göre işlerin en hayırlısı sünnet, en kötüsü de uydurma ve bidatlardır. O’na göre birinci kaynak Kur’an, ikinci kaynak sünnettir. O, Kıyas’ı da kabul etmiştir. En meşhur eseri bir hadis ve fıkıh kitabı olan Muvatta’dır. Öğrencisi Abdullah b. Vehb, O’ndan dinlediği ders ve takrirleri toplayarak Mücalesat adında bir kitap meydana getirmiştir.

3-Şafıî Mezhebi

şafiî Mezhebini imam-ı Muhammed b. idris eş-şafiî kurmuştur. imam-ı şafiî Gazze (150/767)’de doğmuş, Mısır (204/819)’da ölmüştür. Üstün akıl sahibi, şiir ve lügatte gayet kuvvetli büyük bir müctehid idi. Mekke’ye götürülmüş, oradaki büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetva vermeye başlamıştır. Ayrıca yine burada hadis tahsil etmiştir. imam-ı şafiî, imam-ı Azam’ın öğrencisi olan imam-ı Muhammed‘in meclislerinde bulunmuştur. En meşhur eserleri er-Risale ve el-Üm’dür.

şafiî Mezhebi ilk olarak Irak’ta yayılamamıştır. Çünkü irak’ta Hanefî bilginleri çoktur. Sonra Irak’tan Mısır’a gidince mezhebi orada yayılmıştır. O zamanlar Mısır’da şafiî çapında büyük fakih yoktur. Bu sayılan ülkeler dışında şafiîlik Horasan, şam ve Yemen’in bazı bölgelerinde yayılmıştır. Fatımîler devrinde Mısır’da sönmeye yüz tutan şafiî Mezhebi’ni Selahaddin-i Eyyûbî yeniden ihya etmiştir. Mısır ve Arabistan halkının çoğu şafiî’dir. imam şafiî, başlangıçta Malikî etbaından sayılırdı. Çünkü O, mezhebini imam-ı Malik’ten almıştır.

Fakir bir hayat süren şafiî’ye, ömrünün sonuna doğru beytü’l-mâl’dan tahsisat bağlanmıştır. O, imam-ı Muhammed‘ten yalnız rey ve kıyas fıkhını tahsil etmekle yetinmemiş, Iraklılarca meşhur olan rivayetleri de öğrenmiştir. şafiî Mezhebi’nde tahriç de büyük bir yer tutmaktadır. Kuvvetli hafızası yanında şafiî’nin hazır cevaplığı da bilinmektedir. O, hocası imam Malik gibi keskin bir görüş sahibidir.

şafiî’nin döneminde çeşitli fikirler ve birbirine zıt mezheplerle, temellerini Mu’tezile’nin attğı ilm-i Kelâm’da doğmuştur. imam-ı şafiî tesbit ettiği usul-i fıkıh kaidelerini iki maksatla kullanmıştır:

1-Bu kaideler sağlam görüşleri tanımak için bir ölçüdür.
2-Yeni hükümler çıkarılırken bu kaideler küllî bir kanun olarak ele alınacaktır.

Genellikle kabul edildiğine göre şafiî Mezhebi’nin yayılması; 1- Bağdat, 2-Mısır olmak üzere iki devreye ayrılır.

4- Hanbelî Mezhebi

Ahmed b. Hanbel, Bağdat (164/780)’da doğmuş, orada (241/855) vefat etmiş büyük müctehidlerden biridir. (057) O’nun, hadis ve fıkıhta hocası imam Ebu Yusuftur. Bağdat’a geldiğinde Ahmed b. Hanbel ile görüşen imam şafiî O’nun hakkında, “Bağdat’ta bundan efdal, bundan daha fakih ve âlim bir kimse görmedim” demiştir. En meşhur eseri Müsned’tir. O, sözlerinin yazılmasını istememesine rağmen, söz ve fetvalarından otuz ciltlik bir eser meydana getirilmiştir. Kendine has bir ictihad tekniği vardır. O’nun metodu daha çok imam şafiî’ye benzemektedir. Diğerlerine nazaran Hanbelî Mezhebi’nin mensubu o kadar çok değildir. Önceleri Bağdat’ta Hanbeliler çoğunlukta iken Hülâgu’nun istilâsından sonra azalmışlardır. Günümüzde Suriye, Irak ve Necid, az sayıda da olsa Katar ve Bahreyn’de Hanbelî vardır.

Ahmed b. Hanbel küçük yaşında ilim tahsili için şam, Hicaz ve Yemen’e gitmiş, Bağdat’ta bulunduğu sürece imam şafiî’den ayrılmamıştır. Mezhebini şu temeller üzerine kurmuştur:

1-Fetva, kitap ve sünnet’e istinat etmelidir.
2-Sahabenin fetvalarına bakmalıdır.
3-Bir konu hakkında mürsel ve zayıf hadisi bertaraf eden bir şey olmadığı zaman mürsel ve zayıf hadis alınmalıdır.
4-Aksi bir söz veya icma bulunmayan sahabi fetvasıyla amel edilmelidir.

Ahmed b. Hanbel, hakkında nass yahut seleften eser bulunmayan bir meselede fetva vermeği hoş görmeyerek bunu önleme konusunda çok titiz davranmıştır.

Ahmed b. Hanbel, hadisi muhaddislerden tahsil etmek için Bağdat, Basra, Kufe, Mekke ve Medine ile yetinmeyerek Yemen’e dahi gitmiştir. Rivayet ilmi O’nu fıkha ulaştırmıştır. Verdiği fetvaların yazılarak nakledilmesini yasaklamış, “yazılması gereken din ilmi ancak kitap ve sünnettir” demiştir. Hayatında, daima kıt kanaat geçinen başkasına muhtaç olmamak için daima çalışan Ahmed b. Hanbel, şu hususlara çok özen göstermiştir:

1-Devlet memuru olmak.
2-Vali veya halifenin ihsanını kabul etmek.

Ahmed b. Hanbel’in fıkhı hakkında münakaşaya girişenler, O’na şu noktalarda itiraz etmişlerdir:

1-Rivayeti fetvaya tercih etmiştir.
2- Fetvalarının yazılmasını yasaklamıştır.

3-ihtilâfa düşen sahabilerin görüşlerini ayrı ayrı kabul etmiştir.

4- Bilginlerden çoğu, bazı fıkhî meseleleri O’na nisbet etmede şüpheye düşmüşlerdir.

Diğer mezhep imamları gibi Ahmed b. Hanbel de kitap ve sünnetten faydalanarak Müslümanların dinî meselelerini çözmekle uğraşmıştır.

Dürzilik

Dürzilik

dürzilik

Dürzilik, Fatimi halifesi Hakım Biemrillah ‘i Tanrı olarak kabul eden ezoterik bir inanç akımıdır. XI. Yüzyılda Suriye ‘de ortaya çıkan bu akımın adını kurucularından Ebu Abdullah Muhammet bin İsmail Anustegin ed-Derezi ‘ den aldığı ileri sürülmektedir. Kimi araştırmacılar Dürziliği İslam ‘ın Batini akımları arasında saymalarına karşın, Sünni şeriatıyla olduğu kadar Şii-Batini anlayışla da çatışan tarafları vardır.

Dürziliğin Kökeni

Dürziler ‘in irk olarak kökenleri konusu tartışmalıdır ve oldukça farklı köken kuramları ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre Dürziler ‘in kökeni Hititler ‘e ya da Galatlar ‘a kadar geri götürülür. Bazı araştırmacılar, eski Iran kavimlerinden Persler ‘in ve Medler ‘in inançları olan Mazdeizm ile Dürzilik arasındaki benzerlikleri kanıt sayarak, Dürziler ‘in bu kavimlerin soyundan geldiklerini ileri sürerler. Kimi etnograflar ise Dürziler ‘in Asurlular tarafından sürgün edilmiş barbar bir kavmin devamı olduklarını savunurlar.

Dürziler ‘in kökeni hakkında bir başka görüş, bunları Fenikeliler ile ve özellikle Eski Ahit ‘te I. Krallar 5:6 ‘da sözü edilen ve Süleyman Tapınağı ‘nın yapımı sırasında Lübnan dağlarından kereste sağlayan Sayda’li isçilere bağlamaktadır. Uzun yıllar boyunca Lübnan ‘da yasamış olan Haskett-Smith, “The Druses of Syria” (Suriye Dürzileri) adlı yapıtında: “Dürziler, kendilerinin Süleyman Tapınağı ‘nı yapanların torunları olduklarını ileri sürüyorlar; oysa Eski Ahit ve Yahudi tarihi hakkında bilgileri pek sınırlı” diye belirtmektedir.

Dürziler, kendilerini Arap ırkından sayarlar. Dürzilerin kökeni konusunda en çok yandaş toplamış olan görüş, Dürziler ‘in Yemen ‘deki Süryani kökenli Araplar oldukları biçimindedir. Bu görüşe göre Dürziler, büyük bir sel felaketinden sonra Yemen ‘den ayrılarak kuzeye göç ettiler. İslam ‘ın yayılması sırasında bu yeni dini benimseyerek, Lübnan ‘ın dağlık yörelerini yurt edindiler.

Dürziler ‘in kökeni hakkında Batı ‘da geliştirilmiş olan bir söylenceye göre Dürziler, Haçlı Seferleri sırasında Lübnan dağlarına yerleşmiş olan Dreux Kontu ve adamlarının soyundan gelmektedirler. Bu topluluğun torunları kendi dil ve dinlerini tümüyle yitirmişlerdir. Dürzi sözcüğünün kökeni de Dreux ‘den türemiştir. Söylenceye göre, XII. Yüzyılda yörede kalıp, memleketlerine dönemeyen bu Haçlılar, Müslümanların baskısı karşısında Comte de Dreux ‘nün komutası altında dağlara çekilmişler ve yerliler ile evlenerek ayrı bir topluluk oluşturmayı başarmışlardır. XVII. Yüzyılda bu söylence daha da geliştirilmiş ve Dürziler ‘in başında bulunan Emir II. Fahreddin ‘in Lorraine hanedanı ile kan bağı bulunduğu ve bu yolla ilk Kudüs Haçlı Kralına bağlandığı ortaya atılmıştır. Fahreddin ‘in 1613-1618 yılları arasında Floransa ve Paris ‘te kaldığı, hem Medici hanedanı hem de Fransa Kralı XIII. Louis ile Osmanlı ‘lara karşı ittifak kurduğu bilinmektedir.

Dürziliğin inançsal kökeni Mısır ‘daki Fatimi devletine dayanmaktadır. Araştırmacılar Dürziliğin tarih sahnesine çıkışını, Fatimi halifesi Hakım Biemrillah ‘in kendisinin Tanrı olduğunu ileri sürdüğü 1017 yılı olarak kabul ederler. Bu yıl Dürzilerce takvim başlangıcı biçimde değerlendirilir. Hakım ‘in veziri olan Hamza bin Ali, Hakım ‘ın Tanrılığına dayanan bu yeni inancı yaymak görevini üstlenir ve Hakım ‘in imamlığını ve Tanrılığını savunan iki risale kaleme alır. Bu risalelerde Allah ‘ın yedi imama hulul ederek insan biçimine büründüğünü, Hakım ‘in özünde Allah ‘ı bulunduran son imam olduğunu iddia eder. Hamza, Hakım ‘in Tanrılığının yanısıra, kendisinin de peygamber olduğunu ortaya atar. Hamza bu yeni inançları yayması amacıyla Anustegin ed-Derezi ‘yi Suriye ‘ye gönderir. Anustegin, Suriye ve civarında yaptığı propagandalarda oldukça başarılı olur. diğer taraftan 1020 yılında Hamza, Kahire ‘de bir camide inançlarını açıkça duyurur ve bunun üzerine Hamza karşıtı büyük bir ayaklanma baslar. Hamza, bir süre Hakım tarafından korunur ve sonra ortadan yok olur. Halife Hakım ise, giderek genişleyen ayaklanma karşısında özellikle Fustat kentine karşı müthiş bir intikam hareketine girişir. Ne var ki tam bu sırada halife Hakım de 23 Şubat 1021 gecesi esrarengiz biçimde ortadan kaybolur. Hakım ve Hamza ‘nın yandaşları Mısır ‘ı terk etmek ve Suriye ‘de Anustegin ed-Derezi tarafından oluşturulan topluluklara katılmak zorunda kalırlar.

Zamanla güçlenen Dürziler, Haçlı Seferleri sırasında İsmaililer ile birleşerek İslam ordularına karşı Hıristiyanların yanında yer alırlar. Ancak bu dönemde o yörede yasayan İsmaililer ile Dürziler arasındaki ilişkiler hakkında açık bir fikir edinmek olanaklı değildir. Bir çok araştırmacı bu iki mezhebi birbirine karıştırmıştır. Kesin olarak bilinen her iki mezhebin de Haçlı Seferlerinin sonuna kadar Hıristiyanların müttefiki olarak kaldıklarıdır.

Haçlı Seferlerinden sonra yörede varlıklarını sürdüren Dürziler, Kaysiler ve Yemanilerdiye iki kola ayrıldılar. Yemaniler Mercidabık savaşında (1516) Osmanlılar ‘ın yanında yeraldı. Daha sonraki yıllarda sık sık çıkardıkları ayaklanmalar ve kargaşalıklarla Osmanlı İmparatorluğundaki sorunlu topluluklardan biri olma özelliklerini sürdürdüler. Birinci Dünya Savaşı sırasında diğer Arap kabileleri gibi Osmanlı ‘lara karşı harekete geçtiler ve Fransız işgali sonucu (1918) Osmanlı yönetiminden ayrıldılar. Fransızlar Dürziler ‘in yasadıkları yörede özerk “Cebel-i Dürz Emirliği”ni kurdular (1921). Dürzi Emirliği 1936 yılında kaldırıldı ve Dürziler ‘in bir kısmı Suriye ‘ye bir kısmı Lübnan ‘a bağlandı.

Dürziliğin İnaçları

Dürziliğin inançsal temeli Hamza bin Ali tarafından oluşturulmuştur ve dört temel ilkeye (farz) dayanır.

1.Hakım’ı Allah Bilmek

Hakım, hem Allah hem de insandır (Lahut-Nasut). Bu iki nitelik birbirinden ayrılmayacak ölçüde içiçe geçmiştir. Allah ‘ın tüm isleri anlamlı ve bilgecedir. İnsan akli O ‘nu ve islerini kavrayıp tanımlayamaz. Allah, bir çok kez insan biçiminde zuhur etmiştir; en son olarak Hakım biçiminde kendisini göstermiştir. Kötülükler ve bozukluklar ortadan kalktığında gizlendiği yerden bir kez daha ortaya çıkacak, Dürzileri ödüllendirip inançsızları cezalandıracaktır

2.Emri Bilmek

“Kaim al-Zaman” olarak da adlandırılan emir, Hamza bin Ali ‘nin kendisidir. Hamza, Allah ‘ın ilk yarattığı, ilk cevheridir. Evren ve tüm diğer varlıklar ondan yaratılmıştır; bu nedenle Hamza, yaratıkların en onurlusu ve Allah ‘ın elçisidir. Dünya ve Ahret islerini yöneten, ceza ve ödül veren odur. Allah ‘ın öz nurundan yaratıldığı için, imamların imamı olup, kıyamet gününde sevap ve ikab onun eli ile yapılacaktır. Yer, içer, el ile tutulur. Babası ve anası vardır. Karısı ve çocukları yoktur. O, nedenlerin nedeni ve tümel akildir(Akl-i Külli).

3.Hududu Bilmek

Tanrısal emirleri öğreten ve yayanlara “Hudud” denir. Hudud ‘un başi Hamza ‘ dir ve onunla birlikte sayilari beşe ulaşir. Bunlara “Vezir” de denilir. Hamza ‘ dan sonra gelen dört hudud yaratıkların en onurlularıdır, evlenmedikleri gibi her türlü günahtan uzaktırlar. Bunlar dışında hudud sayılan üç grup daha vardır: “Dai”ler, “Mezun”lar ve “Mukassir”ler.

Dinin önderleri diye adlandırılan “hudud” aslında beş Tanrısal ilkeyi temsil etmektedir. Beş Dürzi önderin de kişiliklendirilen bu beş ilkeden ilki erkek ilke olan Evrensel Akil ‘dir ve Tanrı ‘nın ilk yarattığı varlık olan Hamza bin Ali tarafından temsil edilir. İsmail bin Muhammed tarafından kisiliklendirilen ikincisi Evrensel Ruh ‘tur (Nefs) ve dişi ilkedir. Bunlarin ikisinden, Muhammet bin Vehb ‘te kişiliklenen, Söz (Logos) türemiştir. Söz ve Evrensel Rus ‘tan üreyen ve Selame bin Abdullah ‘da kişilik kazanan dördüncüsü ise Sag Kanat (el-Cenahu ‘l-Eymen) ya da Yöntem ‘dir. Sağ Kanat ‘tan ayni biçimde üreyen ve Bahaeddin Muktena ‘da kişiliklenen Sol Kanat (el-Cenahu ‘l-Yesar) ya da İzleyen besincileridir. Bunlar, ayni on sefirotun Kabalacılardın gizem ağacını oluşturması gibi, Dürziliğin dinsel hiyerarşisini oluştururlar. Büyük olasılıkla Dürziler bu kavramları Kabalacılar ‘dan almışlardır.

Dürzilerin kutsal simgesi Beş köseli bir yildizdir. Bu yildizin her bir kösesi ayri renkte olup, Beş hududu ve onlarin niteliklerini temsil eder:

Yeşil: Gerçeğin anlaşılması ve kavranması için gerekli olan “Akıl” dir. Allah ‘ın iradesini temsil eder.
Kırmızı: “Nefs”dır ve varlığın sınırlarını belirler. Akla yardımcıdır.
Sarı: Gerçeğin en yalın ifadesi olan “Söz”dür. İlk ikisine yardımcı olmaktadır.
Mavi: “as-Sabik”tir. İradenin düşünsel gücünü temsil eder. Söz ‘e yardımcı olmak ve onu her türlü kötülükten koruyarak, evreni uyum ve düzen içinde tutmak üzere yaratılmıştır.
Beyaz: “al-Tali”dir. Mavi ‘nin gerçekleşmesi ve gücün maddeleşmesidir.

4. Vasiyetlere Uymak

Bazı ahlak kurallarından oluşan ve “Hasil” da denilen vasiyetlere uyulması zorunludur. Bu kurallar:
Doğru sözlü olmak (Sidk al-Lisan).
Kardeşlik, mezhep üyelerini koruma (Hifz al-İhvan).
Önceki tüm ibadetlerin ve dinsel inançların terk edilmesi.
İblis ‘ten ve tüm kötülerden uzak durmak.
Hakım ‘ın tek Tanrı olduğuna inanmak (Tevhid al-Hakım).
Hakım ‘ın buyruk ve eylemlerine boyun eğmek.
Hakım ‘ın iradesine teslim olmak.

Öğretileri su şekilde özetlenebilir: Yalnızca tek bir Tanrı vardır. O, bilinmez ve bilinemez, tahayyül edilemez. Yalnızca O ‘nun varlığını, varolduğunu doğrulayabilir ya da bilebiliriz. Tanrı insan biçiminde dokuz kez görünmüştür. Bunlar, bedenlenme (incarnation) biçiminde değildir, zira Tanrı bir bedene gerek duymaz, bu belirmeler daha çok bir insanin elbise giymesi gibi Tanrı ‘nın beden giymesi tarzında olmuştur.

Dürziler ‘ de bilgeliğe yalnızca belirli bir dinsel eğitimi tamamlamış olan seçkin kişilerce ulasılır; bunlara “akıllılar” anlamına gelen “Ukkal” denir. Bunlar başlarina beyaz sarik sararlar ve kendi aralarinda özel toplantilar düzenlerler. Dürzilikte “Ukkal”in uygulamakta oldugu dokuz dereceli bir hiyerarşik yapilanma bulunmaktadir. Inisiyasyonun ilk yilinda deneme süresini tamamlayan aday asil üyelige kabul edilebilir. Çiraklik devresini tamamlayan Dürzi ‘nin ancak ikinci yilda inancinin simgesi olan beyaz sarik takmasina izin verilir ve mezhebin tüm gizem törenlerine katilmaya hak kazanir.

Çoğunluğu oluşturan diğerleri Dürzi inançlarının yalnızca sınırlı bir bölümünü bilirler ve bunlara da “cahiller” anlamına gelen “Cuhhal” denilir. Bunlar ancak herkese açık ibadet yerlerinde buluşurlar. Böylelikle iki katlı bir inançsal yapıya sahip olan Dürzilik, kendine özgü bir ezoterik yapı ortaya koymaktadır. Bu tür iki katli inançsal yapıların özellikle Manicilik, Bogomiller, Paflikyanlar ve Bati ‘da Katharlar ‘da bulunduğu bilinmektedir.

Dürzilerin inançsal ilkelerinin yalnızca bir tür inisiyasyondan geçmiş kendi mezhep üyelerine açıklanan gizler olması nedeniyle, inanç ve öğretileri tam olarak bilinmemekle beraber Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet karışımı bir ulaşımcı sentez gibi değerlendirilmektedir.

Tapınmaları gizli olduğundan törenleri hakkında güvenilir bilgilere sahip değiliz. Yüksek ağaçlıklar arasında veya dağların tepelerinde gizlenmiş kutsal yapılarında hemen hiç süsleme yoktur. Belirli bir ritüelleri ve okudukları bir duaları da yoktur, ama törenler sırasında ilahiler söyler ve kutsal kitapları okurlar.

Son olarak, sanki gizli bir örgüte benzerliklerini tamamlamak için, Dürziler ‘in birbirlerini tanıyabilmek amacıyla benimsedikleri işaret ve şifreler olduğunu ve bunların karşılıklı olarak alınıp verilmemesi halinde gizemlerine dair tek sözcük etmedikleri bilinmektedir.

Günümüzde Dürzilik

Dürziler bugün Lübnan, Suriye, İsrail ve Ürdün ‘de dağınık topluluklar biçiminde yasamaktadırlar. En yoğun olarak yasadıkları bölge Lübnan ‘ın dağlık yöreleridir. Dürziler uzun yıllardan beri Lübnan dağının güneyi ile Anti-Lübnan dağlarının batisi arasında kalan; kuzeyde Beyrut ‘tan güneyde Sur ‘a ve Akdeniz kıyılarından Şam ‘a kadar uzanan bölgede oturmaktadırlar. Ayrıca az sayıda da olsa Avrupa, ABD ve hatta Avustralya ‘da da Dürzi toplulukları bulunmaktadır. Dünya üzerinde toplam sayılarının yaklaşık 350.000 kadar olduğu sanılmaktadır.

Müslümanlar, Dürzileri Müslüman olarak görmezler. Oysa Dürziler kendilerini Müslüman olarak, hatta Müslümanların en doğru inançlısı biçiminde değerlendirirler. Kendilerini “Muvahhidin” (Tanrı ‘nın birliğine inananlar) olarak adlandırırlar.

Zerdüştilik – Mazdaizm

Zerdüştilik – Mazdaizm

zerdüşt

İran dinleri içerisinde, tek Tanrı inanışına yer vermesi bakımından, en dikkat çekicisi Zerdüştilik ‘tir. Bu din, adını kurucusundan alır. Bu dine, dayandığı tek Tanrı Ahura Mazdah ‘a nispeten “Mazdeizm” de denir.

1. Zerdüşt ‘ün Hayatı

Zerdüşt kelimesi (Zoroaster), Zarathustra ‘nın Yunanca karşılığıdır (Zarath: güzel, doğru; üstra: develer demektir. Güzel develere sahip olan anlamını ifade eder. Halk dilinde zerdüşt, yaşayan yıldız olarak nitelendirilir). Zerdüşt ‘ün doğumu, M.Ö. 570 olarak tahmin edilmektedir. Zerdüşt, İran dinleri üzerinde önemli bir etki bırakmıştır. TekTanrılı bir inanç telkin ettiği için onu bir peygamber olarak kabul edenler bulunduğu gibi, ona bir hakim veya şaman olarak bakanlar da vardır. Gatha ‘lar diye adlandırılan kutsal metinler ona dayandırılır.

Zerdüşt, Yüce Tanrı olarak telkin ettiği Ahura Mazdah ile yakın irtibatı bulunduğunu ilan etti. Ona göre alemlerde mücadele eden, İyilik ve Kötülük diye adlandırılan iki asli ruh (ilkine “Spenta Mainyu”, ikincisine “Angra Mainyu” denilir) var idi. Ahura Mazdah ‘ın bu iki ruhla alakasını bugün pek iyi bilemesek de O, iyilikle beraberdir. İnsanoğlu, bu iki ruh arasından birini seçmeye mecburdur ve seçimi onun kaderini etkileyecektir.

Zerdüşt ‘ün ölümünden sonra insanlar, onun karşı çıktığı Mitra, Anahita gibi Tanrılara tekrar tapınmaya başladılar.

2. Kutsal Kitapları ; Gathalar – Avesta

Zerdüşt ‘ten sonra çokTanrılı inançlar yayılmışsa da ona nispet edilen kutsal Gatha ‘lar, İran ‘da etkisini sürdürmüştür. Avesta, eski İran ‘ın ve bugün Hindistan ‘da yaşayan İran asıllı Parsî lerin ve diğer Zerdüşt inancını kabul edenlerin kutsal kitabıdır. Dili Pehlevice (Eski Farsça) ve Kürtce ‘dir.. Avesta (Hikmet, bilgi anlamında), şu bölümden oluşur:

2.1. Yasna: Dini törenlerde okunan ilahiler. Zerdüşt ‘ün Gatha ‘ları bu bölümdedir. Gatha ‘lar, Avesta ‘nın eski metinleri ve kısımlarıdır. Gatha ‘lar, Zerdüşt ‘ün sözleri sayılır ve hususi bir saygı görür. Pehlevi dilinde Gatha ‘nın her şiirine “Gas” denir. Gatah ‘ların tamamının 17 fasıl, 338 kıta, 896 mısra ve 5560 kelimeden ibaret olduğu belirtilir. Avesta ‘daki Gatah ‘lar; Eşnut Gat, Eştut Gat, Spentmend Gat, Vonu Hişter Gat ve Vehiştvet Gat olmak üzere beş tanedir.

2.2. Yast: Çeşitli Tanrılara yöneltilen ilahiler.Güneş Tanrısı Mitra,Ahura Mazda ile ölmez azizleri ve diğer Tanrısal olgular için yapılacak kurban şarkıları olup yirmibir söylevi kapsamaktadır.

2.3. Videvdat: “Şeytanlara karşı kanun” diye de adlandırılır; şeytanlara karşı tılsımlar ve temizlenme kaideleri bu bölümde yer alır. Toplam yirmi iki söylevi kapsamaktadır.

2.4. Vispered : Tüm kutsananlar anlamında olup, ibadetlerde anılması gerekli olan kutsallar ve onlara yapılan ibadetleri ve bazı edebi bölümleri içermektedir.

2.5.Horda (Xorda) Avesta : Genç avesta anlamına gelmekte olan bu bölümde günlük ve yaşam sürecinde yapılması gerekli ibadet zamanlarını gösteren bir zaman takvimi niteliğindedir. Bu da dört bölüm halindedir.

2.5.1.Nijis : Mitra Tanrısı,umut,aydınlık,su ve ateş hakkındadır

2.5.2.Kataha : Beş umudu kapsamaktadır.

2.5.3.Sihroje : Günlük yaşamda iyi ve kötü anların varlığı hakkında bilgileri kapsar

2.5.4.Aferinkan : İnsanların iyiliklerle mutlu anlarından eğlence ve kutsamalarından bahsetmektedir.

2.6.Nirangastan : Bu bölümde de ölenlerin ruhlarının göğe çıkışları anlatılmaktadır.

Bu Avesta bölümlerinden eksik -kayıp- olanlarının tamamlanması amacıyla MS yapılan çalışmalarda halkın ve din adamlarının sözlerini ve eski kaynaklar esas alınarak (zaman zaman değişikliklere uğramış) hazırlanan bölümlerde şu alt bölümlerden meydana gelmektedir.

a.Bundahişn : Temel veya yaratılış anlamında olup uzay ve dünyanın yaratılışı sürecini ve sonucunu eski kaynaklara bağlı olarak anlatmaktadır.

b.Denkart : Dini eser anlamına gelmekte olan Avesta ‘nın kayıp olan yirmibir bölümü ve onların içerikleri hakkında bilgi verirken, karmaşık bir ansiklopedi durumundadır.

c. Brahman Yaşt : Sassaniler zamanında yazılmış olduğu belli olan bölüm, Avesta ‘nın son kayıp olan bölümleri hakkında bilgi vermektedir.

d. Ayatkar-i Zamaspik : Zerdüştlüğün ortaya çıktığı bölgenin ilginç mitolojik ve kahramanlık hikayelerini anlatır.

e. Menok-i Xrat : İyilik ruhu ve bilgelik anlamına gelmekte olup,Menok-i Xrat ile bir Zerdüşt dini bilgini arasında geçen ve Zerdüşt dini inancı konusunda 62 sorulu cevaplı bir bölümdür.

f. Pank Namak-i Zerdüşt : Zerdüşt ‘ün fikir kitabı anlamında olan bu kitap da Sassaniler zamanında Zerdüşt ‘ün fikirleri konusunda yazılmıştır.

g. Ardai Viraz Namak : Bu kitap Arda i Viraz ‘ın göğe ve cehenneme seyahatini anlatmaktadır.

h. Viçitakihai Zatspram : Zatspram ‘ın seçilen yazıları anlamında olup, Zerdüşt ‘ün var oluş veya dünyanın yaratılışı konusundaki görüşünün Zervanist düşüncesi ile yazılmasıdır.

ı. Şayast na Şayast : Müsaadeli ve müsaadesiz anlamında olan bu bölüm dini inançları gereği soru ve cevaplı kuralları içeren bir bölümdür.

i. Pahlavi Rivayat Zu Datesstan-i Denik : Dini kuralları içeren Pehlevi rivayetleridir. Bu bölümde dini, mitolojik ve kahramanlık konularında bilgiler verilmektedir.

Avesta ‘nın büyük bir kısmının dili pek güç anlaşılır. Avesta, Şapur II (309-380) zamanında bir araya getirilmiştir.

3.Zerdüşt ‘ün Getirdiği Dini Prensipler

Zerdüşt, eski İran ‘a tevhid inancını getirmiştir.Onu getirdiği din,tek Tanrıya inanmakta idi.Ondan önce İranlılar.bir kısım Tanrılara tapınmakta ve rahiplerin hazırladığı uyuşturucu bir kutsal içkiyi içmekle uygulanan Haoma kültürünü devam ettirmekte idiler (Haoma,bütün alemi sıvı şekilde doldurduğuna inanılan hayat Tanrısı idi).

Zerdüşt,daha sonraları Ormazd şekline dönüşmüş ve islam kaynaklarında da “Hürmüz” olarak yer almış Ahura Mazdah (Hakim Rab anlamında), Daryus (tahminen M.Ö. 500 ‘ler) ve takipçileri tarafından Batı Asya ‘ya getirilen ve birkaç yüzyıl içinde Turfan ‘ dan Habeşistan ‘a,İndus nehrinden Ege Denizine kadar yayılan bir yüce Tanrı idi.O,alemin Tanrısı idi.Alemin gayesi;yalanın,kötülüğün hakikat tarafından yenilmesidir.Alemdeki maddi ve manevi nizamı yaratan,tabiat kanunlarını koyan, Ahura Mazdah ‘dır.Kötülüklerin kaynağı,Ehrimen ‘dir.

Ahura Mazdah önce manevi bir varlık olarak kabul edilirken sonraları, Zerdüşt ‘ten önce olduğu gibi,onu nuru ateşin ihtiva ettiği,yaratılmamış bir ışık olarak düşünüldü ve böylece ateş kültürü gelişti (Mecusilik). Ahura Mazdah ‘ın yanında altı baş melek bulunur.Bunlara Ameşa Spenta ‘lar (Kutsal Ölümsüzler) denilir. Bunlar; İyi Akıl, Adalet (veya Hakikat), İlahi İrade Ülkesi, Tevazu (veya Dindarlık), Mükemmeliyet ve Ölümsüzlük şeklinde, Ahura Mazdah ‘ın sıfatları, çeşitli vecheleri ve fonksiyonları olarak telakki edilir.

Zerdüşt ‘e göre bir taraftan sağduyu, iyilik ve aydınlıktan oluşan “Aşa” (alem nizamı), öteki tarafta da suç, kötülük ve karanlığı içinde bulunduran “Drug” (yalan, anarşi, fesat) vardır. İnsanın iyilik tarafını seçmesi gerekir. İnsanın bu seçimi öteki dünyada sonuç verecektir.

Zerdüşt ‘ün ölümden sonraki muhakeme ile ilgili telkinleri vardır. Ahura Mazdah ‘a inananların ruhu, ölümden sonra dördüncü gün muhakeme edilir. O, önce Cinvat Köprüsünden geçecektir. Bu köprü, bu alemden ötekine götürür. Dinsiz bu köprüden geçemeyip cehenneme düşer. Dindar kişi ise bu köprüden geçip cennete ulaşır ( ona altı Ameşa Spenta ‘ya sonradan katılan “itaat” yol gösterir). Cinvat Köprüsü ‘nün ortası kılıç yüzü gibi olur ve dinsiz cehenneme düşer;ancak iyi insanın ruhu geçerken geniş tarafı döner ve oda geçme imkanı bulur.

Zerdüşt gelecek bir alemşümül muhakemeden de bahsetti. Kendinden 3.000 yıl sonra Ehrimen ‘in gücü zeval bulacak ve hakikat-adalet evi kurulacaktır. Böylece itaat ruhu zafere ulaşacaktır.Muhakeme ,ateş ve erimiş maden ile olacaktır. Bütün bu işler; “Saoşyant” denilen kurtarıcının doğmasıyla gerçekleşecektir. O Kansava Gölü ‘nde yıkanan bir bakirenin o gölde bulunana Zerdüşt ‘ün tohumuyla gebe kalması sonucu doğacaktır. Böylece ölülerin doğması başlayacaktır.(dirilme).İlk insan “Gayomart”ın kemikleri hayat kazanacak,bütün ölüler tekrar vücutlarına kavuşacak ve bir yerde toplanacaktır. İyiler,kötüler ayrılacak; iyiler cennete kötüler cehenneme gidecektir. Üç gün kalınacak, sonra bütün yaratıklar ateş ırmağından geçecek, ateş kötüleri temizleyecek ve şeytanlarla bütünleşenler hariç, herkes AHURA MAZDAH ‘ın ülkesine girecektir.

Zerdüşt ‘ten önce “deva” denilen ve Ehrimen ‘in avenesi olan şeytanlara, onları yatıştırmak üzere, kurban kesilirdi. Onların kurbanlardan çıkan buğu ile beslendiklerine inanılırdı. Böylece onlara ibadet edilmiş olunurdu. Zerdüşt,ün kurban kesimi ile mücadelesi bu sebebe dayanır. Zerdüşt, sığır eti yemeyi de yasakladı.( Hindistan ‘da da bu yasak vardır. İslam ile Yahudilikte ise domuz eti yasaklanmıştır)

Günah, insanı kötü güçlerin esiri kılar; fazilet iyiliğin nihai galebesine yardım eder. Zerdüştilikte, doğru yaşama,ahlaki emirlere uyma esastır. Ahlaki emirler; iyi düşünce iyi söz, iyi iş diye özetlenir. Fakirlere,cömert davranma,yabancılara misafirperverlik,bütün lekelerden uzak kalma ,toprağı sürme,sığırlara bakma, sıkıcı şeyleri imha da faziletli işlerden sayılır. Temiz hayvanları, özellikle köpekleri öldürme büyük günahtır. Zina yasaktır. Bazı cinsi konular ve ölü bedenine temas, kirlenmeye yol açar; özel ayinler gerektirir.

Zerdüşt “iyi hayvanların içinde olduğu bir ev ve dişilerin içinde bulunduğu bir sürü ile yayılacağı bir yaylak olduğunda orada mutluluk ve şanslılık doğar.Orada tam güzel bir hayat doğar”diye belirtmektedir.Zerdüşt her alanda tarım ve hayvancılıkla uğraşılıp bol üretimin sağlanmasını ve zararlı bitkilerle hayvanlarında kökünün kesilmesini tavsiye etmektedir. Temiz hayvanlarda sayılan köpek ve kedinin öldürülmesini büyük günah saymaktadır.Döllenmeyi ve çiftleşmeyi önleme kesin olarak yasaklanmıştır.

Bu dini inançta söz konusu edilen şarap içkisi,dini ibadetle ilgili olup,dini düşüncelerin geliştirilip derinleştirilmesi ve ruh gözünün açılması amacıyla içilmekte olduğu vurgulanır. Avesta ‘nın Gatha bölümünde belirtildiğine göre dini inanç alanında şarkı ve şiirlerin önemli bir yeri olduğu görülür. Cenneti şarkılı bir yer olarak değerlendirdiği dikkate alınırsa bunun önemi daha iyi kavranır.

Zerdüşt intihar etmeyi Tanrı Ahura Mazda ‘ya düşmanlık olarak niteler ve çok günahkarca bulur. Kendini ve eşini her alanda korumakla yükümlü olan insanın intihar etmesi veya kendilerini koruyan askerlerine kötülük etmesini büyük günah saymasının yanında, Tanrı Ahura Mazda ‘ya düşmanlık olarak belirler.

Zerdüşt dini inancına göre Tanrı kadın ve erkeği bir arada ve birbirine arkadaş yaratmıştır. Arkadaşlar arasında eşitliği temel alan bu inançta kadın ve erkek eşit olarak kabul edilmektedir. Zerdüşt inancını gelişip yayıldığı bölgelerde çok eşliliğin azaldığı ve tek eşliliğin arttığı görülmüştür. Zerdüşt, kadınların evlerinde çocukların anası olması, çocuklarını yetiştirmede ve onlara iyilikler ile yurtseverlikleri aşılamada en etkin kimse olduğunu belirtir.Erkek çocukların anaları olarak, kötü düşmanlara karşı ülkelerini savunmaları ile mal,can ve namuslarını korumalarında kadınların, eğitip yetişmelerinde büyük rol oynayacaklarını belirler.

Zerdüşt, kim kardeşlerine doğru ve dürüst olur ve fakirlere yardım ederse, Tanrı Ahura Mazda yolunda çalıştığı için, Tanrı da onu destekler ve korur,derken inananlarına doğru olana yapmayı, buna inanç göstermelerini ve bunu yaymaya çalışmalarını tavsiye eder, zayıf ve fakir olanların da yardım edilerek korunmasını belirtir.

4.Zerdüşt Dini İnancında Kutsal Ateş

Ateş Zerdüşt dini inancı tarafından kutsal olarak kabul edilmektedir.Ateş Zerdüştizm ‘de çok önemli bir yere sahiptir. Avesta ‘ya göre ateş Tanrı Ahura Mazda ‘nın ruhu ve oğludur.

Esas olarak ateşe üç anlam veriliyordu veya bu anlamlarda ateş kutsanıyordu. Ateşin başlangıcı olarak ev ateşi yani ocak ateşi kabul ediliyordu. İkincisi kurbat ateşi olup, bu ateş devamlı yanan ve kötülükleri uzaklaştırandır. Üçüncüsü ise halk topluluklarınca meydanlarda yakılan ve etrafında eğlenilen,aynı zamanda ateşle temasa gelerek veya bu ateşin içinden geçerek suç ve günah işlemiş olanlar, kime karşı suç veya günah işlemişse onun yakacağı ateşin içinden yürüyerek kendini temize çıkarması günahını veya suçunu affettirmesi, yani kendisinin suçsuz ve günahsız olduğunu ispatlaması geleneği bakımından önemliydi.

Bir Part destanında, Kral Muhabad ‘ın oğlu Prens Wise, suçsuzluğunu ispat edebilmesi için büyük bir ateş yaktırdığını anlatırken ilgili şiirde,

“…….
Şimdi hak ve askerler
Benden suçsuzluğumu ispat etmemi isterler
Bana deki ‘ateşin içinden geç ‘
Halka ve dünyaya temiz
Suçsuz olduğunu ispat et” diye belirlemesinde de ateşin bu gücüne inanıldığını açık ortaya koymaktadır.

Bu inanca göre ateş,sadece günah ve suçlardan arındırıp temizleyen yetkisinin dışında aynı zamanda ilahi güç, kuvvet ve kudret veren bir kaynak olarak da görülür. Çünkü ateşin Tanrı Ahura Mazda ‘nın oğlu olduğuna inanılmasının yanında, insanların ruhlarının da ateşten geldiği ve ölümden sonrada ruhun yapılmış olduğu gökteki ateşe çekileceği ve onunla birleşeceğine inanılmaktadır.

Geçmişte ateşin kutsanması konusunda anlatılanların dışında tapınaklarda devamlı yanmakta olan ateşler : Bölge halkının inançları için yaptıkları tapınakların çok basit yapılar olmalarına rağmen, tüm tapınaklarında devamlı ateşlerin yanması için ateşgahları vardır. Bu ateşlerin devamlı yakılması ve kutsanması ile dini ibadetlerin yapılması için tapınaklarda din adamları sürekli bulunurlar.

Zerdüştlüğün ilk döneminde Tapınaklarda ki kutsal ateşlerin rahatsız olmamaları için yaklaşan her kim olursa olsun nefesinin kutsal ateşi rahatsız etmemesi için yüzünü örtmek zorunluluğu vardı. Dini törenler açık alanlarda ve ortasında büyük ateşlerin yakılması ile yapılırdı. Zerdüşt ‘ün kanlı kurbanları yasaklaması sonrasında kutsal ateşe ekmek ve süt kurban olarak sunulmakta idi.

Kutsal ateş bazı kaynaklara göre ise üçe ayrılmaktadır.Bunlar ;

– Farhang Ateşi ; Din adamlarının ateşi
– Guşnah Ateşi ; Savaşçıların ateşi
– Burzin Mihr Ateşi ; Köylü ve çiftçilerin, halkın ateşi olarak bir ayrıma tabi tutulur. Bu ateşin konumu toplumun sosyal yaşantısının açık bir yansımasıdır.

Zerdüştlüğe göre esasta yeryüzündeki her türlü canlı ve cansızda ateş vardır. İnsanda ,hayvanda , bitkilerde gökte ve yerde bu ateşi değişik zaman ve durumlarda açık görmek mümkündür. Bunlarda insanda bulunan ve insanların ilişkilerini sağlayan ve aynı zamanda Tanrı ile ilişkide olan ateşin en kutsal ateş olduğu belirlenir. Bu ateşin 215-216 değişik ateşten meydana geldiği ve her bir ateşin ise çalışan bir meslek grubuna ait olduğu belirtilir. Aynı zamanda insanların değişik şeylerden yaktığı ateşin, insanları kötülükten ve günahlardan arındırdığına inanılır. Ateşin, dünyanın yaratılışında altı unsurda karışık varlığı ile ateşten yaratıldıkları belirtilir. Bu unsurlar gökyüzü,yeryüzü,veya toprak,su,bitkiler,hayvanlar ve insanlardır.Bunların bünyesindeki ateşi değişik şekillerde ve olaylarda gözle dahi görmek mümkündür diye belirlenir. Zerdüştlükte sabah güneşinin öğleye kadar geçen zamanda bereket getirdiğine inanılırdı.

5.Avesta ‘dan Bazı Konularla İlgili Kısa Alıntılarla Zerdüşt İnancı

5.1.Yaratılış

Avesta ‘da Üçüncü Gatha ‘nın Yasna otuz kısmı, uzayın yaratılışını anlatan bir bölümdür. Burada uzayın ve dünyanın yaratılışı anlatılırken, birbirlerine karşıt iki ruhun ilişkileri ile yaratıldığı belirtilmektedir. Bu ruhların her şeyi yaratışları şöyle anlatılır ;

“V e ondan tüm varlıkları yarattı.Varlıkları yaratınca onları gövdesinde taşıdı. Böylece devamlı olarak çoğalıp büyüdü ve her şey giderek güzelleşti. Ve sonra diğerlerini birbiri arkasına gövdesinden yaratmaya başladı.

Ve sonra kafasından göğü
Ve yeri ayaklarından yarattı.
Ve suları gözyaşlarından
Ve bitkileri tüylerinden,
Ve ateşi kendi anlamından yarattı.”(Riv.Dat.Den.XIVI 3-5,11,13-28)

Burada esas olarak anlatılmak istenen Tanrının kendisi yani Ahura Mazda olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Böylece uzayda görünen görülemeyen her şey Tanrının görünen organları veya görünmeyen parçalarıdır.Böylece uzayın tüm elementleri Tanrının bizzat yapısıdır.

5.2.Ölüm ve Sonrası Hakkında Öğretisi

Zerdüşt dini inancında ölenlerin ruhları Cinvat köprüsünden geçmeye çalışırlar iyiler geçer kötüler için ise köprü incelir keskinleşir ve kötüler köprüden aşağıya karanlıkların içine düşerler.Aşağıya düşen kötüler 3 ‘e ayrılır.Tamamen kötü olanlar(sürekli cehennemde kalırlar),Çok günah işlemiş fakat iyiliği de olanlar(onikibin yıl cehennemde kaldıktan sonra cennete girerler),Günahları ve Sevapları eşit olanlar (günahlarından arınıncaya kadar cehennemde kalıp sonra cennete girecekler).Yine Cinvat Köprüsü ‘nü geçmiş olan iyi insanların ruhlarının cennete varış seyiri 3 ‘e ayrılmaktadır.İyi düşüncelerinden dolayı(Hamut) önce yıldızlara,İyiyi konuşmalarından (Huxt) dolayı önce aya, İyiyi yapması (Huvarşt) ile önce güneşe yükseleceği,bu aşamalardan geçtikten sonra cennet kapısına varabileceğini belirler.Burada da sorgulamaya tutulurlar. Avesta ‘nın Gatha bölümünde bu şöyle anlatılır;

“Ona sorma,
Çünkü sen ona başından geçen kötülükleri,
Göz yaşları ile bozulmuş yolları,
Ki onlarda o geldi,
Üzüntülü gözyaşlarından akıllanmak vardır.

Nasıl buraya geldin ey haklı?
Geçmiş olan yaratılışından, iyileşmenden,
Duran bir yaşam için, günahsız geldin,
Ölümsüzlüğü tad görüyorsun kal uzun zaman.”

Köprüyü rahatlıkla geçebilen iyi insanların ruhları ise Ahura Mazda tarafından yapılmış cennete çok güzel bir genç kızla (Huri) ile mutluluk içinde sonsuza kadar yaşarlar.Huriler cennete yaşamayı hak etmiş iyi kadınlardır.Cennette yaşayanların her türlü istekleri sonsuza kadar yerine getirilir.Avesta ‘da cennette bulunan bir kadın şöyle tasvir edilmektedir;

“Bir parlak ve çok güzel kız,
Beyaz bilekli ve güçlü
Çok güzel görünüşlü
Yeni yetişmiş
Çabuk büyümüş,iri göğüslü,
Asil yapıda, asil doğmuş,
Zengin aileden,daha onbeş yaşında,
Görünüş ve şeklinde öyle güzel ki
Sanki yaratıkların en güzeli ” (Yasna 43-46 )

5.3.Kıyamet Öğretisi

Zerdüşt inancına bağlı olanlar Zerdüşt ‘ün dünyanın üçüncü döneminde gelmiş olduğuna inanmaktadırlar.Avesta ‘nın Yaşt Bölümünün 13:141 de Zerdüşt ‘ten sonra peygamber olarak,yine Zerdüşt ‘ün soyundan veya direk Zerdüşt ‘ün bir kızla birleşmesinden her bin senede bir peygamberin geleceği belirtilmektedir.En son gelecek olan Asvart-Arta,dünyayı tüm kötülüklerden temizleyip kurtaracağı belirtilmektedir.Bunların zaman ve sırası ile şöyle olacağı belirtilir.

3000 yılı sonuna kadar Zerdüşt
2000 yılı sonuna kadar Uxşyat-Arta
1000 yılı sonuna kadar Uxşyat-Nemah
0 yılı sonuna kadar Astvart-Arta

Zerdüşt dini inancına göre Zerdüşt ‘ten sonra üç peygamber gelmesi sonrasında,üçüncü peygamber zamanında son mahkeme kurulacaktır.Böylece Ahura Mazda ‘nın zamanı gelmiş olacak ve tüm iyi amele sahip olan insanlar,öyle bir dünyada yaşayacaklar ki, hiçbir hükümdarlık,haksızlık olmayacak,karanlık ve üzüntü olmayan bir yaşam başlayacaktır.Tüm kötülükler eriyen metalle Tanrı tarafından yok edilecek..Ölüler canlanacak,yaşam yada ruh geri dönecek dünyada yaşlılık ve ölüm olmayacak ve böylece sonsuza kadar mutluluk içinde bir yaşam başlayacağı belirtilmektedir. Yeniden diriliş konusu Avesta ‘da ;

“Ölüler dirildiğinde
Yaşayanlar yaşlanmadan gelir
İsteğe göre yaşantılar düzenlenir” (Yaşt 19:11,89) diye belirtilir.

5.4.Avesta ‘nın yazılışı ve Zerdüşt ‘ün Peygamberliği Öğretisi

Avesta ‘nın Brahman Yaşt bölümünde Zerdüşt ‘ün zaman zaman Ahura Mazda ile görüştüğü ve Ahura Mazda ‘nın isteklerini halka bildirdiği aktarılmaktadır.

“Zerdüşt ile herşeyi bilen Tanrı Ahura Mazda birleşip yedi gün yedi gece birlikte kaldılar.Zerdüşt Avesta ‘yı yazdı.Bizler böylece Zerdüşt ‘ün yazdığı Avesta ‘ya inanıyoruz ve
onun çerçevesi dahilinde hareket ediyoruz” denilmektedir. Bu durum Vistaspa hakkındaki bir bölümde ise şöyle anlatılmaktadır.

“Ve ona söyledi: Şaraba Hanf kat Vistasp ‘a ver.
Sonrasında bilerek yapıyordu,onu içtiğinde hemen olduğu yerde,
Bayıldı ve ruhu ile beraber cennete gitti”

Zerdüşt, dini inancı konusunda ve sosyal alanlarda inananları ve öğretileri üzerinde yegane otorite durumundadır ve kendisini Ahura Mazda ‘nın aracısı olarak tanıtmaktadır.

“Onların doğum ve büyümelerine
Su ve bitkiler seviniyorlardı.
Onların doğum ve büyümelerinde
Su ve bitkilerde büyüdüler.
Onların doğum ve büyümelerinde
Tüm kutsal yaratıklar
İsteklerinin gerçekleştiğini gördüler.
Bizim istediğimiz ise din adamlarının doğuşu
Kutsal Zerdüşt, kurbanlaştırdığı demetleriyle
Şereflendirir bizleri kurban sunmalarıyla” ( Avesta / Yaşt : 13.39 94)

Burada açıkça bir peygamber yada kutsal Tanrı yapısı Zerdüşt ‘ün kişiliğinde anlatılmaktadır.

6. Parsîler

Parsî İranlı anlamına gelir. Özellikle Bombay ‘da oturan Kuzeybatı Hindistan ‘daki Zerdüşti topluluğa verilen addır. Parsîler, 641 de Müslümanların İran ‘ı fethetmelerinden sonra 8. yy dan itibaren Hindistan ‘a göç eden İranlılardır. İran ‘da kalıp inançlarını devam ettirenlerde olmuştur.,bunlara “Ceberler” (Geber ‘ler) denir. Parsîler, önce Kathiavar ‘daki Diu, sonra Gucarat ‘taki Sencen ‘e daha sonrada şimdi kaldıkları diğer yerlerde ikamet ettiler. Onların kaldıkları önemli bir merkez Surat yakınındaki Nausari idi. Surat batılı tüccarlar için önem kazanınca Parsî ler maddi refaha kavuştular.Daha sonra ticaret merkezi Bombay ‘a geçince onlardan çoğu Bombay ‘a göç etti. 19.yy ‘ın ilk yarısında Britanya usulü öğrenim Bombay ‘a girdiğinde Parsîler hızla bu kültürü benimsediler.Böylece ticaret ve imalatta önemli bir yer kazandılar.

Hindistan ‘a yerleşen Parsîler, bir Hindu kastı gibi teşkilatlandılar.Parsîler ‘in büyük bir kısmı şimdi ileri gelen tüccar,endüstrici ve banker konumundadır. Dolayısıyla Parsîler , Hindistan ‘a gelmelerinden bu yana ticaretle uğraşan bir topluluk olarak kendi inançlarını da büyük bir muhafazakarlılıkla devam ettirmişlerdir. Parsîler 15.yüzyılda İran ‘da kalan Ceber ‘lerle temas kurmuş, Pehlevi literatürünü getirtebilmişlerdir. Böylece Şapur II zamanında düzenlenen “Avesta” eski materyalle genişletilmiş oldu. Ancak bu önce 18 Yüzyılda takvimden kaynaklanan mezhep ayrılığına yol açtı. Sonra 19.yy daki reform hareketi kendini gösterdi. Yeni araştırma ve incelemeler sonucu, rahip sınıfının ayin tarzının Avesta ‘ya uygun olmadığının belirlenmesi üzerine bu yola gidilmişti. Bununla beraber bazı yorumlarla eski geleneği savunanlarda vardı. Reform tedrici olarak tuttu. Cemaatte bir yandan dünyevileşme, öte yandan da mecazi açıklama yollarıyla muhafazakarlığı sorgulayan teosofik eğilimler ağırlık kazandı.

Şimdiki Parsîlik, kuvvetli monoteist karakterlidir. Merkezi ayine dayanan Tanrı sembolü ateştir. Kültün tapınakları vardır. Bu tapınaklara Parsî olmayanlar alınmaz. Günde beş defa ateşin temizliğini korumak için temizleme ayinleri yapılır. Bu ayinler, rahiplerin nezaretinde yürütülür. Ayinlerde Avesta ‘dan ilahiler, parçalar okunur. Sunu ve kurbanlara önem verilir.Ölüler şehirden uzak “dakhma” denilen ölü kulelerine (sessizlik kuleleri) bırakılır. Bu kuleler, necis sayılır.Kuleler, 4 – 5 yüksekliğinde ,silindirik yapılardır. Terasında çıplak ölüler sıra halinde yatırılmıştır. Yırtıcı kuşların, akbabaların etlerini gagalaması ve güneşin kemikleri kurutması sonucu bu kemikler, kulenin içinde depolanır. Böylece toprağın kirletilmediğine inanılır. Hindistan ‘daki Parsî toplulukları bu geleneği devam ettirirler. Parsîler , oturulmayan, cin, şeytanın top oynadığı yerlere “sessizlik kulesi” derler. Halk dakhmalardan korkar. Dakhmaların özel hizmetçileri vardır.

Parsîlikte ayrıntılı takdime veya kurbanlar bir sistem içinde yürütülür. Eski İran geleneğindeki Haoma veya benzeri Hint geleneğindeki Vedik Soma ‘dan rahiplerce ilk sıkmayla elde edilen acı bir bitkinin suyu olan ve yine “haoma” diye adlandırılan sıvının takdimesi gibi. Hayatını doğru sürdürme,ahlak ve temizlik kurallarına bağlı kalma “aşa” diye adlandırılır. ( Vedik “rta” terimiyle eşanlamlı ). Ahura Mazdah ‘ın Ameşa Spentaları denilen altı sıfatı (veya meleği ) arasından biri Ardibeheşt şeklinde Tanrı ‘nın kozmik yaratıcı düzenini ifade ederki aşa da bu düzenle ilgilidir. Ahlaki prensipler üç maddede özetlenebilir :

1- İyi düşünce (humata)
2- İyi Söz (hukhta)
3- İyi İş (huvarşta) İyilik ve yardıma önem verilmesi bu topluğun öğretim ve sosyal
refahını arttırmıştır.

7.Günümüzde Zerdüştlük

Günümüzde Zerdüştlük Parsiler ve Ceberler olarak iki ana kola ayrılmış olarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Günümüzde Parsilerin büyük bir bölümü Hindistan ‘da yaşamaktadırlar. Caynistler gibi Parsîler de kast sisteminin cemaat dışında evlenmeme gibi bazı özelliklerini benimsemişlerdir. Bununla beraber Avrupalı ‘larla evlenenler de vardır.

Zerdüştler günümüzde “Dünya Zerdüştler Birliği” adı altında örgütlenmiş olmakla beraber; Hindistan, ABD,Pakistan,İngiltere, Kanada gibi ülkelerde yerel toplulukları bir arada toplayan örgütlenmelere gitmişlerdir ve bu ülkelerde Tapınakları da mevcuttur.

Zerdüştlerin sayısı Bugün 40.000 ‘ni İran 100.000 ‘i Hindistan ‘da olmak üzere yaklaşık 200.000 kadar olup geriye kalan büyük bölümü İngiltere, ABD, Pakistan, Kanada yaşamaktadır.

Sabiilik – Mandenler

Sabiilik – Mandenler

sabilik

Araplar tarafından “Sâbiî” (Subbi ya da Subbâ) biçiminde adlandırılan bu topluluk, kendilerine “Mandenler” (bilgili olanlar, arifler anlamında; İngilizcede Mandaeans) adını verir. Kendileri için kullandıkları bir diğer ad “Nasuralar”dır (kutsal öğretileri koruyanlar anlamında; İngilizcede Nasoraeans). Manden adı tüm topluluk üyeleri için kullanılırken, Nasura adı yalnızca din adamları, topluluğun ileri gelenleri ve ataları için kullanılır. Mandenler, ayrı bir dil olan Mandence konuşurlar. Sâbiî sözcüğü ise Mandence’de “vaftiz olmak” ya da “suya daldırmak” anlamına gelen “sab” fiilinden türetilmiştir ve Araplar tarafından, Mandenlerin en dikkat çeken ve sık uyguladıkları ibadetlerinden biri olan vaftiz uygulaması nedeniyle, bu topluluğa bir ad olarak verilmiştir.

Sâbiîler’in, Kur’an’da üç ayrı yerde (Bakara: 62, Maide:69 ve Hac:17) bahsi geçmektedir. Bu üç yerde de onlardan “Allah’a iman edenler” olarak söz edilmesi, erken dönemden başlayarak Mandenler’in kim oldukları ve nerede yaşadıkları konusunda İslam araştırmacıların ilgisini çekmiştir. X. Yüz yıla kadar araştırmacılar, Sâbiîler’in güney Irak’ta yaşadıklarını ve kendine özgü bir dinleri bulunduğunu belirtmişlerdir.

Bu ilk değerlendirmeler, yüzeysel olmalarına karşın, genellikle doğruydu. Ne var ki, Halife Me’mun döneminde ölüm tehditlerinden kurtulmak isteyen “Harraniler” (Harranlı putperestler) kendilerini Sâbiîler olarak gösterdiler ve bugüne dek gelen bir yanlışın ortaya çıkmasına neden oldular. Oysa, Asur-Babil politeizmini sürdüren ve putperest olan Harraniler’in Sâbiîler ile hiç bir ilgileri yoktu. Sâbiî adını almalarından sonra bir çok Harrani, Bağdat gibi önemli merkezlerde Sâbiî adını kullanarak ünlü oldu ve Sâbiîlik adı altında kendi inançlarını yayma fırsatı buldu. Gerçek Sâbiîler ise, ezoterik ilkelerinin bir gereği olarak inançlarını açıklamamaları nedeniyle unutuldular.

Daha sonraları el-Bağdadi ve Biruni gibi araştırmacılar, Sâbiîleri “Harran Sâbiîleri” ve “VasıtSâbiîleri” olarak ikiye ayırarak, güney Irak’takileri gerçek Sâbiîler olarak kabul ettiler. Bu araştırmacılar, Harranlıların gerçek Sâbiî olmadıklarını ve bu adı sonradan aldıklarını da açıkladılar.

Batılı araştırmacılar Mandenler ile XVI. yüz yıldan başlayarak ilişki kurdular. Başta Cizvit misyonerleri ve çeşitli batılı araştımacılar, önceleri “Vaftizci Yahya Hıristiyanları” diye adlandırdıkları Mandenler’in kutsal metinlerini çevirmeye ve bu dinle ilgili bilgi vermeye başladılar. Son yüz yıl içinde oldukça ciddi araştırmalar gerçekleştirildi ve Manden literatürünün tümü çeşitli Batı dillerine çevrildi.

Tarihçe

Mandenler, kendi dinlerinin Adem’le birlikte başladığını ileri sürerler. Aslında bu din, İ.Ö. 200 yıllarından başlayarak, Filistin-Ürdün yöresinde yaşayan heterodoks Yahudi akımları içersinde filizlenmiştir. Bu dönemde Kudüs’teki egemen Yahudi anlayışına karşı çıkan bir çok topluluk bulunmaktaydı. Bunlar arasında en önemlileri “Esseneler”, “Vaftizciler” ve “Nasuralar” idi. Mandenler açısından bunların içinde en dikkat çekeni Nasuralar’dır. Zira kendi kutsal metinlerinde Mandenler, Nasuralar’ı Filistin’deki kendi ataları olarak kabul ederler ve Nasuralar’ın Yahudiler ile yaptıkları mücadeleyi dile getirirler. Ortodoks Yahudi anlayışına karşı çıkan akımların içinde Nasuralar en güçlüsüydü. Bu yüzden Yahudiler, o dönemde karşılarına çıkan her aykırı akımı Nasuralar’dan olmakla suçladılar. Nitekim, İsa ve yandaşları da Yahudilerce önceleri Nasura adıyla çağrılmıştı.

Mandenler tarafından “IşıkPeygamberi” olarak adlandırılan ve büyük önder olarak kabul edilen Vaftizci Yahya, büyük olasılıkla Nasura topluluğu ile ilişki içindeydi. İsa’nın çağdaşı olan Yahya bir Yahudiydi, ancak sonradan resmi Yahudi görüşlerine karşı çıkarak kendi topluluğunu kurmuştu. İsa, Yahya tarafından vaftiz edilmişti. Yahya’nın aykırı inanç ve uygulamaları nedeniyle huzursuz olan Yahudiler, bölgeye Roma adına egemen olan Herod Antipas’a Yahya’yı ihbar ettiler. Bunun üzerine Yahya tutuklandı ve çeşitli işkencelerden sonra başı kesilerek öldürüldü. Yahya’nın yandaşları baskı ve zulum altına alındılar, bir çoğu öldürüldü. Knight & Lomas, “The Hiram Key” adlı kitaplarında Nasuralar’ın İ.S. 37 yılında katliama uğrayarak göç etmek zorunda kaldıklarını söylerler ve bu baskı uygulamasının sorumluluğunu doğrudan Aziz Pavlus’a (Saint Paul) yüklerler.

İncil’in “Habercilerin İşleri” 19:1-5 bölümlerinde, Aziz Pavlus’un Efes’te Vaftizci Yahya’nın izinden giden topluluklarla karşılaştığı, üstelik bu kişilerin İsa’dan hiç haberlerinin bulunmamasına çok şaşırdığı kayıtlıdır. Kudüs ve Efes arasındaki uzaklık göz önüne alındığında, Vaftizci Yahya’ya bağlı inanç topluluklarının kısa sürede ne ölçüde hızlı bir yayılmayı sağladıkları açıkça anlaşılabilir.

Göç etmelerine neden olan katliama Mandenler kutsal kitaplarında ayrıntılı biçimde yer verirler. Katliamdan kurtulanlar kuzey Mezopotamya’ya kaçmışlardır. Mandenler’in kutsal metinleri göç edenlerin sayısını 60.000 olarak belirtir. Mandenler, bir süre sonra güney Mezopotamya’ya göç ettiler. VII. Yüz yılda Irak’ın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ile Mandenler İslam egemenliği altına girdiler.

Tüm bu tarihsel süreç boyunca Mandenler, çeşitli inanç ve kültürlerle ilişki içine girdiler ve farklı geleneklerden etkilendiler. Kendi özgün Yahudi kültürleri üzerine İran dinlerinden, Asur-Babil inançlarından ve Hıristiyanlıktan aldıkları çeşitli öğeleri uyarladılar. Filistin’de uğradıkları katliam nedeniyle Yahudiliğe karşı bir polemik geliştirerek, zamanla Yahudilik’ten iyice uzaklaştılar.

İnanç ve İbadetleri

Mandenler, dünya üzerinde günümüze kadar varlığını sürdürebilmiş en son gnostik din olarak dikkat çekmektedir. Vaftizci Yahya’yı teolojilerinin en kutsal kişisi olarak kabul etmeleri nedeniyle “Vaftizci Yahya Hıristiyanları” (Christians of Saint John the Baptist) olarak da adlandırılırlar. Oysa İsa hakkındaki değrlendirmeleri oldukça farklıdır. Baigent, Leigh & Lincoln“The Messianic Legacy” adlı kitaplarında Mandenler’in İsa’yı bir sapkın, gizli öğretileri herkese açıklayan bir isyankar olarak gördüklerini belirtirler.

a)Kutsal Metinler:

Pek zengin bir dinsel literatüre sahip olan Mandenler’in kutsal metinleri iki ana grupta toplanır: Yazılı metinler ve çanak ve tabletler üzerindeki giz metinleri.

Mandenler’in kutsal kitapları arasında en önemli yeri üç ayrı kitap tutar: “Ginza”, “Draşia d Yahya” ve “Qolasta”. “Ginza” (Hazine), yaklaşık 600 sayfadır ve “Adem’in Kitabı” diye de adlandırılır. Çeşitli dualar, teoloji, mitoloji, ölüm ve ölüm sonrası gibi konuları içerir.“Draşia d Yahya” (Yahya’nın Öğretileri), büyük ölçüde Yahya’nın yaşamını ve öğretilerini konu alan bir kitaptır. “Qolasta” (Övgü) ise vaftiz, ritüelik yemekler, ibadetlerle ilgili dualar ve çeşitli uygulamaları içeren bir kitaptır.

Yazılı metinler arasında yalnızca din adamlarınca kullanılmasına izin verilen ezoterik metinler de vardır. “Alf Trisar Şuialia” (Binoniki Soru), “Alma Rişaia Rabba” (Büyük İlkEvren) ve “Alma Rişaia Zuta” (Küçük İlk Evren) bu kitaplara örnek olarak verilebilir. Bunlar genellikle teoloji ve mitoloji anlayışlarını dile getirmektedir. Ayrıca çeşitli konularla ayrı ayrı ilgilenen divan, şerh ve tefsirler de mevcuttur.

Astroloji ile ilgili yazılı metinler, daha çok kehanet, cin kovma, ebced hesabına benzer yöntemlerle kişisel olayların yorumlanması konusunda bilgiler içermektedirler. Bunların en önemlisi “Sfar Malvaşia”dır (Burçlar Kitabı).

Yazılı olmayan giz metinleri ise çeşitli durumlarda hastalık, büyü, afet ve benzer kötülüklere karşı çanak, çömlek üzerine ya da metal ve papirüs sayfalara yazılan kısa muskalardır.

Mandenler, kutsal metinlerinin yaratılışta Tanrı tarafından Adem’e verildiğine inanırlar. Mandenler’in dinsel literatürü üzerine yapılan incelemeler, bu metinlerin genellikle İ.S. II – III. yüz yıllarda derlendiğini ortaya koymuştur.

Mandenler’in kutsal metinleri Aramice’nin doğu lehçelerinden biri olarak değerlendirilen Mandence ile yazılmıştır. Gündelik yaşamlarında Arapça konuşan Mandenler, bu dili anlamadan sadece ibadet dili olarak kullanırlar. Mandence’yi okuyup yazabilme ayrıcalığı yalnızca din adamlarına aittir.

b)Tanrı Anlayışı

Mandenler’in dinsel anlayışları tümüyle gnostik düalizm temeline dayanmaktadır. Bu ikili anlayışta, bir yanda “Işık Evreni”, diğer yanda ise “Karanlık Evreni” bulunmaktadır. Işık Evreni’nin yöneticisi, “Yüce Yaşam”, “Kudretli Ruh” ya da “Yüceliğin Efendisi” gibi niteliklerle de adlandırılan “Malka d Nhura”dır (Işık Kralı). Malka d Nhura’nın, en üstün niteliklere sahip olduğuna ve tüm eksikliklerden uzak bulunduğuna inanılır.

Malka d Nhura’nın çevresinde sayısız “Işık Varlıkları” vardır. Bu varlıklar “Uthria” (Zenginler) ya da “Malkia” (Krallar) diye adlandırılırlar. Bunlar da her türlü kötülükten uzak varlıklardır. Işık Evreni her türlü yokluk, kötülük, eksiklik, yanlışlık ve ölümlülükten arınmıştır. Düzen ve verimliliği simgeleyen “Hiia” (Yaşam) ilkesinden türeyen Işık Evreni’nin kuzey’de olduğuna inanılır.

Düalizmin diğer yönünü oluşturan Karanlık Evreni de benzer bir yapılanmaya sahiptir. Bu evrenin başında, bir adı da “Büyük Canavar” olan “Malka d Hşuka” (Karanlık Kralı) bulunur. O, sayısız kötü varlığın yaratıcısı ve kötülüklerin yayıcısıdır; kötü niteliklerin tümüne sahiptir. Aslan başlı, ejder gövdeli, kartal kanatlı ve kaplumbağa sırtlı olarak düşünülen Malka d Hşuka, soluğu ile demiri eritir ve bakışıyla dağları sarsar. Yine de, Malka d Nhura’nın karşıtı olduğu için aptal ve sersem olduğuna inanılır. Karanlık Evreni yokluk, eksiklik ve düzensizliği simgeleyen “Kara Su” (Kaos) ilkesi tarafından yaratılmıştır ve bu evrenin güney’de bulunduğu varsayılır.

Malka d Hşuka’nın yanında sayısız kötü varlık, devler, canavarlar, şeytanlar ve kötü ruhlar bulunur. Bunlara ek olarak, Karanlık Evreni’ne düşmüş ya da kaderin bir sonucu olarak buraya atılmış bazı Işık Varlıkları da vardır. Bunların önderi olan “Ruha”, özellikle evrenin ve insanın yaratılışında kötülükleri harekete geçiren dişi figür olarak Malka d Hşuka’yı kışkırtan ve bu nedenle Karanlık Evrenine mahkum olan bir Işık Varlığıdır. Ayrıca Işık Evreni ile Karanlık Evreni arasında aracılık görevi gören “Yuşamin”, “Abatur” ve “Ptahil” gibi varlıklar da mevcuttur.

Hem Malka d Nhura, hem de Malka d Hşuka ezeli ve ebedi varlıklardır. Dünyanın sonu gelince tüm kötü varlıklar yok olacaklar, ancak kaos ilkesi ile Malka d Hşuka kendi evrenlerinde tutsak olarak varlıklarını sonsuza kadar sürdüreceklerdir.

c) Yaratılış Anlayışı

Mandenler’e göre, evrenin ve insanın yaratılışı iyilik ile kötülüğün arasındaki kaçınılmaz savaşın bir sonucudur. Evren yaratılmadan önce, Işık Evreni ile Karanlık Evreni birbirinden tümüyle ayrı durumdadırlar. Yapısı gereği Karanlık Evreni düzensizliği simgeleyen Kara Su’dan oluşmuştur; yaşam ve verimlilik öğelerini içermediği için orada hiç bir varlık yoktur. Bu yüzden Malka d Hşuka, kimi Işık Varlıklarını tutsak etmeyi planlamaktadır. Bu durumdan haberdar olan Malka d Nhura kendi elçisi olan “Manda d Hiia”yı (Yaşam Elçisi) özel görevle gizlice Karanlık Evren’e gönderir. Kutsal silahları sayesinde Manda d Hiia, Karanlık Kralı’nın yakalar ve zincire vurur. Ancak bu sırada Işık Evreni’nde yaşayan Yuşamin ve Abatur gibi kimi Işık Varlıkları meraktan iki evrenin arasındaki perdeyi aralarlar ve Kara Su’ya bakarlar. İşte onların bu merakı, Işık Evreni’nden düşmelerine neden olur. Işık Evreni’ne geri dönmek isterler, ancak ilahi kader gereği bu artık olanaklı olmayacaktır.

“İkinci Yaşam” ve “Üçüncü Yaşam” olarak da adlandırılan Yuşamin ve Abatur’un düşüşleri evrenin ve insanın yaratılması açısından son derece önemlidir. Bunlar Işık ve Karanlık Evrenleri arasında sınırda kalırlar ve kendilerine ait yeni bir evren kurmaya çalışırlarsa da başarılı olamazlar. Abatur, Kara Su’ya bakar ve kendi yansımasını görür. Bu yansımadan “Dördüncü Yaşam” olarak adlandırılan Ptahil oluşur. Kara Su’yun içinde kendini kurtarmaya çabalayan Ptahil’i daha önceden Karanlık Evren’e atılmış olan Ruha görür. Ruha gider ve Malka d Hşuka’nın zincirlerini çözer. İkisi birlikte Ptahil’e dost görünerek, Ptahil’i maddi dünyayı yaratması için kışkırtırlar. Amaçları sonradan Ptahil’in yaratacağı bu maddi dünyaya egemen olmaktır. Bu arada Ruha ile Malka d Hşuka birleşirler ve bu birleşmeden kötü varlıklar olan yedi gezegen ve oniki burç doğar. Ptahil, Işık Kralı Malka d Nhura’ya kurtulmak için yalvarır. Malka d Nhura, Ptahil’e “Yaşam Işığı”nı verir. Böylece Ptahil dünyayı yaratır. Dünyanın maddi yönleri Kara Su’dan, yaşam ve verimlilik taşıyan yönleri Yaşam Işığı’ndan oluşur. Yaratılış tamamlanınca Malka d Hşuka, Yaşam Işığı’nın kaçmaması için dünyanın çevresine kendi kötü çocukları olan yedi gezegen ile on iki burcu dizer; dünyayı Ptahil’in elinden alır ve cinler, şeytanlar gibi kötü varlıklarla doldurur.

Görüldüğü gibi Mandenler’in inancında dünyanın yaratıcısı Malka d Nhura değil, düşmüş bir Işık Varlığı olan Ptahil’dir ve gnostik yaklaşımda sık görülen “Demiurgos” rolünü üstlenmektedir.

Yarattığı dünyanın kötü güçlerin eline geçtiğini gören Ptahil, en azından dünyada kendisini simgeleyecek bir varlık bulunmasını arzular ve insanı yaratmayı planlar. Ancak kötü güçler yine işe karışırlar ve onu kandırmayı başarırlar; yaratılan sadece bedendir; yaşam öğesinden yoksun olduğu için cansızdır. Ptahil, bedene can vermek için türlü yolları dener ancak başarısız olur. Bunun üzerine Malka d Nhura’ya kendisine yardım etmesi için yalvarır. Bu yakarışa yanıt olarak Işık Kralı, insanın ruhunu Işık Evreni’nden yeryüzüne indirir ve Manda d Hiia aracılığı ile cansız bedene yerleştirir. Bunun üzerine “Adem” ayağa kalkar.

Mandenler’e göre Adem ilk inanan kişidir. Işık Kralı insanı kötü varlıkların eline bırakmamış, ruhun bedene konuluşu ile birlikte, insanı eğitmesi için Manda d Hiia’yı görevlendirmiştir. İnsanı korumak üzere “Hibil”, “Şitil” ve “Anuş” adlarında üç muhafız yollamıştır. Böylece yaratılan ilk insan Işık Kralı’na bağlanmıştır. Ayrıca Adem’in yeryüzünde yalnız kalmaması için “Havva” yaratılmıştır. Adem ile Havva’nın evliliklerinden üç kız ve üç erkek kardeş doğmuş ve bunlar vasıtasıyla insanlık çoğalmıştır.

d) İnsan ve Kurtuluş Anlayışı

Mandenler’e göre insan madde ve ruhtan oluşan iki farklı öğeden meydana gelmiştir. Beden, madde olarak kötülük ve karanlığı, ruh ise iyilik ve aydınlığı simgeler. Beden, varlık olarak kötülüğe aittir. Oysa ruh, Tanrısal Işık Evreni’nden gelerek bedene konulmuştur. Bedene yerleştirilen ruh bu durumdan hiç hoşnut değildir ve Işık Evreni’ne yeniden yükselmek istemektedir. Diğer yandan, yeryüzündeki kötü güçler ellerine düşen bu Işık Varlığı’nı kaçırmamak için çepeçevre kuşatarak, çeşitli dünya nimetleri ile hırs, şehvet, kıskançlık gibi duygularla bu dünyaya bağlamaya çalışmaktadırlar. Ruh, beden içinde bir tutsak yaşamı sürdürmektedir.

Manden inançlarına göre, kurtuluş yalnuzca ruh için geçerli olabilir, zira beden maddi dünyaya aittir. Ruhun kurtuluşu ise, bedenden ve dünyadan ayrılması ile olanaklıdır. Bu kurtuluş uğruna ruhun, doğru inanç ve ibadetlere bağlanması gereklidir. Ancak bu bile yetersiz kalabilir. Çünkü, Mandenler’e göre tek kurtuluş, “Tanrısal Bilgi”ye sahip olmakla gerçekleşir. Bu bilgi, kazanılan ya da öğrenilen bir bilgi değil, ancak verilen, bahşedilen bir bilgidir. İnsanın kurtuluş için yapması gereken, bu bilgiyi alabileceği uygun ortamı hazırlamaktır. Bu da inanç ve ibadetlerle olabilir. Tanrısal Bilgi’ye sahip olan ruh, maddi dünyadan temizlenerek Tanrısal Işık Evreni’ne, yüce Işık Kralı’nın yanına yükselir.

İlk kurtuluş örneği Adem’in kişiliğinde gerçekleşmiştir. Yaratıldıktan sonra Adem, kötülükten uzak kalmış, Işık Kralı’na itaat etmiş ve kendi kurtuluşu için yakarmıştır. Böylece Adem’e Manda d Hiia aracılığı ile Tanrısal Bilgi iletilmiş, Adem’in ruhu Işık Evreni’ne yükselmiştir.

e) Kıyamet Anlayışı

Mandenler, Adem’in yaratılışından kıyamete kadar dünyanın 480.000 yıl süreceğini varsayarlar. Bu süre dörde ayrılır. Adem ile başlayan ilk dönem 216.000 yıl sürmüş ve sonunda insanlık kılıç ve hastalık tarafından yok edilmiştir. Yalnızca bir çift insan hayatta kalmıştır. İkinci dönem 156.000 yıl sürmüş ve insanlık bu kez ateş ile yok olmuş; yine bir çift insan kalmıştır. Bin yıl süren üçüncü dönem sonunda insanlık su ile yok edilmiş; sadece “Nuh” ve ailesi yaşamayı sürdürmüştür. İçinde bulunulan son dönem Nuh ile başlamış olup, kıyamete kadar 8.000 yıl sürecektir.

Dördüncü dönemin son 2.000 yılı, Kudüs’ün kurulması ile başlayan, kötülük ve savaşların giderek arttığı “Ahir Zaman”dır. Bu dönemde Mandenler’e yönelik şiddet ve baskılar yoğunlaşır; kıtlık, kuraklık, salgınlar ve doğal afetler artar. Kıyamete dair çeşitli işaretler görülür. Bu işaretlerin başlıcaları bir yıldızın okyanusa düşmesi, yedi denizin sularının kızarması; bu sulardan içenlerin kısır olması ve son olarak da büyük bir fırtınanın çıkmasıdır. Bu işaretlerden sonra “Praşai Siva” (Son Savaşçı) çıkacaktır. Bir anlamda “Mehdi” olan Praşai Siva döneminde tüm kötülükler son bulacak, savaşlar ve tüm doğal afetler kaybolacaktır. Bu dönem bir “Altın Çağ” olacaktır. Mehdi’nin egemenliği kıyamete kadar sürecektir.

Kıyamet günü, önce havanın zehirlenmesi ile tüm canlılar ölecek, sonra gezegenler ve burçlar yok olacaktır. Kıyametten sonra tüm ruhlar için genel hesap yapılacaktır. Ölen insanların ruhları yedi gezegenden geçerek Abatur’un terazisine ve oradan da Işık Evreni’ne yükselir. Ölen kişi eğer iyi ve inançlı bir kişiyse ruhu, gezegenleri hızla geçer ve Işık Evreni’ndeki “Mşunai Kuşta” adlı cennete ulaşır. Ölen kişi günahkarsa, onun ruhu gezegenlerde kalır ve işkencelere uğrar. Kıyamet günü, gezegenlerde tutulan ruhlar da Abatur’un terazisinden geçerek, günahlarının son cezasını çekmek üzere bir tür cehennem olan “Suf” Denizine atılacaklardır. Günahlarının cezasını tamamlayan ruhlar Işık Evreni’ne yükselecektir. Manden olmayanlar ise sonsuza kadar Suf Denizinde kalacaklardır.

f) İbadetleri

Mandenler’in yaşantısı dinsel kurallarla sıkı bir disiplin altına alınmıştır. Ruhun kurtuluşu için ibadet şarttır. Manden ibadetleri arasında en önemlisi vaftizdir. “Masbuta”, “Tamaşa” ve “Rişama” biçimlerinde üç çeşit vaftiz vardır. Tam vaftiz olan “Masbuta” bir din adamı gözetiminde akarsuya tümüyle dalıp çıkma biçiminde uygulanır ve haftada bir kez pazar günleri yapılması zorunludur. “Tamaşa” ise bir din adamı yardımı olmadan kişinin kendi başına akarsuya üç kez dalıp çıkması işlemidir ve ancak kavga, küfür etmek, yalan söylemek gibi dinsel bakımdan kirli sayılan eylemler sonrasında uygulanır. “Rişama” ise İslam’daki abdeste benzer biçimde uygulanan bir vaftiz türüdür. Vaftizin kesinlikle bir akarsuda yapılması gerekir. Mandenler, akarsuları Işık Evreni ile ilişkili görürler ve onları “Yaşam Suyu” diye adlandırırlar. Haftada en az bir kere uygulanan vaftizin dışında dinsel bayramlarda, evlilik, doğum, ölüm, yolculuk gibi durumlarda da vaftiz uygulamaktadırlar.

İbadetler arasında çeşitli nedenlerle düzenlenen törenler ve yemekler de önemli bir yer tutar. Ölüm sonrasında yapılan “Masiqta” adlı tören, ölen kişinin ruhunun Işık Evreni’ne hızla ulaşması için uygulanır. Bu törende din adamları tarafından hazırlanan özel yemekler, belirli ritüeller vasıtasıyla yenilir. Ölüm dışında, rahipliğe giriş töreni (inisiyasyon) ve tapınağın temizlenmesi gibi nedenlerle de ritüelik yemekler düzenlenir. Bu tür ayin yemeklerinden önce din adamları tarafından güvercin ve koç kurban edilmesi de sık görülen uygulamalardandır.

Üç kez gündüz ve iki kez gece olmak üzere günün belirli saatlerinde Işık Kralına dua ederler. Bu dualar yüzler kuzeye dönülerek gerçekleştirilir.

Yılın belirli günlerini uğursuz kabul ederler ve böyle günlerde iş yapmamaya, dışarı çıkmamaya özen gösterirler. Yılın belirli günlerinde de bayram yaparlar. En önemli bayramları, bir tür bahar bayramı olan, beş gün boyunca kutlanan “Panja” ya da “Parvania” bayramıdır.

Diğer gnostik geleneklerin aksine, Mandenler’de dünyadan elini eteğini çekerek bir inziva yaşamı sürmek biçiminde uygulamalara yer yoktur. Her ne kadar dünyanın kötü güçler tarafından yaratıldığına inansalar da evlilik, çocuk sahibi olma ya da iş kurma gibi olaylara çok önem verirler.

Mandenler tapınaklarına “Mandi” adını verirler. Tapınaklar, genellikle bir akarsu yakınında, kuzeye bakan, güney tarafında küçük bir kapısı olan, penceresiz, basık bir kulübeden ibarettir. Bu yapının akarsuya bağlanan küçük bir vaftiz havuzu vardır. Tapınak içinde herhangi bir döşeme ya da süsleme bulunmaz, burada ibadet de yapılmaz. Mandi aslında Işık Evreni’nin küçük bir modeli, bir simgesi olarak düşünülür. Mandilere yalnızca din adamları girebilir. Onlar da sadece belirli zamanlarda girerler. Bu bakımdan Mandinin bir tapınak olduğunu söylemek bile zordur; zira tapınaktan çok bir kült kulübesi niteliğindedir.

Toplumsal Yapı

Mandenler’de birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış toplumsal kastlar mevcut değildir. Bununla birlikte topluluk içinde dini törenleri yöneten bir din adamları grubu bulunur. Kuramsal olarak bedence sağlam, soyunda bir sapkınlık ya da dinden dönme olmayan herkes din adamı olabilir. Ancak uygulamada din adamlığı babadan oğula geçen bir meslek gibidir.

Din adamı olacak kişiler uzun bir süre bir başka din adamı gözetiminde adaylık ve öğrencilik dönemi geçirirler. Daha sonra düzenlenen bir inisiyasyon töreni ile din adamı olurlar. Din adamlığı dört dereceden oluşan bir hiyerarşik yapıya sahiptir. Yardımcı din adamlarına “Aşganda” adı verilir. Normal din adamlarına “Tarmida” denir. “Ganzibra” derecesi ise yöresel baş rahiplik düzeyidir. En üst dereceye “RişAma” adı verilir ve Manden topluluğunun önderi anlamına gelir.

Topluluğun tüm üyeleri kutsal elbise olan “Rasta”yı sürekli giymek zorundadır. Rasta, uzun beyaz bir elbisedir. Rasta’sız ölmek, ölüm sonrasında büyük cezalar getirecektir. Bu nedenle Mandenler, dış elbiselerinin altına daima Rasta’larını giyerler.

Din adamları, Rasta’ya ek olarak, bazı özel eşyalar da kullanırlar. Bunlar arasında en önemlisi sağ el küçük parmağında taşınan altın bir yüzüktür. Ayrıca zeytin dalından yapılmış bir asa, ağzı ve burnu kapatacak biçimde başa sarılan beyaz bir sarık ve saçları bağlamak için başa sarılan bir kurdele vardır. Yalnızca din adamlarının giyebildikleri bu nesneler, din adamının ölümünde kendisi ile birlikte gömülürler.

Topluluk üyeleri için bir dine kabul töreni yoktur. Manden bir aileden doğan herkes topluluğun doğal üyesi olarak kabul edilir. Manden anne ya da babadan doğmamış bir kimsenin topluluğa kabulu olanaksızdır.

Her topluluk üyesinin bir dünyalık adı, bir de gizli adı olmak üzere iki adı vardır. Gizli ad, doğumda din adamları tarafından yapılan astrolojik hesaplar sonucunda verilir. Bu gizli ad yalnızca topluluk üyeleri arasında ve dinsel törenlerde kullanılır.

Her üyenin topluluğun gizlilik ilkesine uyması en önemli görevidir. Manden dininin herhangi bir kuralı ya da öğretisini, Manden olmayanlara aktarmak en büyük günah olarak değerlendirilir.

Günümüzde Sabiiler

Günümüzde Sabiiler Dicle ve Fırat kıyıları, Irak’ın güneyindeki eski Kuzistan’ın Karun Nehri Boylarında yaşamalarına rağmen büyük bir bölümü Bağdat ve Basra’da yaşamaktadırlar. Sabiiler kendileri dışında kimseyle evlenmeyen kapalı toplum olup Altın ve Gümüş işçiliğinde oldukça ilerlemişlerdir.Irak’ın dışında İsveç,Avustralya,ABD gibi ülkelerdede yaşayan Mandaistlern Günümüzde Dünya’da sayısı 30.000 kadardır.

Yezidilik

Yezidilik

yezidilik

Yezidilerin Kimliği Karma bir dinin mensubu olan Yezidi’lerin Arap, Kürt ve Asur kökenli oldukları ileri sürülmektedir. Çeşitli kültürlerin birbirlerine karıştığı Ortadoğu’da ulusal kimlikleri olmayan İran’daki Bahailer, Lübnan’daki Dürziler ve Maruniler gibi Yezidiler de dini bir cemaattir. Yezidi inancının, Hariciliğin İbadiye kolundan ayrıldığı söylenen Yezid bin Ebi Uneyse’ye dayandığını ileri sürenler olduğu gibi Yezidi adının eski İran inançlarındaki İyilik Tanrısı İzd ya da Yeda’dan geldiğini de savunanlar vardır. Ancak Yezidliğin, Emevi soyundan ünlü mutavassif Şeyh Adiy bin Musafir’le olan ilişkisi ise tartışmasızdır. Son 30 yıl içinde kendilerine geçmişten gelen ulusal bir kimlik arayışına giren Yezidiler, Arap Kimliğinden ziyade Kürt ve Asur Kimliğinden birini seçme konusunda bir tercih yapmaya çalışmaktadırlar

YEZİDİLİĞİN TARİHİ

Yezidilerin kökenleri ve tarihleri ile ilgili somut, yeterli bilgi ve belgeler mevcut değildir. Yezidilik inancının öncülü Şeyh Adiy’in Adaviler (Adaviyye) tarikatıdır. Yezidilerce, Yezidi inanç sisteminin kurucusu ve peygamber olarak kabul edilen Şeyh Adiy Bin Musafır, aslında Kadiri tarikatının kurucusu Abdülkadir Geylani ile birlikte İslam alimi İmam Gazeli’den ders almış; Müslüman inançlı bir sufi olarak kabul edilmektedir. 1072 yılında Lübnan’da Baalbek’te dogan Şeyh Adiy, 1116 yılındaki Mekke’ye hac ziyaretinden sonra öldüğü 1162 yılına kadar Laleş Vadisi’ndeki (Kuzey Irak’taki Duhok İli ‘nin yaklaşık 29 km. doğusunda, Musul’un da 57 km. kuzeyindedir) eski bir Hıristiyan manastırını dergaha çevirerek mürit yetiştirmiştir. Adiy bin Musafir 1162 yılında öldüğü zaman Laleş’teki dergahına gömülmüş ve türbesi çok geçmeden hac ziyareti için gelinen tapınağa dönüştürülmüştür. Şeyhin vefatından sonra makamına yeğeni Abu’l Bereket bin Sahr seçilmiş; onun önderliğindeki müritleri “Adaviler” adıyla anılmaya başlamıştır. Tarikat ise Adavilik ve bilahare Sehbetilik diye adlandırılmıştır. Adaviliğin antik inançlarla sentezlenmesi ve Hakkari yöresindeki aşiretler arasında yaygınlaşması, tarikatın başına geçen Şeyh Adiy’in torunu Hasan bin Adiy döneminde olmuştur. Moğolların bölgeyi istilasından sonra 13 ve 14. yy.da bölgedeki otorite boşluğundan yararlanan Yezidilik faaliyeti, Musul, Hakkari, Botan çayı yöresi, Cizre, Nusaybin, Mardin, Van ve Urmiye’deki aşiretler arasında kök salmıştır. 1415 yılına kadar unutulan ancak bu tarihten itibaren taraftar kazanmaya başlayan ve bilahare Yezidilik adını alan Şeyh Adiy’in öğretisinin öncülü olduğu bu yeni dinin sembolü, tavus kuşudur. Ama bu sembol, tavus kuşundan ziyade horoza benzemektedir. Dinlerinin çok eski olduğunu, kurulusu üzerine tarihi bilgilerin zaman içinde unutulduğunu, kaynaklarının kaybolduğunu söyleyen Yezidilerle ilişkiye geçerek, dinleri üzerinde bilgi edinmek isteyen gerek Müslümanlar gerek 18 ve 19. yy.larda bölgeye gelen Hıristiyan misyonerler de pek bir şey öğrenememişlerdir. Çünkü Yezidilik bir sır dini olduğu için Yezidiler, kendilerine sorulan soruları, soranların duymak istediklerine göre yanıtlamışlardır

YEZİDİ İNANÇLARI

Yezidilik; – Eski putperestliğe, – Zerdüştlüğe (iyilik ve kötülüğün mücadelesi), – Maniliğe (İrfan), – Yahudiliğe (Beslenme ile ilgili hükümler, haram yiyecekler), – Hıristiyanlığa (Vaftiz, nikahta ekmek ve şarap ayini, evlenmelerde kiliseleri ziyaret, şarap içmek), – İslamiyet‘te (Sünnet, oruç, kurban, hac, mezar taslarında İslam ‘i kitabeler) – Sufi-Rafiziliğe (İnancın gizliliği, vecd, şeyhe saygı), – Sabiiliğe (tenasuh ve ruh göçü), – Samaniliğe (gömme adeti, rüya tabiri ve dans), – Paganizme (Ay ve güneşe tapma) ait Bazı unsurları ihtiva eden ve kökeni yeterince açık olmayan bir inanç sistemidir. Yezidilik inancında Tanrı, dünyanın koruyucusu değil sadece yaratıcısıdır. O, faal değildir ve dünya ile ilgilenmemektedir. Tanrı iradesinin faal ve yürütücü uzvu, Tanrı‘nın ikinci şahsiyeti olan “Melek Tavus”tur. Melek Tavus, Tanrı ile bir, çözülmez bir şekilde Tanrı‘ya bağlıdır. Bu anlamda Yezidiler, tek Tanrılı olarak kabul edilebilirler. Ancak Yezidi inancında, Tanrı ile insan arasında vasıta olarak hizmet gören yari ilahlar bulunmaktadır. Yezidilere göre; Melek Tavus, bir iyilik Tanrısıdır. Yezidiler şeytana, tövbe etmesi sebebiyle Tanrı tarafından bağışlanan gözden düşmüş bir melek olarak bakarlar. Şeytanın adının, Tanrı olarak söylenmesi yasaktır. Yezidiler,dışarıdan anlaşıldığı manada ne cehenneme, ne cehennem azabına ne de şeytana inanırlar. Yezidi inancına göre; ruh, ölümden sonra başka gövdelere geçerek varlığını sürdürmektedir. Güneş, ay ve yıldızlar ışık saçtıklarından dolayı kutsaldır. Çünkü Melek Tavus da bir ışık kaynağıdır. Yezidi topluluğu, Adem ile Havva soyundan değil Cebbar bin Sehid adlı başka bir yüce varlıktan türemiştir. Yezidiler her çağda yeni bir peygamber gönderileceğine, her yerde bulunan Melek Tavus’un bütün Yezidileri koruyacağına ve kurtaracağına inanmaktadırlar. Mashaf-i Res’te, “Tanrımız şeytanın adını ya da onu anımsatan sözcükleri zikretmek yanlıştır” diye buyrulduğundan Yezidiler, Tanrı-melek mertebesine koydukları “Şeytan”in adını anmadan, onun için “İsmi güzel melek” derler. Ayrıca “kaytan, ser, melun, lanet” gibi kelimeleri de kullanmazlar. Yezidiler için ateş, nur yani ışık saçan bir kaynak olduğu için kutsanır ve ona asla tükürülmez. Yezidiler, bazı besin maddelerini yemez, bazı renkleri tercih ederler. Beyaz, kahverengi, kırmızı, yeşil ve siyah kutsal sayılmakta mavi renge ise itibar edilmemektedir. Beyaz giysi, temizliği simgelemekte; kadınlar mutlaka beyaz iç çamaşırı giymekte; erkekler öldüklerinde yüce makama temiz çıksınlar diye beyaz giysiyle gömülmektedirler. Yezidilerde temel haram yiyecek, maruldur. Buna börülce, salatalık, lahana gibi sebzeler ile balık, geyik ve horoz eti de eklenebilir.

YEZİDİLERDE İBADET

Yezidilerin yerine getirmeleri şart olan dini vecibeleri şahadet, namaz (ibadet), oruç, zekat ve hacdır. Onlara göre Tanrının birçok ismi vardır. Bunların en güzeli ve en çok kullanılanı “Hüda” olanıdır.

Şahadet

Yezidilerde şahadet, Tanrının sonsuz kudret sahibi, Şeyh Adiy bin Musafir’in Tanrının meleği ve Yezidilerin mürşidi, Sultan Yezid’in Tanrının meleği, yerin nuru ve insanlığın sevinci, Melek Tavus’un da Tanrı‘nın meleği ve elçisi olduğuna inanmaktan oluşur. Bunu aksam yatarken, sabah kalkarken de tekrarlarlar.

Namaz

Namaz (İbadet) Yezidilerde yılda bir kez Laleş’te Şeyh Adiy’in türbesine yapılan hac esnasında gerçekleştirilen toplu ibadetin haricinde toplu ibadet etme yoktur.Namaz, sabah ve aksam kılınır. Namazdan önce eller ve yüz yıkanır. Sabah namazı için dışarıya çıkılarak güneşin sarılığı belirgin olduğunda güneşe karşı ayakta durulup üç defa eğilmek (rükua varmak) suretiyle dua okunur. Aksam namazında da yine dışarıda güneşe karşı durularak dua okunur. Yezidiler ibadetlerini kimsenin görmesini istemezler. Bir yezidi ibadet ederken başka dinden biri görürse rükua varmaz ve sadece acunun içini güneş ışığına tuttuktan sonra elini ağzına götürüp öper.

Oruç

Yezidilerde Oruç Yezidilerde genel ve özel olmak üzere iki tür oruç vardır:

1. Genel Oruç

Eylül ayinin 3 ile 5 inci günleri arasında tutulan bu oruca Yezit orucu da denilmektedir. Ayrıca Hızır İlyas için üç gün oruç tutmak da Yezidi geleneklerindendir. Yezidi inancına göre, Allah üç gün oruç tutulmasını emretmiştir. Bu inanca göre kutsal kitaplarında oruçla ilgili yazılan üç gün kelimesini yabancılar yanlış olarak yani otuz seklinde anlamışlardır. Yezidiler tutulan üç günlük orucun otuz olarak kabul olunacağına inanırlar.Sabahleyin güneşin sarılığı ile başlayan ve aksam gün battıktan sonra sona eren oruçta yemek içmek yasaktır.

2. Özel Oruç

Yalnızca din adamlarına özgü olan özel oruç, Aralık ayında 20, Temmuz ayında 20 ve 15-20 Eylül tarihleri arasında Şeyh Adiy’in türbesine yapılan ziyaretin ardından da 40 gün olmak üzere toplam 80 gün tutulur.Yezidiler iftar sofrasında şarap bulundururlar.

Zekat

Yezidilerde zekat müritlerin gelirlerinin % 10′u şeyhlere, % 5 pîre ve % 2.5′ini fakire vermekten oluşur

Hac

15-20 Eylül tarihleri arasında Irak’ta bulunan Şeyh Adiy’in mabedine yapılan hac, Yezidiler için yapılması şart olan dini ve milli bir vazifedir. Şeyh Adiy’in sandukasını üç kez tavaf edip kaideye yüz süren her Yezidi, hacı olmuş sayılır.Şeyh Adiy’in sandukasını üç kez tavaf edip kaideye yüz süren her Yezidi, hacı olmuş sayılır. Şeyh Adiy’in Laleş Vadisi’ndeki dağın eteğinde olan mabedine Sırat Köprüsü denilen bir köprüden geçerek giden Yezidiler, kaynağı mabette bulunan zemzem adını verdikleri su ile çocuklarını vaftiz ederler. Bu hac merasimi; nehirlerde yıkanma, sancakların yıkanıp vaftiz edilmesi, rahiplerin dansları, mukaddes kabul edilen mezarlara kandil yakılması, kurban edilen bir öküzün etinin dağıtılması, özel yapılmış yemeklerin yenmesiyle kutlanır. Ayrıca bu hac sırasında saygı gösterilen ve şahıs isimleri verilen dut ağaçları ziyaret edilir. Çevreden tek ağaç dalı kesmek bile günahtır. Kutsal vadinin hiçbir yerinde ayakkabıyla dolaşılmaz; kadınla cinsel ilişki kurulmaz ve içki içilmez

Duaları

Yezidilerin güneş doğarken ve batarken ona doğru yönelerek dua okuma adetleri, güneşe ve aya taptıklarına dair yanlış bir telakkiye sebep olmuştur. Gerçekte bu duanın nedeni Yezidilerce Tanrı (Melek Tavus)’nın, “Ay ve karanlığın”, ve “Güneş ve aydınlığın” efendisi olarak kabul edilmesidir. Yezidi duaları dört tanedir.Bunlar ;
1. Sabah duası,
2. Evger duası: Bu da sabahları okunur,
3. Güneş batisi duası: Buna güneş duası da denir.
4. Aksam duası: Buna şahadet duası da denir. Yatağa yatınca okunur. Bu dua Melek Tavus’a yapılıp yedi meleğe hitap edilir.

Tatil ve Bayramlar
Bayramlar Yezidi kutsal kitabına göre, Cumartesi dinlenme günüdür. Yezidilerin önem verdikleri dört dini bayramları vardı

1. Sar-i Sal (Yeni yıl) Bayramı

Sarsali, Sarsaliya da dedikleri bu bayram Nisan ayinin ilk Çarşamba günü kutlanır. Bugün meleklerin gece boyunca bereket dağıttıklarına inanılır. Yezidilerin yaşadıkları her köyde ve yerleşim birimlerinde kutlanan bu bayramın ön hazırlığı olarak aile mezarları ziyaret edilerek mezar taslarının üzerine yolu oradan geçenlerin yemesi için, içinde kuru üzüm, yumurta, kuru incir ve çeşitli çöreklerin bulunduğu tepsiler konur.

2. Yaz Bayramı (Çesna Havini)

Temmuz’un 18 ile 21′i arasında Irak ‘ın Lalis bölgesinde kutlanan bu bayrama Şeyh Adiy bayramı, kırk gün bayramı da denir. Yaz orucunun tamamlandığı günün ertesinde baslar.

3. Cemaat Bayramı

Şeyh Adiy’in bir araya getirdiği ilk cemaatin anısına 6-13 Ekim tarihleri arasında kutlanan bu bayrama katılmak Yezidi inancına göre hac farizası sayılır ve her Yezidi için bir borçtur.

4. Doğum Bayramı

Yezidilerin dördüncü bayramı herkesin üç gün oruç tutarak karşıladığı 1 Aralık sabahı başlayıp aksamı biten Halife Yezid’in doğum günü olarak anılan bayramdır. Yezidiler Ayrıca Müslüman ve Hıristiyan komşularıyla birlikte onların Hıdırellez ve Aziz Sergius Yortusu gibi bayram ve yortulara da katılırlar. Yezidilerde geleneksel bir biçimde 21 Mart’ta kutlanan Nevruz Bayramı dini olmaktan çok folklorik bir nitelik taşır.

Ahret Kardeşliği
Her Yezidi’nin bir ahiren kardeşi ile bir ahiren bacısı olması mecburidir. Ahiren kardeşliği her defasında el öpmeyi ve ölümde yardım etmeyi emreder.

Vaftiz

Yezidi çocukları doğduktan 40 gün sonra bazı yerlerde de doğumun ilk haftasında Pirler tarafından Şeyh Adiy’in mabedindeki zemzem suyuna üç defa daldırılmak suretiyle vaftiz edilirler. Laleş’in dışında yasayan Yezidiler için kavvallar tarafından getirilen vaftiz suyu kullanılır.

Sünnet ve Kirvelik

Çocuk vaftiz edildikten bir hafta sonra vaftizi yapan Şeyh veya Pir tarafından sünnet edilir. Bu adete, Kuzey Irak’ta “karif” denilmekte ve Yezidi çocuğu komşu veya dost bir Müslüman kirvenin dizine yatırılarak sünnet işlemi gerçekleştirilmektedir. Kirveliğin Yezidilerde çok önemli bir yeri vardır. Başka dinden olanların kirve yapılması ile o dinin mensuplarıyla dostluk köprüsü oluşturulmakta, muhtemel düşmanlıklar önlenmektedir.

Ölüm ve Cenaze

Töreni Yezidiler birinin vefatında ölünün kıymetli elbiselerini bir ağaç parçasına giydirip, kokular sürüp süsledikten sonra etrafında dönerler. Bu arada ölünün iyiliklerinden bahsedip ağlayarak dövünürler. Bu tören, üç gün devam eder.

Ölen Yezidi, yüksek sesle salavat getirilerek ahiren kardeşinin huzurunda Yezidi şeyhi tarafından yıkanır. Ölünün ağzına, kulaklarına, gözlerine ve kalbinin üzerine Şeyh Adiy’in türbesinin toprağından yapılmış çamur sürülerek kolları çapraz vaziyette, bası doğu istikametinde gömülür. Ölümün 3, 7 ve 40. günleri ile yıl dönümlerinde anma törenleri düzenlenir, Yezidi yoksullarına yiyecekler ve sadaka verilir. Ölümünden sonra bir din adamı veya bir koçak tarafından görülen rüyanın yorumu yapılarak ölenin ruhunun yeniden doğması meselesi çözülmeye çalışılır.

Yezidilerin ölü gömüldükten sonra mezar başında ölüye hitaben yaptıkları telkin duası çok ilginçtir. Yezidilerin telkin duası su şekildedir: “Ey ölü kişi! Gelecektir üzerine Münker ve Nekir melekleri! Sana soracaklar: hangi dindensin? Sen, de ki ben Ezidiyim (Yezidiyim). Şeyhim, Şeyh Adiy’dir.”

RUHANİ YAPI

Yezidiler, müritler ve ruhaniler olmak üzere iki toplumdan oluşmuştur.

1. Müritler

Yezidi toplumunun en büyük kastini oluştururlar. Her Yezidi, her gün elini öpmek, yanında şarapla orucunu bozmak, hacla ilgili her türlü hizmetini yerine getirmek mecburiyetinde olduğu bir şeyh ya da pirin mürididir. Köylerde çiftçilik ve hayvancılıkla uğrasan müritlerin görevleri kendi üstlerindeki sınıflara hizmet etmek ve vergi vermektir.

2. Ruhaniler (Ruhan, Kahane, Rahip)

Bunlara olağanüstü saygı gösterilir. bazı hallerde ruhanilik irsi olarak kadınlara da geçebilmektedir. Ruhaniler (Rahip) aşağıdaki altı sınıfa ayrılmışlardır:

a. Şeyhler

Şeyh Adiy’in müritlerinden veya kardeşlerinin soyundan olmaları gerekir. Beyaz bir elbise giyip, siyah bir sarık sararlar; evleri Yezidiler için mabet olarak kabul edilir. Okuma-yazma isleriyle uğraşırlar, cenaze törenlerini yönetirler. Oruçta, bayramlarda, evlenmelerde ve sünnet merasimlerinde de görev yaparlar.

b. Pirler

Şeyhlerden sonra Yezidilere yol gösteren yaslı ruhanilerdir. Elbiseleri siyah olup baslarına siyah veya kırmızı tüylü sarık takarlar. Hacca gelenlerin yiyecek, içecek ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması bunların görevi olup dini törenlerin düzenlenmesinde şeyhlere yardım ederler. Şeyhler ve pirler, dokunulmazlık haklarına sahip ruhani reislerdir. Vazifeleri, müritlerini ve cemaatlerini kötülükten uzak tutmaktır. Bayram günlerinde, oruçlarda, evlenme ve ölümlerde, vaftiz, sünnet ve hastalıkların tedavisindeki dini görevleri yerine getirirler.

c. Fakirler veya Karabaşlar

Sadaka ile dünyevi zevklerden kaçınan Fakirler, aileler arasında arabulucu ve barışı sağlayıcı olarak Yezidi toplumunda görev yaparlar.

d. Kavvallar

Bunlar Şeyh Adiy bin Musafir’in türbesi civarında oturan görevlilerdir.Dini bayramlarda ve dinsel törenlerde ilahiler söyleyip çalgı çalarak ruhanilere hizmet ederler. Kavvallar, Yezidiler arasında birliği sağlamak, imanı kuvvetlendirmek ve köy halkının verdiği zekatı toplamak amacıyla Yezidi sancakları (Melek Tavus’un heykeli) ile yılda bir defa köyleri dolaşırlar.

e. Kuçekler

Irak ‘ın Laleş bölgesinde oturan Kuçeklerin sayıları azdır. Şeyh Adiy’in türbesinde hizmet ederler. Kavvallara yardımcı olarak köylere gezilerde, sancakları (Melek Tavus heykeli) taşırlar.

f. Çömezler (Avhan veya Avanlar)

Ruhanilerin en alt tabakasını oluşturur. Şeyh Adiy’in türbesinin bakim ve temizliğinden sorumludurlar. Dini yapının hiyerarşik zirvesinde biri Sayh Nasir olarak adlandırılan dini, diğeri de Mirza-Beg veya Amir al-Umara denilen dünyevi islere bakan iki reis bulunur. Sayh Nasir en üstün (Mir-i Sayhan) şeyh olup en yüksek manevi makamı temsil eder. Mukaddes yazıları en iyi onun bildiğine, tefsirlerinde hiç yanılmayacağına inanılan Sayh Nasir’in evi, Şeyh Adiy’den sonra Yezidilerce en kutsal yer sayılır. Yezidilere, Yezidilikten çıkarma cezası yalnızca Sayh Nasir tarafından verilir. Mirza-Beg, Yezidilerin emiri olup en yüksek siyasi makamı temsil eder. Bütün dünyevi islerde verdiği kararlar kesindir. Yezidi halkını, dışarıda temsil etme yetkisine sahiptir. Yezidilerde emirlik, babadan oğla geçmektedir

Sancak

Sancak (Sincak , Sencik, Cem-i Sanacık) Yezidilik en açık ifadesini, horoz seklinde pirinç, bakir veya tunçtan yapılmış “sancak”ta bulur. Yezidilerin elinde sancak adıyla anılan yedi adet tavus heykeli bulunmaktadır. Bu sancaklar, Yezidilerin yeryüzündeki dağılım bölgelerini simgelemektedir. Dini makamda oturan şeyhe ilahi bir kudret bahsettiğine inanılan sancaklar, Tavushane denilen özel ve güvenli bir yerde muhafaza edilir. Kavval ve Kuçek adı verilen Yezidi din adamları tarafından her yıl Yezidi köylerinde dolaştırılan bu sancakların kutsama töreni sırasında alttan başlamak üzere sırayla önce heykelin boğumları, sonra zemzem suyunun bulunduğu bakır ibrik öpülmektedir.
Yezidilerin Yedi Meleği ve Melek Tavus

Yezidilerin kutsal kitabi Mushaf-i Res’te evrenin yaratılısının anlatıldığı bölümde, önce bir inci tanesi olarak evrenin bilahare de yedi günde yedi meleklerin yaratıldığı ifade edilmektedir. Buna göre, ilk yaratılan Azrail isimli Melek-Tanrı ‘ydı; diğer adı Melek Tavus yani ateşten olma Şeytan’dı. Yedi meleğin en ulusu Oydu. Ve Pazartesi Derdail yaratıldı. (Bu meleğin ruhunu Yezidi ulularından Şeyh Hasal-al Basri temsil eder.) Salı, İsrafil oldu ve vekaletini Yezidi ulularından Şeyh Şemseddin’e verdi. Çarşamba, melek Mikail yaratıldı ve Sucedettin kılığında göründü. Perşembe, Semail oluştu ve Şerafettin oldu. Cuma, Cebrail yaratıldı ve Nusreddin olarak görüldü. Cumartesi yaratılan Nurail (Turail) ise Fahrettin evliya kılığında insanlar arasında dolaştı. Yezidilerde kötülük Tanrısı (şeytan) yerine ikame edilen melaikeler kralı Melek Tavus’un apayrı bir yeri vardır. Yezidiler, şeytan’ın yerine ikame ettikleri Melek Tavus’a Tanrısal nitelikler atfettikleri için “Şeytana tapanlar” olarak nitelendirilmişlerdir. Oysa onların inancına göre, dünyayı yaratan Tanrı‘nın cezalandırdığı şeytan, cehennemde kaldığı 7 bin yıl boyunca tövbe göz yaslarıyla doldurduğu 7 testi ile cehennem ateşini söndürmüş; Tanrı tarafından bağışlanmış ve meleklerin önderi olmuştur. Artık Melek Tavus, Tanrı ‘nın yarattığı dünyanın koruyucusu, yöneticisi ve Tanrı iradesinin yürütücüsü niteliklerini kazanmıştır.
Zemzem Suyu Laleş vadisinde bir kayadan çıkan su, Şeyh Adiy’in türbesinin eşiğinin altından geçer geçmez kutsallaşarak havuzumsu taç çukurda birikip zemzem adını alır. Zemzem suyunun akıp gittiği yere çıplak ayakla yaklaşan Yezidiler, el ve yüzlerini yıkamak suretiyle kendilerini vaftiz edilip kutsanmış saymaktadırlar.

MUKADDES KİTAPLARI

Yezidilerin Kitab-al Cilva (Kitab-i Celve) ve Mashâf-i Res (Mushâf-i Res- Kara Kitap) olmak üzere iki mukaddes kitabı vardır.Kitapların yazım dili kürtçedir.

Kitab-al Cilva (Kitab-i Celve)

Melek Tavus tarafından Yezidilerin kurtuluşu için “Tecelli Vahiy kitabi” olup beş bölümden ibarettir. Bu bölümlerden, 1 incisinde, Melek Tavus’un vazifesinin insanları ıslah ve onlara yardımcı olduğu, 2 incisinde, Melek Tavus’un insanları istediği şekilde cezalandırıp, mükafatlandırdığı, arzın altına ve üstüne hükmettiği ifade edilmektedir. 3 üncüsünde, Kainattaki bütün mahlukatların, Melek Tavus’un hakimiyeti altında olduğu, 4 üncüsünde, Melek Tavus’un haklarını başka ilahlara vermeyeceğini, Müslüman, Yahudi ve Hıristiyanların onun inançlarından kendilerine uygun düşenleri alıp, diğerlerini bozduğu, 5 incisinde ise, şahsına ve resmine saygıda bulunulmasını ve inançları ile eşyasının olduğu gibi korunması emredilmektedir. Şimdi her bölümün orijinal metinlerinden kısa örnekler sunalım.

Birinci Bölüm

Ben ki vardım, varım, sonsuza dek var olacağım; tüm yaratılmışlara hükmüm geçer, tüm olaylar ve benim erkim altındaki varlıklarla ilgili her şey, benim buyruğumla olur. Kim bana inanır da gereksindiğinde beni çağırırsa, ben hemen onun yanındayım, benim var olmadığım hiçbir yer düşünülemez. Beni benimsemeyen kimselerin, kendi isteklerine uygun olmadığı için kötülük diye nitelendirdikleri tüm olaylar, benim istediğimle olur. Her çağın bir Yönetici Vekili vardır, onu ben seçerim. Her kuşakla birlikte, bu Dünya’ nin Başkanı da değişir; Başkanlar sırayla gelirler, kendi dönemleriyle ilgili görevlerini yerine getirirler. Yaratılıştan kazanılan özelliklerin değerleriyle orantılı olarak, suçları bağışlarım. Kim ki bana karşı çıkar, acılar ondan eksik edilmeyecektir. Başka hiçbir Tanrı, benim islerime ve yaptıklarıma karışamaz : Ben neye karar verirsem, o olur; Yabancıların ellerinde bulunan kutsal kitaplar, peygamberler ve havariler tarafından yazılmış olsalar bile, artık geçersizdirler, isyancı bir nitelik kazanmışlardır, bozulmuşlardır; bunlar birbirlerini yalanlamakta ve geçersiz kılmaktadırlar. Doğru olanla yanlış olan arasındaki ayırım, yaşanılan çağın koşullarına göre yapılacaktır. Bana inananlara verdiğim sözleri yerine getireceğim; belirli dönemler için yetkilerimi devrettiğim akilli ve sevgili Vekillerimin yargılarına göre, kullarımla aramdaki sözleşmeye uyacağım ya da uymayacağım. Olayların gelişimini dikkate alırım; içinde bulunulan zamanda yararlı olan neyse, onu uygularım. Benim eğitmenliğimi kabul edenleri yönlendirir, eğitirim ; onlar, bana uymakla, ruhun duyacağı sevinç ve zevklerin en büyüğüne kavuşurlar.

İkinci Bölüm

Çok iyi bildiğim tüm yöntemlerle, ademoğullarını ödüllendirir ve cezalandırırım. Yeryüzünde, üstünde ve altında ne varsa, benim denetimimdedir. Öbür ırklara yardım etmeyi üstlenmem, onlara iyilik yapmaktan uzak da durmam, hele benim seçilmiş topluluğumdan ve bana uysallıkla hizmet edenlerden bunu hiç esirgemem. Sınadığım insanlara etkin denetim yetkisi veririm; bu insanlar, benim irademe uygun olarak, belirli durumlarda, bana inanıp öğütlerimi tutanlara yardım ederler. Alan da benim, veren de; zengin eden, fakir eden de; mutlu kılan, mutsuz kılan da; bütün bunlar, çevre koşullarına ve zamana uygun biçimde gerçekleşir benim islerime karışmak ve herhangi bir insani denetimimden çıkarmak hakkına ve yetkisine sahip hiçbir güç yoktur. Bana engel olmaya çalışanların üzerine acılarla hastalıklar yağdırırım. Kim benim buyruklarıma uyarsa, öbür insanlar gibi ölmez. Bu düşük dünyada hiç kimsenin, kendisi için belirlediğim süreden fazla kalmasına dayanamam; ama istersem, onu bu dünyaya iki kez, üç kez ya da daha fazla geri gönderirim, ruhunu başka bir bedenin içine sokarak; bu, evrensel bir yasadır.

Üçüncü Bölüm

Ben, kitap göndermeksizin yönlendiririm, dostlarıma ve benim öğrettiklerimi benimseyenlere, doğru yolu, gizli araçlarla gösteririm, uyulmasını istediğim kurallar, bunaltıcı değildir, zamana ve koşullara göre saptanmıştır. Yasalarıma karşı çıkanları öbür dünyalarda cezalandırırım. Ademoğulları, yapılması istenen şeyleri bilmezler, bu yüzden sık sık yanlışlığa düşerler. Yeryüzündeki ve gökteki hayvanlar, denizdeki balıklar, hepsi benim yönetim ve denetimim altındadırlar. Dünyanın bağrındaki gizli hazineler ve başka şeyler, benim bilgimin içindedir. Onların tek tek bulunup alınmasına olanak sağlarım. Bunlara sahip olacak kimselere ve benden zamanında dilekte bulunanlara gizli işaretlerimi, mucizelerimi gösteririm. Bana ve izleyicilerime karşı yabancıların göstereceği düşmanlık ve direnme, ancak kendilerine zarar verir, çünkü bilmezler ki güç ve zenginlik benim ellerimdedir ve bunları ben, âdemoğullarından hak edenlere veririm. Dünyaların yönetimi, çağların arka arkaya gidisi, vekillerimin her çağda değişmesi, sonsuza dek benim yetkimdedir. Her kim oraya dürüstçe yürümezse, ben, kendim belirleyeceğim bir zamanda onu cezalandıracağım ve başladığı yere geri göndereceğim.

Dördüncü Bölüm

Mevsimler dört tanedir, unsurları da (Dört unsur = Adem’ in bedenini oluşturan toprak, hava, ateş, su) dört tanedir; bunları ben, yarattıklarımın, gereksinimlerini gidermeleri için bağışladım. Yabancıların kutsal kitapları, ancak benim yasalarıma uygun oldukları, karşı çıkmadıkları ölçüde tarafımdan kabul görürler; yine de bunlar, çoğunlukla saptırılmışlardır. Üç tanesi bana karşıdır ve ben, üç addan nefret ederim. Benim gizlerimi açığa vurmayanlar için, ödüllendirme konusundaki sözümü tutacağım. Benim uğruma acı çekmeye katlananları, kuşku duyulmasın ki, dünyalardan birinde ödüllendireceğim. Benim yolumdan gidenler, kendilerine düşman olanlara ve yabancılara karşı, cemaat hâlinde yaşasınlar. Ey siz, benim yasalarıma uyanlar, benim tarafımdan iletilmeyen düşünceleri kafanıza sokmayın. Yabancıların yaptığı gibi sakin adimi ya da bana yakıştırılan adları ağzınıza almayın, yoksa günaha girersiniz; çünkü bu konular, sizin kavrayışınızın,üzerindedir.

Beşinci Bölüm

Beni simgeleyen şeylere ve resimlere saygılarınızı sunun; çünkü onlar size, benim yasalarıma aykırı olan davranışlarınızı anımsatacaktır. Yardımcılarımın buyruklarına uyun, sözlerine kulak verin ki benden aldıkları öte dünya bilgisini size iletsinler.

Mashaf-i Reş (Mushaf-i Res-Kara Kitap)

Yaratılış nazariyelerinin anlatıldığı yeryüzüne ait bir kitap olup Yezidilere dair geçmişteki olaylar ile Yezidilik adabını içerir. Ayrıca Kara Kitap‘ta renkler ve yiyeceklerle ilgili bazı yasaklar da yer almıştır.

Şimdi Mashaf-i Reş ‘ten bir bölüm sunalım; Başlangıçta Tanrı, kendi yüce özünden Beyaz İnci’ yi yarattı ve bir kus yarattı ki adi Anfar’ di. Ve inci’ yi onun sırtına koydu, ve orada kırk bin yıl oturdu. İlk gün, yani pazar günü, Azazil adlı meleği yarattı; işte o, hepsinin başkanı olanı Ta’us Melek (Tavus kuşsu Melek)’ tir. Pazartesi günü Tanrı, Darda’ il adlı meleği yarattı ki o, Şeyh Hasan’ dir. Salı günü, Israfil’ i yarattı ki, Şeyh Şams’ dır. Çarşamba günü, Cebra’ il adlı meleği yarattı; o da Abu Bekr’ dir. Perşembe günü, Azrail’ i yarattı ki, Saacadin’ dir. Cuma günü, Semna’ il aldı meleği yarattı; o da Nasir’ ud – Dindir. Cumartesi günü, Nura’ il adlı meleği yarattı, ki o [. .] Melek Ta’ us (Melek Tavus)’ u onların başkanı yaptı. Ondan sonra Tanrı, yedi göğü, Yeryüzünü, ve güneşi ve ayı yarattı […] İnsani, kuşları ve tüm hayvanları yarattı, ve onları pelerininin boşluğuna yerleştirdi, ve Inci’ nin üzerinden indi, melekler de yanındaydı. Sonra yüksek sesle Inci’ ye doğru haykırdı, o da düşüp dört parçaya ayrıldı. içinden su fışkırdı ve deniz oldu. Dünya yuvarlaktı, üzerinde çatlak yoktu. Sonra Tanrı, bir kus biçiminde Cebrail’ i yarattı, ve dört bucağın yönetimini ona emanet etti. Sonra bir gemi yarattı ve onun içinde otuz bin yıl kaldı, ondan sonra Laleis’ e geldi ve konakladı.

Dünyanın içinde haykırdı, ve yoğunlaşmayla deniz oluştu, ve dünya yeryüzüne dönüştü ve titremeye devam ettiler. Sonra Cebrail’ e, Beyaz Inci’ nin iki parçasını getirmesini buyurdu, parçalardan birini yeryüzünün altına yerleştirdi öbürünü de Göğün Girişi’ ne (cennetin girişi) kapı olarak koydu. Sonra onların içine güneşi ve ayı yerleştirdi, onların kırpıntılarından da yıldızları yarattı, ve onları göğe süs olarak astı. Ayrıca yeryüzünü süslemek üzere meyve ağaçlarını, bitkileri ve dağları yarattı. Hali’ nin üzerine Taht’ i yarattı. Sonra, dedi ki Ulu Tanrı : «Ey Melekler, Adem’ le Havva’ yi yaratacağım, onları insan yapacağım, ve ikisinden, Adem’ in belinden gelmek üzere, Sehr ibn Cebr doğacak; ve ondan tek bir halk türeyecek yeryüzünde; Azazil’ in, yani Ta’us Melek’ in toplumu olan Yezidi halkıdır bu. Sonra Şeyh Adi b. Musafir’ i Suriye’ den göndereceğim ve o gelip Lales’ te kalacak.» Sonra Tanrı, kutsal ülkeye indi ve Cebrail’ e, dünyanın dört bucağından toprak getirmesini buyurdu; Toprak, hava, ateş ve su. Onlarla bir adam yaptı ve kendinden ona bir ruh bağışladı. Sonra Cebrail’ e. Adem’ i Cennet‘ e yerleştirmesini buyurdu, orada meyveyle bütün yeşil bitkileri yiyebilsin diye : ancak buğday yemesi yasaktı. Yüz yıl sonra Ta’ us Melek, Tanrıya dedi ki: «Adem nerede ve nasıl üreyip çoğalacak? » Tanrı ona «Yetki ve yönetimi sana bırakıyorum bu konuda» dedi. O zaman Melek Tavus, gidip Adem’ e sordu : «Hiç buğday yedin mi ? » O da yanıtladı : «Hayır, çünkü Tanrı bunu bana yasakladı, ‘Ondan yememelisin’ dedi» Melek Ta’ us söyle dedi ona : «Yesen, senin için çok daha iyi olur.» Ama Adem’ in, yedikten sonra karni sisti, ve Ta’ us Melek onu Cennet‘ ten çıkardı, ve bıraktı, ve göğe çıktı.

O zaman Adem, karninin miskinliği yüzünden acıyla kıvrandı, çünkü bedeninde çıkış deliği yoktu. Ama Tanrı bir kuş gönderdi, o da Adem’ in bedeninde bir çıkış deliği açtı, böylece Adem rahatladı. Ve Cebrail yüz yıl ona görünmedi, ve o mutsuz oldu, ağladı. O zaman Tanrı, Cebrail’ e buyurdu, ve o gelerek Adem’ in sol koltuk altından Havva’ yi yarattı. Sonra Melek Tavus, halkımıza demek istiyorum ki, çok acı çeken Yezidîlere yardım etmek üzere yeryüzüne indi ve eski Asurluların yanında, bizim de basımıza krallar dikti; bu krallar Nesrukh (ki o, Nasir’ ud – Din’ dir) ve Kamush (o da, Sultan Fakhru’ d – Din’ dir) ve Artımus (ki. Sultan Samsu’d – Din’ dir) adini taşıyorlardı. Bundan sonra iki kral tarafından yönetildik; birinci ve ikinci Şapur adlı bu kralların yönetimi yüz elli yıl sürdü ve onların soyundan gelen Amir’ lerimiz bizi bugüne dek yönetmişlerdir,ve biz dört kabileye bölündük. Bize khass (marul) haram kılınmıştır, çünkü kadın peygamberimiz olan Khassa’ nin adını anımsatmaktadır; kuru fasulye de haramdır, koyu mavi boya kullanmamız yasaktır; Yunus peygambere saygısızlık etmiş olmamak için, balık yememiz haramdır; Ceylanları da yemeyiniz, çünkü onlar peygamberlerimizden birinin sürüsü olmuşlardır. Ayrıca, Şeyh ve müritleri, tavus kuşuna saygısızlık etmemek için, horoz da yemeyiniz; çünkü tavus kuşu, daha önce sözü edilen yedi Tanrıdan biridir ve biçimi horozu andırır. Yine, Şeyh ve müritleri sayın, helvacıkabağı yemekten sakininiz. Bundan başka, ayakta işemek, ya da oturmuş haldeyken giyinmek, ya da Müslümanların yaptığı gibi helada taharetlenmek, ya da onların banyolarında gusül etmek, bize yasaklanmıştır.

Ayrıca, Tanrımız olan Şeytan’ in adini ya da onu anımsatan Kitan, Sar, Sat gibi adları ya da Mal’ un , […] na’ l gibi sözcükleri ağza almak yasaktır. Önce [ …] bizim dinimize, puta taparlık dediler ve Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve İranlılar dinimizden uzak durdular. Kral Ahab ile Amran, bizdendi; öyle ki, bizim Pirbub diye adlandırdığımız Ahah Beelzebub’ un Tanrısından yardım dilerlerdi. Bizim Babil’ de Bakti-Nossor (Nebukadnezzar) adlı bir krallımız vardı; Iran’ da Ahasuerus, İstanbul’ da Ağrıkalus da bizdendi. Gök ve yer var olmadan önce Tanrı, suların üzerinde bir teknenin içindeydi. Sonra, yaratmış olduğu inciye kızdı, onu başından attı; incinin karılmasından dağlar, çınlamasından kum tepeleri, dumanından da gökler meydana geldi. Sonra Tanrı, göğe çıktı ve gökleri yoğunlaştırdı; ve onları, altlarına destek koymadan yerleştirdi, ve yeryüzünü her yanından çevirdi. Sonra ellerine kalemi aldı, ve tüm yaratıklarının adlarının listesini çıkardı. Kendi özünden ve nurundan altı Tanrı yarattı ki bunların yaratılması, bir lambanın başka bir yanan lambadan yakılması gibiydi. Sonra Birinci Tanrı, İkinci Tanrı‘ ya dedi ki : «Ben göğü yarattım; sen oraya çık, ve bir şeyler yarat.» Ve o, göğe çıktığı zaman, Güneş var oldu. Kendisinden sonraki Tanrıyla, ‘Çık’ dedi ve ay yaratıldı. Ve ondan sonraki Tanrı, gökler’ i harekete geçirdi; ve ondan sonraki Tanrı, yıldızları yarattı; ve ondan sonra gelen Tanrı, el – Kuragh’ i, yani Sabah Yıldızı’ nı (venüs) yarattı; ve her şey böyle yarattı.

GÜNÜMÜZDE YEZIDILER

Osmanlıların son zamanlarında 1912′de yapılan nüfus sayımında 37.000, 1923′teki sayımda 18.000 olarak tespit edilen Yezidilerin sayısı ülkemizdeki bazı çevrelerin baskılarından kaynaklanan göçlerden dolayı azalmış olup; günümüzde Türkiye’deki sayılarının 3.000-4000 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemizde küçük topluluklar halinde yaşayan Yezidilerin büyük bölümü Güneydoğu Anadolu’da bir kısmı da metropol kentlerinde yaşamaktadırlar. Dünya genelinde nüfuslarının 700.000 olduğu tahmin edilen Yezidilerin, Irak’ta 300.000, Rusya’da 100.000, Gürcistan’da 60.000, Ermenistan’da 40.000, Suriye’de 10.000, Almanya’da 50.000, İran ‘da 1.000-2.000 civarında nüfusa sahip olduğu; kalanının da Hindistan, Lübnan, İsviçre, Belçika, Estonya ve Ukrayna’da yasadığı bilinmektedir.

Hristiyanlık

Hristiyanlık

hristiyan

Hıristiyanlık, bugünkü dünya coğrafyasının hemen her bölgesinde mensubu bulunan, temelde vahiy ve mukaddes kitap ile tekTanrıcılığa dayanan bir dindir. (1)

Hıristiyan kelimesi Yunanca “khristianos” kökünden gelir. isa’nın adı bu dilde Khristos (2) olarak geçer. Bu kökten çıkan “khristianos” ve “khristian” kelimeleri de, isa’ya bağlanan, O’nun yolundan giden anlamına gelmektedir. Hıristiyanlık, Filistin bölgesinde doğmuştur. Nasıralı isa’yı merkez alan bir Yahudi -Mesihi hareketi-dir. isa, israil’i gelecek Tanrı Krallığına hazırlamak istemiştir. Ancak bugünkü Hıristiyanlık isa’nın havarilerinin arasına sonradan giren Pavlus’un yorumlarıyla değişik bir hüviyet kazanmıştır.

İsa soy itibariyle Yahudi ‘dir ve Mesih olduğunu açıklamıştır. (3) isa, kendinin bir peygamber olduğunu, insanları doğruluk, kardeşlik ve hak yola çağırmak için geldiğini açıklaması Yahudilerin işine gelmemiştir. (4)

Dinler Tarihçilerine göre Hıristiyanlığın tarihi oldukça uzundur. Takriben yirmi asırlık bir zamanı içine alan Hıristiyanlık tarihi dört devrede incelenmiştir:

1- Havariler tarafından yayılan ve Batı Roma imparatorluğu’nun yıkılmasına kadar devam eden dönem. Hıristiyanlık bu dönemde geniş yayılma sahası bulmuştur.

2- V. yüzyıldan XVI. yüzyılın başlarına kadar süren dönem Doğu Kilisesi’nin Batı Kilisesi’nden ayrıldığı bu dönemde Hıristiyanlık Avrupa’nın kuzey bölgesinde yayılmıştır.

3- XVI ve XVII. yüzyılları içine alan dönem. Hıristiyanlık için çok önemli olan bu devrede Protestanlık ortaya çıkmış, Katolik Mezhebi ile çatışma sonucunda Batı Kilisesi bölünmüştür. Çünkü Roma Katolik Kilisesi’nin gösterdiği halas yani kurtuluş fikri o dönem Hıristiyanlarını tatminden uzaktı.

4- XVIII. yüzyıldan itibaren başlayan ve Hıristiyanlığın karışıklıklar içinde geçtiği bir dönem olarak bilinen bu devrede Hıristiyanlık üzerindeki münakaşalar kilise dışına taşmıştır. Dinler Tarihçilerinden bazıları da Hıristiyanlığı üç devrede incelemişlerdir:

1- Hıristiyanlığın klasik dönemi (I-VIII. yüzyıl),
2- Hıristiyanlığın Ortaçağ dönemi (IX-XV. yüzyıl),
3- Hıristiyanlığın Yeni dönemi (XV. yüzyıl vd.).

Hıristiyanlara, isa’ya yardım ettikleri, Nasıra köyünde O’nunla birlikte bulundukları için Nasranî denilmiştir.

Hıristiyanlığı Kudüs ve civarı dışında yepyeni bir hüviyetle yayan Pavlus (5) olmuştur. Yaygın şifahî Hıristiyan nakline göre Pavlus Hıristiyanlığı ve incil’i bir mucize ile isa’dan almış, ileride kilisenin talimlerine kendi zihniyetini hâkim kılmak için gayret sarfetmiştir. ingiliz tarihçilerinden Wels’e göre Pavlus, zeki ve zamanının bütün dinî cereyanlarını bilen bir insandır. Diğer dinlerden birçok hususları Hıristiyanlığa aktarmıştır. Pavlus’un, Hıristiyanlık için değişmez prensipler olarak ilân ettiği hususlar şunlardır:

1- Hıristiyanlık bütün insanlığa hitap eden bir dindir.
2- Allah‘ın oğlu olan Mesih isa, insanların günahlarına keffaret olmak üzere Haç’ta can vermiştir.
3- isa ve Ruhu’l-Kuds, aynı derecede Tanrıdır.
4- Ölüler arasından dirilerek kalkmış olan isa, semaya çıkarak Baba‘sının sağ yanına oturmuştur.

Pavlus, isa’nın ve Ruhu’l-Kuds’ün Tanrı oldukları inancını yerleştirmeğe çalışmıştır. Ayrıca yine O, isa’nın vazettiği sünnet olmayı ve domuz eti yememeği de kaldırmıştır.

Bir bakıma bugünkü Hıristiyanlığa Pavlus’un yorumları demek mübalağalı bir ifade sayılmamalıdır. Nitekim, gerek mukaddes metinler gerek ilk kilise, gerek ilk Hıristiyan inançlarının Pavlus’un eseri olduğunda Hıristiyan ilâhiyatçıları görüş birliği içindedirler. (6)

İnanç ve İbadet Sistemi

Hıristiyanlık monoteist bir dindir, incillerde ve diğer mukaddes metinlerde bu anlayışı destekleyen ifadeler mevcuttur. (7) Ancak yine aynı metinlerde ve kilisenin sahih kabul ettiği incil metinlerinde isa için “Tanrı‘nın Oğlu” Allah için de “Baba” terimlerinin kullanıldığı görülmektedir. Hıristiyanlığın mukaddes kitabı’nda geçen “Ben ve Baba biriz”, “Babanızın Ruhu”, “Allah‘ın Ruhu” vb. deyimler, bunlar İslami çevrelerce teslis olarak yorumlanmaktadır.

Hıristiyanlıktaki iman ikrarına giren esasların nelerden oluştuğu incil metinlerinde açık bir şekilde yer almamakla beraber, bu prensiplerin ilk Havariler Konsili’nden itibaren tesbite başlandığı, son şeklini ise IV. ve V. yüzyıldaki konsillerde aldığı yaygın bir kanaat halindedir. Bununla beraber inançlar konusunda gerek kiliseler, gerek mezhepler arasında bazı ortak ana unsurlar bulunduğu gibi farklı anlayışlar da vardır. Günümüz Hıristiyanlarının da hemen büyük bir kesiminin kabul ettiği Havariler inanç sistemi (8) şu maddelerden oluşmaktadır:

1- Ben, Tanrı‘ya Kudretli Baba‘ya,
2- Biricik oğlu Rab isa’ya,
3- isa’nın Bakire Meryem ve Ruhul’-Kuds’ten doğduğuna,
4- Pilatus zamanında çarmıha gerilerek gömüldüğüne,
5- Ölüler arasından üçüncü gün dirildiğine,
6- Göklere yükseldiğine,
7- Baba‘nın sağında oturduğuna,
8- Ölüleri ve dirileri yargılamak üzere oradan ineceğine,
9- Ruhu’l-Kuds’e,
10- Mukaddes Kilise‘ye
11- Günahların bağışlanacağına,
12- Bedenin dirileceğine, inanırım. (9)

Hıristiyan Mukaddes Kitabı’nda “teslis” kelimesi veya O’na iman etmeye çağıran açık bir ifade mevcut değilse de isa’nın , “Baba, Oğul ve Ruhu’l-Kuds ismiyle vaftiz eyleyin” (10) şeklinde Havarilere emir verdiği bilinmektedir. Ancak ilk konsillerde bu konu tartışılmış, iznik Konsili (325) ‘nde Ruhu’l-Kuds’ün Tanrılığı karara bağlanmıştır. (11)

Bazı Dinler Tarihçilerine göre, monoteizm inancının hâkim olduğu Yahudi çevresinde çıkmış olan “teslis” inancı, büyük bir ihtimâlle isa’nın Tanrılaştırılmasının tabiî bir sonucu telâkki edilmelidir. Bunun yanında Ruhu’l-Kuds’ün de ayrı bir ilâhî varlık sayılması üç ayrı Tanrı anlayışına zemin hazırlamıştır. Daha sonraki dönemlerde birtakım kelâmî ifadelerle açıklanmaya çalışılan teslisin üç unsuru (Baba, Oğul, Ruhu’l-Kuds) bir ulûhiyetin üç ayrı görüntüsü olan bugünkü formülün benimsenmesiyle noktalanmıştır. (12)

Hıristiyanlara göre teslis öyle büyük ve gizemli bir kavramdır ki sırf insan aklı onu derinliği ve şümulü ile kavrayamaz. (13) Bu bakımdan, mahiyet ve köklerini araştırmaya girişmeksizin insanın O’na inanması gerekir. Bununla beraber Hıristiyanlık’taki inanç esaslarının bütün mezheplerce aynı şekilde benimsendiğini söylemek mümkün değildir. Protestanlığın inanç esasları ise şunlardır:

1- Mukaddes kitaplara iman,
2- Uluhiyete iman,
3- insanın günahsızlığına iman,
4- Günahların keffaretine iman,
5- Ahirete iman.(14)

Bu konuya son vermeden önce Hıristiyanlık’ta melek inancına birkaç cümle ile değinelim. Hıristiyanlık’taki melek inancının temeli onların masum ve ruhanî varlık oluşlarıdır. Ancak kilise bu ruhanî varlığı cisimlendirerek açıklamaktadır. Onlara göre melekler Allah‘a yardımcı olmakla görevlidirler. Ancak bazı Hıristiyan mezheplerinde melekler, insanlar gibi günah işleyebilir olarak algılanmıştır. Onlardan bazılarına “Tanrı‘nın Kızları” adı verilmiştir.

Kutsal Kitapları

Hıristiyanlığın mukaddes kitapları incillerdir. Yunanca “evangelion” kelimesinden gelen incil, “müjde, iyi haber” anlamlarını ifade eder. (15) incil kelimesinin bu açıklamasına dayanarak ilk dönem Hıristiyanları, isa’nın gelişini, insanları kötülük ve günahtan kurtararak selamete ulaştırmak manasında yorumlamışlardır.

Bugün Hıristiyanların ellerinde bulunan Yeni Ahit, 4 incil (16) ile 23 küçük kitabın birleşmesinden meydana gelmiştir; hepsi 27 kitaptır. Bu kitapların hemen tamamı II. yüzyıldan sonra yayılmıştır, Yunanca’dır. Hıristiyanlar bu kitapların Havarilerden geldiğini ve doğru olduğunu kabul ederler. Bununla beraber incillerin isa’nın eseri olmadığını, ihtiyaç duyuldukça sonradan yayıldığını, isa’nın düşüncelerini yansıtmadığını iddia edenler de vardır.

Hıristiyan dinî literatüründe kilisenin sahih kabul ettiği incil metinlerine “kanonik”, sahih kabul edilmeyen incil metinlerine de “apokrif” denir. (17) Apokrif metinler üzerinde gerek ilâhiyatçıların, gerek mezhepler tarihi uzmanlarının tartışmaları hâlâ bitmiş değildir. inciller arasında bir takım ayrılıklar bulunmakla beraber ilk üç incil (Matta, Markos, Luka)’de bazı benzerlikler tesbit etmek mümkündür. Aralarındaki şekil ve konu berzerliğinden dolayı bunlara “Sinoptik” inciller denir. (18) Nitekim, mucizeler ve isa’nın hayatına dair olayların anlatımına Sinoptik inciller oldukça açık benzerlikler sergilemekte, her üçü de ortak şifahî kaynağa dayanmaktadır. Bu inciller edebî yönden birbirlerine bağlıdır. Yuhanna incili ise anlattığı olayların tefsirine daha fazla önem verdiği için “sembolik” bir anlam taşır.

Hıristiyan ilâhiyatçılardan bazılarına göre isa’ya ilk inanan Havarilerden dördü, sonradan O’nun sözlerini toplayarak birer incil meydana getirmişlerdir. ilk dört incil (19)’den en eskisinin Markos olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. ilk inciller genellikle ibranca ve Yunanca yazılmış, Orta çağ boyunca da Latince’sinden okunmuştur.

Bir diğer açıdan Hıristiyanlar, isa’nın kanun ve öğretilerini içine alan kitapların tamamına incil adını vermektedirler.(20) Hıristiyanların kabul ettikleri bir sınıflandırmaya göre 27 kitaptan meydana gelen Ahd-i Cedid iki bölümdür:

1- Tarihi inciller (1-4 kitap),
2- Talimi inciller (5-27 kitap).

Bugünkü incil’in muhteviyatını tarihî bir muamelenin sonucu olarak kabul etmek mümkündür. isa Arami dilini kullanmıştır. Sonraki dönemlerde incil halk Yunancası ile yazılmıştır. içinde Arami dilinde birkaç cümle de vardır. 1546′da toplanan Merano Ruhani Meclisi, incil’in Tanrı ilhamı olduğundan şüphe edilmesini yasaklamıştır.

Elimizdeki incil Gerçek midir?

Hıristiyanlığın kutsal kitabı olan incil ‘lerin hiçbir şekilde değişmediğini söyleyen ve Tanrı ‘nın bunu kendi kutsal kitabında belirterek değişmediğini güvenceye aldığını savunan Hıristiyanlara karşılık, incil ‘in Tanrı sözü olduğuna inanan fakat değiştiğini iddia eden islam Dini mensupları arasında sürekli devam eden bir tartışma mevcuttur. islam taraftarları incil ‘in değiştirildiğine dair iddialarını aşağıdaki dayanaklara bağlarlar;

1-isa’nın soyu Luka incili’nde başka, Matta incilinde başka şekilde anlatılmıştır. (20) 2-Tanrıyı görme konusu incillerde farklı farklı geçmektedir. (22)
3-isa’nın doğum yeri bile incillerde değişiktir. (23)
4-Kendi kutsal kitapları incil’in “Allah‘ın incili” veya “Oğlumun incili” şeklinde zikredilişi yine ellerindeki incillerin ifadeleridir. (24)
5-Kurtarıcılık vasfı bir incilde “Kurtarıcım Allah” diye geçerken yine aynı incilde “Kurtarıcı isa” şeklinde geçmektedir. (25)
6-isa’nın gösterdiği mucizelerden biri olan “körlerin gözlerini açma” mucizesi incillerde değişik sayıda ifade edilmiştir. (26)
7-Hz. Yahya incillerden birine göre çekirge ve yaban balığı yemiş, yine aynı incil’e göre hiçbir şey yememiş ve içmemiştir. (27)

Hıristiyanların incilin değişmediğine dair kanıtları Kitabı Mukaddes ve Kuranı Kerim deki ayetlerle (I) eski incil ve Tevrat nüshalarıdır. incil ‘in değiştirilmediğine dair Kitabı Mukaddes ‘teki ayetlerden bazıları şöyledir;

“Çünkü doğrusu size derim:gök ve yer geçip gitmeden,herşey vaki oluncaya kadar, şeriattan en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır”(Matta5:18)

“Gök ve yer geçecek,fakat benim sözlerim geçmeyecektir”(Matta 24:35) ayrıca bkz. 2.Petrus 1:21,Malaki 3:6,Mezmur 119:160, Mezmur117:7-8,Luka :16:16-17

Hıristiyanlar ayrıca islam peygamberinin Kitabı Mukaddesi kabul ettiğini (II) ve islam peygamberinin zamanında da Kutsal Kitap ‘ın sapasağlam mevcut olduğunu (III) Kuran ‘ın incelenmesiyle Kuranda incilin değiştirildiğine dair bir hüküm bulunmadığı ve bunu iddia edenlerin kafir olacağını savunmaktadırlar.(IV)

Hıristiyanların bu iddialarına bazı islam aydınlarınca Kuran ‘da belirtilen incil günümüz incili değil Barnaba incili diye açıklama getirilmektedir. Hıristiyanlar; Barnaba incilinin incelenmesi sonucunda Bu incilin Kuranı Kerimin yazıldığı zamandan çok sonraları kaleme alındığının anlaşılacağını bu nedenle bu incilin gerçek incil olmadığını islam dinine mensup kişiler tarafından propaganda amaçlı yazıldığını iddia etmektedirler. (V)

Günümüz Hıristiyan Mezhepleri

Hıristiyanlık’ta mezheplerin teşekkülünü, isa’nın dünyadan ayrılmasından hemen sonra O’nun dinine giren Pavlus’la isa’nın cemaati arasındaki ihtilâflara bağlayan görüş daha ağır basmaktadır. Gerçektende Pavlus’un Hıristiyanlığı kabul etmesinden sonra O’nunla isa’nın cemaati arasında çıkan ihtilâflar onların kısa zamanda ikiye bölünmelerine sebep olmuştur.

Bir başka açıdan mezheplerin doğmasını, inanç, ayin vb. konulardaki ihtilâflarla, XI. yüzyılda Doğu-Batı Kiliseleri’nin birbirinden kopmasına, hatta reform hareketlerine bağlayan görüşü benimseyenler de bulunmaktadır. Burada kiliseler arasındaki ihtilâflardan çok, halen günümüzde varlığını sürdüren belli başlı üç Hıristiyan mezhebinden (Katolik, Ortodoks, Protestan) ana hatlarıyla söz edilecektir.

1- Katolik Mezhebi

Bir diğer adı Roma Katolik Kilisesi olan Katolik Mezhebi, Hıristiyan dünyasının en büyük ve en köklü mezhebidir. inançlarına göre bu mezhebi, havarilerin ilki olan Petrus kurmuştur. (28) O aynı zamanda isa’nın vekilidir. Petrus’tan sonra gelen papalar da Petrus’un vekili sayılırlar. Böylece Papa ruhanî reis sıfatıyla isa’nın yeryüzündeki temsilcisidir. 1870 yılında toplanan Vatikan Ruhani Meclisi Papa’nın yanılmazlığını ilân etmiştir. (29) Katolik Mezhebi’nde ruhban sınıfı aşağıdan yukarıya rahip, piskopos , kardinal ve papa şeklinde hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Katolik Mezhebi’nin başlıca özellikleri şunlardır:

1-Papa dinî başkandır, isa’nın vekili, Petrus’un halefidir.
2-Papa yanılmaz bir otoritedir. Roma diğer kiliselerin hepsinden üstündür.
3-Ruhu’l-Kuds tarafından idare edilen Roma Kilisesi evrenseldir.
4-Ruhu’l-Kuds, Baba ve Oğul’dan çıkmıştır.
5-isa hem ilâhî, hem insanî tabiata sahiptir.
6-isa da, Meryem de günahsızdır, aslî suçtan uzaktır. Meryem, Tanrı yanında şefaatte bulunabilir. O, göğe yükselmiştir. (30)
7-Azizler de Tanrı katında sözcü olur, şefaatte bulunabilir.
8-insan aslî günah içindedir. Buna karşılık kötülüğe meyletmek günah değildir, günaha sevkeder. Günah çıkarma çok önemlidir. Bunun, günah çıkarma hücresinde papaza itiraf şeklinde olması gerekir. (31)
9- Sakramentler yedi tanedir. Ruhban zümresi evlenemez. Onların dışındaki evlenenler de boşanamaz. Boşandıktan sonra evlenmek zina sayılır.
10-Yirmi Konsil’in aldığı kararlar kabul edilir.
11-Cuma günü et ve yağlı yiyecek yemek yasaktır.
12- Son hüküm gününü, cenneti, cehennemi ve Araf’ı kabul ederler.
13- Geleneklere bağlı kalmak lâzımdır.
14-Ayin dili Latince’dir. 1965′deki II. Vatikan Konsili’nde değişik dillerde de ayin yapılmasına izin verilmiştir. (32)

Katolik Mezhebi’nde papazların başlıca görevleri, vaftiz, tövbe, çile, günah çıkartma, ahilere yağ sürme, evlenme vb. takdis törenlerini yönetmektir. (33) Temelde aynı inançları paylaşmakla beraber, ayrıntılara ait konularda Katolik Mezhebi’nden ayrılarak ortaya çıkan bazı küçük mezhepler vardır:

1- Keldani Mezhebi
2- Ermeni Mezhebi
3- Süryani Mezhebi
4- Maruni Mezhebi
5- Kıpti Mezhebi.

2- Ortodoks Mezhebi

Yunanca’da Ortodoks ” Doğru görüş, inanç ve doğru itiraf” anlamına gelir. Bu mezhebin Dinler Tarihindeki diğer isimleri şunlardır: Doğunun Ortodoks, Katolik ve Apostolik Kilisesi, Ortodoks Doğu Kilisesi, Doğu Kilisesi, Ortodoks Kilisesi ve Rum Ortodoks Kilisesi. (34) Ortodoks Kilisesi’nin Katolik Kilisesi’nden 1054 yılında (35) kesin olarak ayrılmasında (36) dinî ve siyasî birtakım sebeblerin büyük rolü olmuştur:

1- Katolik Kilisesi’nin müşrikler arasında dini yaymak için bazı tavizler vermesi.
2- Roma’nın itirazına rağmen imparatorluk merkezinin istanbul olması.
3- Batı Roma Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan otorite boşluğunu Papalığın doldurmak istemesi.

inanç ve ayinler bakımından Ortodoks Kiliseleri bazı siyasî ve idarî sebeblerden dolayı birbirinden ayrılmıştır:

a-1054′deki Doğu-Batı ayrılığından sonra Ortodoksluğun merkezi Bizans olmuştur.
b-istanbul’un Türkler tarafından fethedildiği 1453′ten sonra Rus Ortodoks Kilisesi istanbul Patrikliği ile mücadeleye girişmiştir.
c-Rus ihtilâli (1917)’nden sonra istanbul Ortodoks Patrikliğiyle mücadeleden vazgeçen Rus Ortodoks Kilisesi Patriklik halini almıştır.

Ortodoks dünyasının dört büyük patrikliği (istanbul-iskenderiye, Antakya, Kudüs) vardır. Diğer, bölgelerdeki millî kiliseler idari yapı itibariyle bu dört patrikliğe bağlıdır. Ortodoks Mezhebi’ni diğer Hıristiyan mezheplerinden ayıran başlıca özellik şunlardır:

1- Patrik ruhanî başkandır.
2- Papa yanılabilir. O isa’nın vekili değildir.
3- Ruhu’l-Kuds, Oğul yoluyla Baba‘dan çıkmıştır.
4- ilk yedi konsilde alının kararları kabul etmek lâzımdır.
5- Ancak, Meryem, isa ve Aziz ikonlarına (37) saygı gösterilir.
6- Her ülke ibadetini kendi diliyle yapmakta serbesttir.
7- Günahkârlar, işledikleri günah ölçüsünde A’râf ta bekletilirler.
8- Keşişler, piskoposlar ve patrikler evlenemez; papazlar evlenebilir. Boşanma ancak bazı şartlarla mümkündür.
9- Vaftizden hemen sonra Konfirmasyon yapılmalıdır.
10- Evharistiya ayininde ekmeğe maya, şaraba su katarlar.
11- Haç sağdan sola çıkarılır ve Haç’ın kolları birbirine eşittir.

Kuruluş dönemlerinde bütün Doğu Ortodoks Kiliseleri, istanbul Ortodoks Kilisesi’nin idare ve kontrolü altında iken, daha sonraları parçalanmalar olmuş şu kiliseler doğmuştur:

1-Süryani Ortodoks Kilisesi,
2-Rum Ortodoks Kilisesi,
3-Ermeni Ortodoks Kilisesi,
4-Rus Ortodoks Kilisesi.

Dinler Tarihçilerinin genellikle savunduklarına göre Ortodoks Mezhebi’nin doğması, iznik (325) ve O’nu takibeden altı Konsil’de alınan bazı kararlar sonucunda olmuştur. (38) Ancak Ortodoksluğu kabul edenler iznik Konsili’nde değişik fikirler ortaya atan Arius, Nestorius vb. din büyüklerinin görüşlerine her zaman cephe almışlardır.

Katolik mezhebi ile Ortodoks mezhebi arasında tesbit edilebilen başlıca ayrılıklar şunlardır:

1- Katoliklere göre Ruhu’l-Kuds Baba ile Oğul’dan, Ortodokslara göre ise Allah‘ın göndermesinden meydana gelmiştir. (39)

2- Katoliklere göre papa yanılmaz; ilâhî kudrete sahiptir. Ortodokslara göre ise O, ruhani bir liderdir; ilâhî bir gücü yoktur.

3- Katoliklere göre papanın iman, ibadet, ahlâk vb. konulardaki her sözü münakaşasız kabul edilmelidir, Ortodokslara göre ise papa da bir insandır, yanılabilir.

3- Prostestan Mezhebi

Almanca’da “protestieren” kelimesinden alınmış olan Protestan “itiraz, protesto, başkaldıran” anlamlarına gelir. Protestan mezhebinin doğuşu, XVI. yüzyılda Martin Luther (1489-1546)’in Roma Katolik Kilisesi’ne karşı;

1- Günahları bağışlamak,
2- Günahların bağışlanmasını malî bir kaynak haline getirmek,
3- incil yorumunu kendi tekeline almak,
4- Ayin dilinin mutlaka Latince olması vb. hususlara itirazları ile başlamıştır.

Martin Luther itirazlarına kısa zamanda taraftar bulunca hareket hızla büyüyerek yayılmıştır. (40) itirazcılar kendi görüşlerini çeşitli mahfillerde açıklamak imkânı buldukça, onların fikirlerini benimseyenler de o nisbette artarak geniş bir coğrafyaya sahip olmuştur. Protestan mezhebine incil Kilisesi de denir.

Protesto hareketinin yaygınlık kazanması, reformasyonun başlaması ve çeşitli kiliselerin doğmasıyla sonuçlanmıştır. Protestanlığa göre Allah‘a ulaşabilmek için hiçbir kilise görevlisinin aracılığına ihtiyaç yoktur. Hıristiyan geleneğinin yakın geçmişten aldığı şeklin bir diğer adı olan Protestanlık, kilisenin bizzat kendi değerlendirmesine göre:

1- itirafla ilgili durum,
2- Ruhanî tavır,
3- Hıristiyanlığa daha uygun bir görünüm verme vb. noktalarda geçmişine nisbetle yeni bir hüviyet kazanmıştır.

Protestanlık, tarihinin belirli bir döneminde ve bazı özel şartlar sonucunda ortaya çıkmasına rağmen, fikir ve ruhî yapı itibariyle sadece XVI. yüzyılın mahsulü sayılmamalıdır. Bazı Dinler Tarihçilerine göre, Protestan reformcular ile onları takib edenler, o yüzyılda yapılan dinî yorumlarla yeni bir gerçeği bulmak yerine, eski dinî gelenekleri yeniden ortaya koymuşlardır. Bu bakımdan Protestanları, kâşif değil, yenileyici olarak görmek lâzımdır. inançlarına göre günahkâr bir kişi ancak Tanrı‘nın karşılıksız inâyetiyle kurtuluşa erebilir. Protestan mezhebi son dört yüz yıl içinde başlıca iki dinî tür olarak kendini göstermiştir:

1- Klasik Protestanlık,
2- Radikal Protestanlık.

1- Klasik Protestanlıkla Hıristiyanlığın aldığı yeni şekle karşı isyan ederek kilisenin Katolik anlamını koruyan büyük kilise sistemleri kastedilmektedir.
2- Radikal Protestanlık terimi daha çok bu mezhebin ortaya çıkışını açıklayan olayı anlatmak için kullanılmaktadır. Bu terim aynı zamanda dinî gruplarla dinî düşünce ekollerini de içine almaktadır. Bu ekolün mensupları Kitab-ı Mukaddes ile Hıristiyan kilisesinin dinî merasim varisleri (41) olduklarını iddia etmişlerdir.

Protestanlığın ilk ifadesi Lutheryanizm’dir. Bu terimle Martin Luther’in faaliyetleri, O’nun ruh ve görüşüne borçlu olan Hıristiyan fikirleri ile özel kiliseler anlaşılır. Bu ekol, kulun hayatı ve kilise ibadeti üzerinde özellikle durmuştur.

Protestan Mezhebi’nin özellikleri şunlardır:

1-Papa da bir insandır, yanılabilir.
2-Diğer iki büyük Hıristiyan mezhebinin kabul ettiği teslise inanırlar.
3-Kutsal kitabı yorumlamaya herkes yetkilidir.
4-Sakramentlerden yalnız Vaftiz ve Evharistiya’ya inanırlar.
5-Azizleri kabul etmezler.
6-Kiliselerde resim ve heykel lüzumsuzdur.
7-Haç çıkarma geleneklerine inanmazlar.
8-ibadet ve ayinleri herkes kendi diliyle yapabilir.
9-A’râf ve ebedî ceza yoktur.
10- Meryem sıradan bir insandır; ilâhî bir niteliği yoktur.
11-Günah çıkartma işlemi mantıksız bir uygulamadır.

Protestan Mezhebi öncelikle kendi bünyesinde üç ana kola ayrılmıştır:

1- Lutheryanizm,
2- Kalvinizm,
3- Anglikanizm.

1- Lutheryanizm, Protestanlığın ilk şeklidir ve Martin Luther’in fikir ve ideallerini benimseyen özel Hıristiyan görüşünü temsil eder. Lutheryan Kiliseleri Almanya, Skandinav ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletlerinde daha çok yaygındır. inançlarına göre kilise, lâik hayattan sorumlu tutulamaz.

2- Kalvinizm, günümüz Protestan dünyasının ikinci ekolünü teşkil eder. Bir diğer adı Reforme Hıristiyanlık’tır. Akımın kurucusu ve öncüsü olan John Çivin, sıkı bir dinî tecrübeden geçmiş Fransız asıllı, ilâhîyat sahasındaki yazılarıyla tanınmış bir kişidir. O’nun gayesi mevcut Hıristiyanlık’ta reform yaparak dinî başlangıçtaki, asıl haline kavuşturmaktır. O’na göre Hıristiyanlığın topluma karşı, birtakım görevleri olmalıdır.

3- Anglikanizm, VIII. Henry devrinden beri ingiltere’nin Resmi Kilisesi’dir. VIII. Henry (1491-1547) ile Papa arasındaki bir kavgadan sonra doğmuş olan Anglikanizm’in en başta gelen hedefi Hıristiyanlığı kendi öz niteliğine yeniden kavuşturmaktır. Onlara göre papalık ile Presbiterianlık arasında en azından orta bir yol olmalıdır. Bu yalnız kilise teşkilâtı düzeyinde değil, doktriner anlamda da gerçekleştirilmelidir.

Protestanlık bu üç ana kolun dışında ikinci derecede diyebileceğimiz on küçük gruba daha ayrılmıştır.

Radikalizm ve Protestanlık

Fransızca’da Radikalizm “ilim, din ve siyasette temelden, kökten değişiklikler yapma temayülü” anlamına gelir. Bizim burada üzerinde duracağımız Radikalizm, Hıristiyanlık üzerinde yapılmak istenen köklü değişikliklerle ilgilidir.

Dinler Tarihi terminolojisinde Radikal Protestanlık terimi ile daha çok genel Protestanlık’tan yavaş yavaş kopan ve O’ndan bağımsız olarak teşekkül eden Hıristiyan grupları ve dinî ekolleri kastedilmektedir. Bir bakıma bu gruplara, Reformasyon’un birtakım tartışmalardan sonra dünyaya gelen çocukları demek mümkündür. Bunlar özel yapı ve davranışlarından dolayı ingiltere’nin resmî kilisesiyle uyum sağlayamamışlardır. Radikal Protestanlığı iki grupta incelemek mümkündür:

1- Evangelik,
2- Hümanist,

Radikal Protestanlığın en önde gelen temcilcileri Babtistler, Kongregasyonistler, Metodistler ve Kuveykırlar’dır. Bu sayılan temsilcilerin, kendilerine özgü farklı görünümler sergiledikleri bilinmektedir. Hatta bu akımlardan bazıları bağımsız,Hıristiyanlıktan ayrı bir din görünümündedir. Bununla beraber Radikal Protestanlığın Hümanist kanadı, Hıristiyan Kilisesi’nin din tanımayan kesimi ile özel bir şekilde ilgilenmiştir. Hümanistlerin en büyük arzuları Hıristiyanlığın “zevk sahibi insanlara” karşı bir değeri bulunduğunu ispat etmektedir.

Hümanistler düşüncenin en büyük rehberi olarak vahiy yerine aklı temel almışlar onu gerçeğin başlıca kaynağı kabul etmişlerdir. Onların baz aldığı ölçü Hıristiyanlık vahyi değil, ilmî bir buluş, bir felsefî ilke veya herhangi bir düşüncedir. Ancak bu akımın, gün geçtikçe nüfuz ve değerini kaybettiği ifade edilmektedir. Radikal Protestanlık özellikle şu ana noktalar üzerinde durarak kimliğini kanıtlamak istemiştir:

1- Kurtuluşa ermek için isa’ya tam anlamıyla inanmak lâzımdır.
2- Kilise‘nin ve dünyanın mutlak efendisi isa’dır.
3- Gerçek kilise isa tarafından kurulmuştur. Kurtuluş ancak bu kilisededir.
4- isa’nın gözle görünen kişiliği incil’de açıklanmıştır. insan yaşamı boyunca daima O’nu örnek almalıdır.
5- Çarmıh’tan sonra dirilen isa sonsuz bir güç ve çalışma kaynağı olmuştur.

Çağdaş Protestanlıkla meydana gelen gelişmeler hakkında John A. Mackay şöyle diyor?

Protestanlığın henüz dinî erginliğine erişemediğini, tarihî görevini tamamlamadığını belirtmek gerekir. Dörtyüzyıl önce Reform hareketinde olup bitenler bugün de hayatta, doktirinde ve kilise teşkilâtında ifade edilmek durumundadır. Çağdaş Protestanlıkla ortaya çıkan önemli gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz:

1-Tarihî Hıristiyan inancı yeniden kavranmalıdır.
2-Kutsal Katolik Kilisesi gerçeği protestanları da kuşatmalıdır.
3-Dine dayanmayan düzen ile ilgili sorumluluk duygusunun yeniden canlanması sağlanmalıdır.
4-Evangelik Hıristiyanlığın dünya çapında yayılması, Protestan düşünürlerin bu yolda çaba sarf etmelerini gündeme getirmelidir.

4-Angikan Mezhebi

Reform Hareketi’nden sonra (XVI. yüzyıl) ingiltere’de doğmuş bir Hıristiyan ekolüdür. Protestanlığın ingiltere’ye has şekli olan Anglikanizm, Katolik-Protestan çatışmasında uzlaşmacı bir yol izlemiştir. Anglikan Kilisesi, VIII. Henry’den itibaren Roma ile olan bağlarını koparmıştır. Anglikanizm’i Kitab-ı Mukaddes’e bağlı, kısmen reforme edilmiş bir Katolik Mezhebi olarak görmek daha yaygındır. Papanın otoritesini reddeden Anglikan Kilisesi, XVI. yüzyıldan beri ibadette Latince yerine ingilizce’yi kullanır. Kilise kral ve kraliçe tarafından temsil edilir. VAnglikan Kilise‘sine göre iki sakrament (Vaftiz, Evharistiya) esastır. Anglikanizm XVIII. yüzyıldan itibaren Amerika, Kanada, Avustralya, Afrika, Yeni Zelanda ve Hindistan’da yayılmıştır.Yaklaşık 30 milyon mensubu bulunan Anglikan Kilisesi ve Roma Katolik Kilisesi arasında II. Vatikan Konsili (1962-1965)’nden sonra uzlaşma zemini arama gayretlerine girişilmiştir.

Günümüzde Hıristiyanlık

Günümüzde Hıristiyanlık dünyada hemen hemen her bölgede taraftara sahip bir dindir.Taraftar sayısı bakımından dünyada ilk sıradadır. Özellikle Avrupa, Amerika ve Avustralya kıtası ülkelerinde Hıristiyanlık yaygın bir din konumundadır.

Hıristiyan ülkelerdeki Mezheplerin yoğunluğu farklılıklar göstermektedir. Rusya, Bulgaristan, Yunanistan gibi ülkelerde Ortodokslar ; italya, ispanya, Paraguay, Portekiz, Vatikan gibi ülkelerde Katolikler; isveç, Norveç, Danimarka, ABD gibi ülkelerde Protestanlar; ingiltere ‘de Anglikanlar diğer Hıristiyan mezheplerine göre çoğunluğu oluşturmaktadırlar.

Hıristiyanlıktan kopan bazı akımların (Yehova Şahitleri, Mormonlar, Unitaryenler, Kuveykırlar gibi) bağımsız ayrı bir din hüviyetine bürünmesi veya ayrı bir din gibi hareket etmeleri ve farklı Kültlerin ortaya çıkıp yayılması Hıristiyanlığın önündeki sorunların başında gözükmektedir. Tüm bunlara rağmen Hıristiyanlık gittikçe taraftar sayısını arttıran ilahi bir dindir. Günümüzde çoğunluğu Katolik olmak üzere ( % 51 – 53 ) yaklaşık 1.560.000.000 Hıristiyan yaşamaktadır.

Musevilik

Musevilik

musevilik

Musevîlik, kurucusu Musa’ya izafetle bu adı almıştır. Yahudi, İbrani, ve İsrail terimleriyle de Musevîlik kastedilir. Musevîliğin tek Tanrıcılığın saf bir şekli olduğu söylenmekle beraber O, yalnız başına ne bir mezhep ne bir ırk, ne de modern bir millettir. Yahudiler dünyanın en eski tarihî, dinî cemaatini meydana getirmişlerdir. Dinler Tarihi’nde özel bir yeri bulunan Yahudilik, kutsal kitaplarında Ahd’e geniş yer ayırmasından dolayı bir Ahid dini olarak da telâkki edilmektedir.

Babil Sürgünü’nden sonra millî din haline getirilen Yahudilik, bir ırka tahsis edilmek suretiyle ilâhî dinlerden ayrı bir konumda ele alınmıştır. O’nu millî dinlerden ayıran bir başka özellik de, tek Tanrı, vahiy, kutsal kitap ve peygamberlere inanç sistemi içinde değişik konumlarda da olsa yer almış bulunmasıdır. Gerçekte Dinler Tarihçileri Yahudiliğin bir millet, bir ırk veya bir din olup olmadığı konusunda görüş birliğine varmış değillerdir.Tevrat’a dayanarak kendilerini dünya milletleri arasından seçilmiş kavim olarak gören Yahudiler, Allah‘ın Sina’da bu kavmi muhatap aldığını, Tevrat’ı Musa’nın şahsında onlara gönderdiğini iddia ederler.

Tahrip edilmeden önce Ahid Sandığı’nın da içinde bulunduğu Kudüs’teki Mabed, Yahudiliğin odak noktasını teşkil etmektedir. Yahudiliğin sembolleri arasında en önemli yeri Yedi Kollu Şamdan ile Altı Köşeli Yıldız işgal eder.

Sami olmayan dinlerden farklı olarak Musevîlik, vahiyle gelmiş bir dindir. Musevîlik, yalnız kendi ailesinin dinleri olan Hristiyanlık ve Müslümanlık’tan değil, vahye dayanmayan doğu dinlerinden, yani Ari ve Moğol dinlerinden daha eskidir. Takriben İsa‘dan sekiz asır önce kurulmuştur.(1) Yahudiler daha çok, bugünkü İsrail’den ayrı olarak Avrupa ve Amerika’ya dağılmışlardır. (2) Çok eskiden beri Filistin’de yaşamış olan Yahudiler, Babil, Asur, Fenike ve Araplar gibi Sami ırktan gelirler. Yahudiler göçebe iken “Habiri” diye anılırlardı. İsrâiloğulları en parlak devirlerini Kralları Süleyman zamanında yaşamışlardır.

İnanç ve İbadet Sistemi

Yahudilik’te en önemli iman esasını, Allah‘ın varlığına ve birliğine olan inanç teşkil eder.(3) O’nun birliği, yaratılmamışlığı, evvelinin ve sonunun bulunmayışı, her şeyi bilişi, bütün varlıkların Yaratan’ı oluşu vb.gibi Allah inancı vardır.

Daha çok günlük hayat ve ibadetlerde belirginleşen Yahudi inancını detaylı olarak Tanah’da bulmak mümkün değildir. Onlar için önemli olan Tevrat’ta bildirilen şeriatın yaşamasıdır. İnançlarına göre Tanrı‘nın en sevgili milleti Yahudilerdir. Bunun en büyük delili, Tanrı‘nın İsrâiloğulları ile Musa’nın şahsında Sina’daki ahitleşmesidir. İnançlarına göre Tanrı, insanlığı aydınlatmak ve mutlu kılmak için İsrailoğulları’nı seçmiş, “nebi”lerini görevlendirmiştir. Bu konuda Musa’nın önemli bir yeri vardır. Çünkü Tevrat O’na verilmiştir. Tanrı, evreni devamlı olarak idare etmektedir. O’nun gücünün yetmeyeceği hiçbir iş yoktur. Mesih‘le kurulacak Tanrı‘nın evrensel devletinde bütün haksızlıklar ve zulümler ortadan kalkacaktır. Bu inanç Yahudilerin ümit kaynağı olmuştur.

Yahudilik’te ahiret inancı tarihi bir gelişme izlemiştir. Tevrat’ın bazı hükümlerinde ahiret inancına dair işaretler bulunmaktadır. (4) Bazı Dinler Tarihçilerine göre, yeniden dirilme ile ilgili metinler günümüze kadar ulaşmadığı için Yahudiler bu tür inançları İran’dan almışlardır.

Eski Yahudilik’te iyi, kötü, ölen bütün insanlar “Şoel” adı verilen bir yere gidecekler, orada kederli bir şekilde varlıklarını sürdürecekler, ruhları da mezarda kalacaktır. Yahudilik’te ahiret inancı konusunda, daha sonraki dönemlerde birtakım gelişmeler olmuş, yeniden dirilme, ebedî hayat, yargılanma, cennet, cehennem vb. inançlar ortaya çıkmıştır.(5) Yahudilik’teki cennet, cehennem, hüküm günü vb. ilgili emirleri Talmud açıklamıştır. Yahudilerin, Müslümanlık ve Hristiyanlık’ta olduğu gibi belli başlı iman esaslarına kavuşmaları filozof Rabbi Moşe ben Maymon (Maymonides (1135-1204)’le mümkün olabilmiştir. O’nun meydana getirdiği günümüze ulaşan inanç sistemi şudur;

1-Allah var olan her şeyi yaratmıştır.
2-Allah birdir.
3- Allah‘ın bedeni yoktur, tasvir edilemez.
4- Allah‘ın başlangıcı ve sonu yoktur
5- Yalnız Allah‘a dua etmeliyiz.
6- Peygamberlerin bütün sözleri doğrudur.
7- Musa, bütün peygamberlerin en büyüğüdür.
8- Elimizdeki Tora, Allah tarafından Musa’ya verilen ve günümüze kadar
değiştirilmeden gelen kitabın aynıdır.
9- Dinimiz ilâhî bir dindir.
10- Allah, insanların bütün hareket ve düşüncelerini bilir.
11- Allah, emirlerine uyanları mükâfatlandırır, uymayanları cezalandırır
. 12- Allah Mesih‘i gönderecektir.
13- Ruhum ölümsüzdür. Allah dilediğinde ölüleri diriltecektir.

Yahudiler ibadetlerini “sinagog”larda (Bet ha Kneset) yaparlar (6) Sinagoglarda rulo halinde el yazması Tevrat tomarlarının saklandığı, Aron ha-Kodes denilen, Kudüs’e yönelik kutsal bir bölme vardır. Sinagoglarda Yedi Kollu Şamdan (Menora) da bulunur. Bundan ayrı olarak Kral Davud’un mührü kabul edilen iki üçgenden meydana gelmiş Magen David denilen altı köşeli bir yıldız da vardır.

Yahudiler sinagoglarda Tevrat’tan bazı parçaları sesli bir şeklide okurlar. Tevrat rulolarının bohçalardan çıkarılarak haham tarafından okunması, ibadetin en önemli anıdır. Yahudiler sinagog dışında evlerde de ibadet ederler. Nitekim evlerde giriş kapısının arkasında “Mezuza” denilen, rulo haline getirilmiş Tevrat cümlelerinin yazılı olduğu mahfazalar asılıdır. Eve giriş çıkışta Yahudiler bu mahfazaya dokunarak parmaklarını öperler. İbadet, Kudüs’e yönelerek yapılır. Başa takke, sırta cüppe alınır. Kadınlar ibadete katılamaz, ancak başları örtülü olarak ibadeti seyredebilirler.

Yahudi dininin esasını ilâhiler teşkil eder. İbadet esnasında okudukları bazı klişeleşmiş dua ve ilâhiler vardır. (7) Dua, dindar Yahudinin hayatında önemli bir yer işgal eder. Yahudilikte ibadet günlük ve haftalık olmak üzere ikiye ayrılır. Günlük ibadet sabah, öğle ve akşam yapılır. Haftalık ibadet ise Cumartesi (Sabbat, yevmu’s-sebt) günü havra (sinagog)’da icra edilir.

Yahudiler sabah ayininde bir dua atkısı (Tallit) alırlar. Sabah ayininde, sol pazu ile alna birer dua kayışı bağlanır. Dualar ayakta, oturarak vücudu sallayarak ve secdeye kapanmak suretiyle okunur. Geleneklerine bağlı Yahudiler bu esnada özel bir elbisede giyerler. Toplu dualar 13 yaşına girmiş en az 10 kişinin iştirakiyle yapılır.

Cumartesi ibadeti, cuma akşamı güneşin batmasıyla başlar, cumartesi akşamı sona erer. Bu ibadet sinagogta yapılır. Bu maksatla cumartesi günü ateş yakmak, çalışmak, taşıt kullanmak vb. yasaktır. (8)

Musevîlik’te Yahve ve Elohim adında iki Tanrı‘nın varlığından söz edilmekle beraber ağırlık Yahve’dedir (9) Bu bakımdan menşeinde İsrail Dini, tek Allah‘a inanmaya değil, tek Allah‘a ibadet etmeye dayanıyordu. Yehova Musevîlerinin millî ve hâkim bir Tanrısı’dır. İnsan da O’nun kulu durumundadır. İnançlarına göre Yehova sadece İsrâiloğulların’a şefaat eden, kıskanç bir Tanrı‘dır. İsrâiloğulları yabancı bir ülkede de O’nun tarafından korunacaktır. O, İbrahim, İshak ve Yakub’un Tanrısı’dır.

Yahudi Mezhepleri

Öncelikle Yahudi mezheplerini üç ana-grupta incelemek mümkündür:

1- Makkabiler devrinde (M.Ö. II. yüzyıl) mevcut olan Hıristiyanlık öncesi mezhepler,
2- İslâm’dan sonraki Yahudi Mezhepleri,
3- Günümüz Yahudi mezhepleri.

Hıristiyanlık öncesi dönemde başlıca üç mezhep vardır :

1-Ferisiler,
2-Sadukiler,
3- Esseniler.

İslâm’dan sonraki Yahudi mezhepleri de üçtür: 1- İshakiyye, 2- Yudganiyye, 3- Karaim.

Bu bölümde diğer mezheplerden çok, günümüz Yahudi mezhepleri hakkında kısa bilgiler verilecektir. Halen yaşamakta olan Yahudi mezhepleri şunlardır:

1- Muhafazakâr Yahudiler,
2- Ortadoks Yahudiler,
3- Reformist Yahudiler.
4-Yeniden Yapılanmacılar

Günümüz Mezhepleri

Muhafazakar Yahudilik

XIX. yüzyılın ortalarında, Alman Yahudileri arasında ortaya çıkan muhafazakâr Yahudiliğin temsilcileri Isaac Bermays (1791-1849) ile Zacharia Franklen (1801-1871)’dir. Sonraki dönemlerde Amerika’da da sempatizan bulmuş olan bu mezhep geleneklerine bağlı lâikleşmeye karşıdır

Ortodoks Musevilik

Kudüs’teki Mabed’in yıkılışından günümüze kadar gelen resmî Yahudi inanç ve geleneklerini temsil eden Ortodoks Yahudilik, halen mensubu en fazla olan mezheptir. Bugün İsrail Cumhuriyeti’nde de bu mezhep taraftarları hâkimdir. Musa Kanunları’na sıkı birşekilde bağlı olan Ortodoks Yahudiler sebt (cumartesi) günü hiçbir iş yapmamakla da diğer mezheplerden ayrılırlar.

Reformist Yahudilik

Daha çok Avrupa’daki Yahudilerce tanınmış bir filozof olan Moses Mendelshon (1727-1786)’un başlattığı Reformist Yahudilik hareketi, Musevîlik’le çağdaş modern anlayışı birleştirmeyi gaye edinmiştir. Böylece bu mezhebe mensup Yahudiler, hem geleneklerine bağlı yaşayabilecek, hem de modern çağa ayak uydurabileceklerdir. Bu hareketin başlamasının bir başka sebebi de Almanya’daki Yahudilerin dinî uygulamayı, genel kültür için bir engel olarak görmeleridir. Böylece onlardan bir kısmı Hıristiyanlaşmış, bir kısmı da geleneklerini değiştirmiştir.

Din ile dünya işlerini birbirinden ayırma düşünce ve gayreti de ilk defa bu mezhep mensuplarından gelmiştir. Reformist Yahudiler dinde modernleşmeden yanadırlar. Bunu sağlamak için, ibadetin bazı şekillerini değiştirerek, kadın-erkek ayırımına son vermişler, cumartesi çalışma yasağını kaldırarak sinagog ayinlerini azaltmışlar, müziğe çok az yer vererek kadınlarla erkekleri bir arada oturmaya zorlamışlardır. Bir adım daha atarak katı perhiz kaidelerini kaldırmışlar, şifahi Talmud geleneğini inkâr etmişlerdir

Yeniden Yapılanmacılar (Recostructionist)

Bu sayılan üç mezhep dışında, Mordecai Keptan’ın kurduğu Reconstructionist (Yeniden Yapılanmacı) adında bir başka mezhep daha vardır. Bunlar daha önceleri muhafazakâr Yahudilik içinde yer almışlardır. Zamanla Keptan’ın fikirleri diğer Yahudi mezheplerini etkilemiştir.

Hareketin kurucusuna göre Yahudiler de diğer milletler gibi bir millettir. “Seçilmişlik” özelliği yoktur. Tanrı Yahudileri değil, Yahudiler Tanrı‘yı seçmişlerdir. Bunlar yeniden dirilmeyi ve ahireti reddederler. Tevrat Tanrı vahyi değildir. İsrâiloğulları’nın tarih boyunca meydana getirdikleri bir eserdir. Mesihcilik diye bir kavram yoktur. Sinagoglarda kadın-erkek yanyana ibadet edebilir. Yeniden Yapılanmacı’lara göre kadınlar da haham olabilir.

Mukaddes Kitapları

Yahudilerin mukaddes kitapları iki ana başlık altında incelenebilir:

1- Tanah,
2-Talmud,

Hristiyanların Eski Ahit adını verdikleri Tanah da üç bölümden oluşur:

1-Tora, (Tevrat) 2- Neviim, 3- Ketuvim.

Çoğu zaman Yahudilerin mukaddes kitabının tamamı “Tora” kelimesiyle ifade edilir. İbranice bir kelime olan Tora, Arapça Tevrat’ın karşılığıdır.

Tevrat “Kanun, şeriat, emir, ders, önder” vb. manalara gelir. Beş bölümden oluşan Tevrat, Allah‘ın 7704 kelimeyle Musa’ya verdiği dinî esasları ihtiva eden kitap olarak kabul edilir. Tevrat metninin orjinal dili İbrancadır. Bir bakıma “Şeriat” diye de nitelendirilen Tevrat’ı meydana getiren kitapların sayısı, Yahudilerce 24, Hıristiyanlarca 39′dur. Kitapların tertibi konusunda da her iki toplum farklı görüşlere sahiptir.

Tevrat takriben bin yıl içerisinde meydana gelmiştir. Ancak kitabın sınırlandırması M.S. 90 yılında toplanan Yemnia Konsili’nde yapılmış ve bugünkü yazılar seçilerek tesbit edilmiştir. Eski Ahit yanında hahamların nesilden nesile naklettikleri rivayetler mecmuasına Talmud denir. M.S. 150 yıllarında Yudas adında bir haham, kendilerine kadar rivayetle gelen haberlerin, kaybolmasından korkarak onları Mişna’da toplamıştır. “Tekrar edilen şeriat” anlamına gelen Mişna, Tevrat’ın tekrarı, şeriatın izahı ve tefsiri sayılır. Mişna’nın anlaşılmasını kolaylaştırmak üzere O’na Yahudi alimlerince haşeyeler ve şerhler yazılmıştır Bunlara Gemara denir. İşte Talmud (10) da Mişna ve Gemara adı verilen eserlerin toplamından teşekkül etmiştir. (11)

Yahudi Kutsal Kitabı konusuna son vermeden Kabala’dan da söz etmeliyiz. Kabala, İbranca “gelenek görenek” anlamına gelir. Yahudilerin harfçilik ve sayıcılıkla karışık tasavvufî kâinat öğretisidir. Daha açık bir ifade ile Kabala, Kutsal Kitap metinleri ile sözlü gelenekler üzerine yapılan her tür yorumların genel bir adıdır. Zannedildiği gibi bir kitap veya kitaplar toplamı olmayan Kabala’yı “Kâinatın görünür kargaşasını açıklamaya ve zıtlıklarını kolay anlaşılır bir kalıp haline getirmeğe uğraşan bir doktrin” diye tanımlamak mümkündür.

İkinci Tapınak Dönemi’nin sonuna (I. yüzyıl) kadar uzanan Kabala, tam anlamıyla Yahudi gizeminin ortaya çıktığı tarih olan XIII. yüzyıldan başlayarak özel bir öğreti biçiminde gelişmiştir. (12) Bazı Dinler Tarihçilerine göre Kabala’nın kökenleri eski gelenekte (Talmud dönemi) aranmalıdır. Kabala’nın öğreti ve uygulamaları ancak bir kılavuzun denetim ve önderliğinde mümkündür. Kabala temelde her zaman sözlü geleneğe dayanmıştır. Allah‘ın Musa ve Adem’e indirdiği yazılı olmayan vahyin gizli bilgisini taşıdığı iddiası bakımından da Kabala, geleneklerle özdeşleşmiştir. (13)

Kabala XV. yüzyıl Avrupa’sında son derece yaygınlaşmıştır. Kabala’nın genel doktrinini, kâinatın bir bütün olduğu, belli bir nizama göre hareket ettiği, kâinatta görülen her şeyin Tanrı‘nın bir parçası olduğu, insanın da, kâinatın ve dolayısıyla Tanrının bir parçası olmak açısından küçük kâinat sayılması gerektiği vb. özetlemek mümkündür.

Günümüzde Musevilik

Tüm dünyada sayıları 22.000.000 olmasına rağmen Yahudiler; bir çok ülkede oluşturdukları güçlü lobileri ile dünya ülkelerinin yönetimlerinde ve dünya ekonomisinde büyük söz sahibidirler.

1948’ e kadar dünyada dağınık olarak yaşayan Yahudiler Filistin’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla kendilerine ait bir devlete aynı zamanda bir toplanma merkezine sahip olmuşlardır. 1933 – 1945 yıllarında Alman Nazileri tarafından soykırıma uğrayan Museviler, bugün Filistinlilere karşı soykırım uygulamakla suçlanmaktadırlar. İsrail Devleti’nin Arap ülkeleriyle girdiği savaşlardan doğan sıkıntılar ve günümüzde Filistinlilerin bağımsızlık hareketleri Yahudilerin çözülemeyen sorunlarının başında gelmektedir.

Musevilerin en yoğun yaşadığı ülke İsrail’dir ( Ülke nüfusunun %84’ü ). İsrail’i ikinci sırada A.B.D izlemektedir ( %3,4). Yahudiler bu iki ülkenin dışında Etiyopya, Almanya, Avustralya, Kanada, Brezilya, Meksika başta olmak üzere içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu dünya nın bir çok ülkesine dağılmış vaziyette yaşamaktadırlar.