1. Uzak Doğu Dinleri

MITHRA

Arilerin, Baltık kıyıları ve Güney Rusyadan göçleri sırasında bir kolunun,da bu günkü İran’a yerleştiğini görüyoruz. Bu topluluk inanç olarak, kurban kavramı ve ruhlar alemine inanıyordu. Işık tanrısı Mithra inançları yanında, Ayanların İndra ve Varuna adlı tanrıları da vardı. Bu tanrılar Hindistana inen diğer Aryanlarında önemli tanrılarıydı.

Mithra’dan söz eden en eski belge, Anadolu da Boğazköy kazılarında ele geçmiştir. MÖ.14.yüzyılda Hititler’le Mittani’ler arasında yapılan bir barış antlaşması olan bu belgede, Mithra’nın koruyucu ve tanık olarak adı, İndra ile Varunayla birlikte geçer.

İran inançlarına göre bir kayadan doğan Işık -Tanrı Mithra, “Kozmik Boğa’yı” savaşıp öldürerek ( Kurban ederek) dünyayı yaratmıştır. Tüm canlı varlıklar bu boğanın kanından oluşmuştur. Yine de Mithra yaratıcı olmaktan çok, Büyük Güneş-Tanrıyla “Ahura Mazda”, insanlar arasında bir aracı durumundadır. Bir tür, insanların ruhlarını kurtarmaya çabalayan elçi, Peygamber konumundadır. Boğayı da “Güneş-Tanrının” buyruğuyla öldürür. Gözlerin bakmaya dayanamayacağı parlaklıkta bir ateş kılığına bürünüp karanlıkları yok edecek, insanlığı aydınlığa kavuşturacaktır. Bu nedenle ateş kutsaldır ve törenlerde önemli yer tutar.

Mithra, Işık-Tanrı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan sonra, Güneş-Tanrıyla birleşip göğe çıkmaktadır. O zamana kadar peygamber konumunda olan Mithra’nın sonuçta tanrılaştığını görüyoruz. Kötülük büyük çapta yenilmiş, evrenin tüm karanlığı aydınlanmıştır, ama gene de tam aydınlık değildir. Günlerin yarısı aydınlık, yarısı karanlıktır. Kötülükler sinsi sinsi devam etmektedir. Karanlığın kötülükle nitelendirilmesi hırsızlık, öldürme gibi bir çok kötülüğün gece yapılmasından kaynaklanmaktadır.

Mithra tanrı olarak göklerdeki yerinden, insanların kötülüklerle savaşında onlara yardımcı olmaktadır. Her insan tanrının yardımıyla başarıya ulaşabilir. Ulaşamayanlar bu yardımdan yararlanamazlar. Bu nedenle her insanın ölümünde onu bir” yargılama” beklemektedir. Bu yargılamadan başarıyla çıkanlar, kurtuluşa ve ölümsüzlüğe kavuşmakta “ Bahtlılar Ülkesinde” sonsuza kadar yaşamak için göğe yükselmektedir.

Din adamları olan MAGU’lar Mithra için yazılmış İlahileri “yasnaları” Mithra adına yapılmış mabetlerde “ Mithreum “okurdu.Grek yazarlar,magu’ların mabetlerde anlaşılmaz barbar bir dille yazılmış ilahiler okuduklarını yazar. Mithra’nın bin kulağı, onbin gözü, on bin casus gözü vardır. Kelime anlamıyla Mithra antlaşmadır ve karşıtı kötü güçlere ise Mithradrug adı verilir. Drug, bozucu, kötülük anlamına gelir. Diğer sıfatları ise, evi ayakta tutan, ülkeyi, sürüleri ve insanları yaratan, yağmuru yağdıran ve rüzgarları estirendir. Aynı zamanda Mithra, Sanskritçe “ DOST “anlamındadır. Pontus, Bergama, Bospors gibi bir çok Anadolu kralları da “ Mithranın esinlendirdiği “ “ Tanrının ilham verdiği “ anlamında Mithridates adını kullanırlardı. Mithraizmin temel felsefesi,iyi ile kötünün, çatışmasıdır.

Mihtra kültünde önde gelen tanrılarda biri de HOMA’dır. Homa, süt ve bir bitkinin özünü karıştırarak elde ettikleri bir içki. Yasna adını verdikleri ilahiler eşliğinde mabetlerdeki törenlerde içilir. Homa ya da Haoma, çalı türünde olan bir bitkinin özünde presle elde edilen bir sıvı, içildiğinde kişinin özgüveni artmakta ve ona büyük enerji vererek hareketlendirmekte. Bu gün tıpta kullanılan “ Ephedran’ın “ bir türünü içeriyor. Homa’ya Sanskritçe SOMA deniliyor. Hintlilerde de bir tanrı, Rig Veda’daki dinsel törenlerin odak noktasını soma içkisi oluşturduğundan, onun tanrısı Soma da büyük önem kazanmıştır. Havanda dövülmüş, sıkılmış anlamındadır. Homa’yı alan savaşçı güçlenir, şaire ilham verir, rahip ise daha kolay vecde gelir. Bu bitkide bir tanrı gizlidir, yeşil gözlü bir tanrı. Homa’ya kurban kesmekle, bu tanrının savaşçıları güçlendireceği, yağış yağdıracağını, açlığı önleyeceği düşünülürdü. Yine Aryanlar bu içkinin insanı ölümsüzleştireceğine, kişiliği güçlendirip düşmanına ve kötülüklere karşı başarılı yapacağına inanılırdı. Bu özellikleriyle Homa savaşçı bir tanrı görünümündedir. Zerdüştün yasakladığı bir tanrıdır. Homa, Zerdüştün ölümünden sonra tekrar tapınım törenlerinde yerini almıştır.

Mithra sistemindeki tanrılar arasında AŞA vardır. Aşa doğal düzeni simgeler. Bu düzen güneşin dönmesi, mevsimlerin değişmesi ve varoluşu doğal bir seyir içinde tutar. Ayrıca insanların doğru davranışlarının içinde ifadesini bulduğu bir tanrı kavramıdır. Doğruluk, sadakat ve cesareti temel insani nitelikler olarak kabul eder.

Çoğunlukla insan şeklinde düşünülen aryan tanrıları arasında bir istisna görülmektedir. Bu da yaban domuzu ile cisimleşen Zafer Tanrısı Verethragha, sonsuz cesareti ve inatçılığı nedeniyle takdir edilir. Savaşçı karakteri nedeniyle Zerdüşt tarafından yasaklanmış ve onu kutsamak günah sayılmıştır. Ortadoğu’daki tüm inançlarda bu böyledir.

Aryan tanrılarından biri de Zaman Tanrısı Zervan-(Zurvan) dır. Hiç bir şey, ne yer, ne gök, ne de evren yokken, önce O vardı. Ezeli ve ebedi zaman…. en büyük tanrı. Bu tanrı da Zerdüşt’ten sonra din kitaplarına girmiştir.

Yima “ Hintlilerde Yama “ Yeraltı Tanrısı “, insanların ilki ve ilk kez ölüp göçen kişi olarak düşünülür. Bu mitolojide, dünyaya 12 bin yıl ömür biçiliyor. 9 bin yılın başında sığır örneği, çayır örneği ve diğer canların örneği yaratıldı. İnsan örneği Gayomart da aynı dönemde ortaya çıktı. Gayomarttan sonra ilk insan ölümsüz yaratıldı. Fakat varlığına karışan kötünün etkisiyle yasak yiyecek olan “ BİFTEK’i “yediği için ölümsüzlüğü sona erdi. Orada yaratılan kadınla birlikte dünyanın ilk hükümdarı olan Yima ve ondan sonraki nesiller hep ölümlü olacaklardı.

Aryanlar Urvan’ın yani ruhun, ölümsüzlüğüne inanırlardı.Ölümden sonra yeni bir hayat başlardı. Fakat ruh, ayrıldığı cesedi üç gün terk etmezdi. Bu üç gün, onların ahiretle ilgili inançlarına bakılırsa çok önemli bir süre idi. Aryanlar ölülerini gömerlerdi. İnanca göre, ilk üç gün içinde kötü güçler, ölülerin ruhlarına saldırmaya hazır bir şekilde beklemekteydiler. Ruhları bu güçlerden koruma görevi ölünün geri bıraktığı yakınlarına eğer varsa büyük oğluna düşerdi. Mithracılar, bu üç gün ölünün mezarı başında topluca ağlaşır , oruç tutar ve adaklarda bulunurlardı. Üçüncü günün sonunda ruhun “Yima’nın” yönettiği yer altı krallığına doğru yolculuğa çıkacağı var sayılırdı. Ruhlar Yimanın krallığına ulaşmak için karanlık bir nehir ya da geçidi aşarak veya herhangi bir araç kullanarak aşmak zorunda idiler.

Aryanlar, zaman içinde, gökyüzünde tanrıların oturduğu bir cennet kavramı geliştirdiler. Büyük Hara dağında birinci ayağı, Gökyüzündeki cennete giden yolda ikinci ayağı bulunan bir köprü düşüncesi ile pekiştirdiler. Bu inançları, bir nevi simgesel “ SIRAT “ köprüsü ÇİRVAN kavramına vardıkları anlamına gelmektedir. Bu köprüden ancak cennete layık ruhlar geçebilirdi. Sıradan ruhlar ise bu köprüden Yimanın yeraltı krallığına düşmeye mahkumdu. Cennete varan ruhlar ise, artık kendilerine adanacak kurbana gereksinimi yoktu. Böylece cennet kavramı, yeniden dirilme kavramını birlikte getirmişti.

MÖ.14. yüzyılda izlerine rastladığımız eski Mazdaizm’i, Zerdüşt reformize etmeye çalışmıştır. Zerdüşt, Boğa Kurban edilen ve Homa içilen törenler başta olmak üzere, çok tanrılı bir külte karşı çıkmıştır. Bilgeliğin efendisi, Her Şeyi Bilen, anlamını içeren Ahura Mazda’yı, Tek Tanrı olarak ele alır. İyilik ve kötülüğü simgeleyen Ormoz-Ahriman karşıtlığını ön plana çıkarır. Temel felsefe bu karşıtlığın çatışmasıdır. Amaç, insanın mutluluğu ve bundaki başarısının, iyi düşünce, iyi söz ve iyi eylemle elde edebileceği gerçeğinde odaklanmaktır. Doğal olarak, babadan oğula geçen ve Magu “Magi” denilen ruhban sınıfı ve çıkar çevrelerini karşısına alan Zerdüşt dışlanır. Bir ara Ahura Mazda’ya şöyle yakarır

Hangi ülkeye kaçayım? Nereye gideyim?

Kabilemden ve ailemden ediliyorum.

Ne köyüm ne de kötü prensler bağışlıyor beni.

Ey Ahura Mazda, seni nasıl hoşnut edeyim.

Ve Zerdüşt söyle buyurur: KÖTÜYE DİREN. Ve devam eder: “ Kötü her yerdedir. Senin beynindeki düşüncede, senin dilinde ve senin eyleminde. Kötüyü ara ve diren. İçine dön, içini dinle. Kalp ateşinin ( Atrium ) yanı başında seni baştan çıkarmaya çalışan kötünün fısıltısını bulacaksın. Ateşli doğru ile korkutucu kötünün mücadelesini kendi nefsinde yakalayacaksın! Sen bu sırra erdiğinde, tanrı sensin. Bu sırra ermekle kötüyü layık olduğu cehennemine sürmüş olursun. Yeter ki senin daenan, yani içsel kişiliğin, içindeki o ilahi varlığın parlasın, yeterki içindeki BEN kötüye dirensin.

Zerdüşt’ün uzun çabaları sonunda yayılan inaç ve düşünceleri, yine de Mithra inançlarına ödünler vererek uzlaşmak zorunda kalır. Öldürüldükten sonra, Mithra inançları tekrar Zerdüştlük içinde varlığını sürdürür. Mithra kültü, Zerdüşt öncesi, Zerdüşt dönemi ve Zerdüşt sonrası farklı özellikler taşır. İkisi de iç içedir, Batıya yayılan Mithra inancı, Zerdüşten de etkilenen dönemin uzantılarıdır.

Mithraizm’in Batıya yayılması, mabetler ve inisiyasyon :

Mithra genellikle kurban olacak boğa ile birlikte, mabetlerde taşa işlenerek yer alır. İran teogonisinin temeli olan dualizm görüşü içinde, bir gurup tanrı, Ahura Mazda etrafında başta Mithra olmak üzere birleşir. Mithra, Akıl Ve Hikmetin Efendisi, ışık krallığına hükmederek, karanlıklar tanrısı Ahriman ( Agra Manyu ) etrafında toplanan kötülük güçlerinin karşısındadır. Sonunda iyilik güçleri kötülüğü yener. Bu savaşta Mithra iyi ve doğruluk güçlerinin başındadır.

Mithra, daima savaşa hazırdır, savaşçıların yanındadır ve onlara güç verir, onları korur. Roma lejyonerlerinin Mithra ya bağlanmalarının nedeni de budur. 25 Aralık IŞIĞIN ÇOCUĞUNUN , dünyaya inişinin yıl dönümü kutlanır. Yılbaşı Mithra bayramında kurbanlar kesilir. İran’da Mithrakana veya Mirigan olarak adlandırılan bu bayramda, kral dansı yapar . Tanrısallık şerefine içip sarhoş olur. Bu bayram Mihr ayini,Mihr günü olarak hala kutlanır İran’da.

Mithra kültüne ait tapınaklar tüm Akdeniz kıyıları,İskenderun,Silifke, Anamur, Niğde ve Nevşehir yöresindeki kapadokya, Bursa, Çanakkale, Bergama yörelerinde, İçanadolu Frigya yerleşim yerlerinde, Boğazköyde bulunmaktadır. Mezopotamya’da, Suriye Asi ırmağı kenarlarında, Kilikyalı korsanların gidebildiği yerlerde bu tapınaklara rastlanmaktadır.

Taç giyme töreninde Neron şöyle konuşur: “ Ben uluyum, Arsakastan inerek geldim, ama ben sizin kölenizim ve sizin için geldim tanrım, size Mithra gibi tapıyorum.”Neron, Mithra kültü ile temas eden ilk Roma imparatoru. Neron kendisine Güneş Tanrısı olarak tapılmasını istemiştir. Mithra kültü zaman içinde Romanya, Yogoslavya, Avustuya, Almanya, Polanya ve İngiltere’ye kadar yayılmıştır. Bir çok Mithreum kalıntısı bunu kanıtlamaktadır. Roma imparatoru M. Aurlius da Viyana yöresindeki Altenburg da bir Mithreum yaptırmıştır.

Bazen karakter farklılığı, bazen sınıf ve sosyal konum başkalıkları bir dinsel toplulukta, insanların birleşmelerini sağlamıştır. Bunu bir çok Mithreumda, basit kılıklı müminlerin yanında, yüksek düzeyli kişilerin zengin kıyafetlerle, kabartmalarda daha iri gösterilerek, yan yana durdukları görülmektedir. Septimus Severe, İmparator Commode, Costantin, Julien, Mithra kültüne bağlı idiler. Roma’da bu inisiyatik kült, kapalılığı içinde yasal olarak hiç bir kazanç amacı olmadan, gönüllü bağışlarla beslenmiştir.

Tapınaklar dikdörtgen şeklindedir, ( İngiltere’de bir tapınak 7×18 mt, Altenburg daki 8,5×23 mt. dir.) İki yanı oturma sıraları, ortada Altar, ( Kurban Kürsüsü- Yemin Kürsüsü ).Doğuda girişin tam karşısındaki duvarda, Mithranın Kutsal Boğayı kurban etmesini gösteren kabartma yer alır. Tapınaklar genel olarak yer altında, mağaralarda yapılmıştır. Mağara olmayan yerlerde ve kentlerde ise aynı havayı verecek biçimde düzenlenmiştir. Mağara göğü sembolize eder. Tavan yıldızlarla süslüdür, Ay öküzün çektiği arabada yer alır. Pencereler görünmez bir şekilde yapılır ve alaca karanlık bir mabet olması sağlanmıştır. Yan tarafta ayrı bir bölümde, tören giysileri ve gerekli alet ve sembollerin konması için odalar yapılmıştır. Oturma yerlerinin duvarları genelde mozaiklerle süslenmiştir. Üyeler minderlerde otururlardı. Doğudaki niş mermerdendir. Mithranın fonksiyonu , Kurtarıcı ve yaratıcıdır. Boğanın ölümü yeni hayatın doğmasına sebep olur. Fresklerde görülen yılan ve akrep, kötülük ve uğursuzluk sembolüdür. Köpek ise uğurludur, yararlıdır ve Mithranın av arkadaşıdır. Karga, Mithra fresklerinde arka planda görülür ve haberciyi sembolize eder. Bu nitelik Mithraya aittir. Misterlerde ise karga boğanın ölümünün gerçekleştiğini simgeler. İnisiye olacak olana bu nedenle karga maskı takılmaktadır. Tapınakların hemen hemen hepsinin yanında su kaynağı vardır. Bazı fresklerde aslan alayı ellerinde tanrıya sunulacak şeyler için kaplar taşırlar. Kortej hiyerarşiye uygun olarak sırlanmıştır. Sağ ellerinde yanmış kalın mumlar taşıyanlar, onların arkasında horoz taşıyan kişiler yer alır. Daha sonra bir aslan elinde iki kulplu bir vazo taşımaktadır. Sunulanlar, Güneş Tanrısı ve Mithranın beraber yiyeceklerine uyabilecek, ekmek, şarap, boğa eti ve kanını sembolize eder. Horoz genel olarak Pers kuşu olarak tanınır, şafağın söktüğünü bildiren ve bahtsızlığa uğrayan tanrılara şarkı söylediği kabul edilir. Bu nedenle horoz kutsal sayılmıştır. Beyaz horoz ise Ahura Mazda ve Mithraya adanmıştır.

Mithra kültünde kahin, peder veya baba olarak en üst kişiyi veya sınıfı sembolize eder. Bu düzeye ulaşmak için altı dereceden geçmek şarttır. Topluluğa yalnız erkekler alınır. Bir inisinasyon töreninden sonra topluluğa girilmektedir. Aday önce Mithraya şöyle yalvarmaktadır.” Selam sana tanrım. Suların efendisi, selam sana toprağın hükümdarı, selam sana esprinin prensi. Tanrım, hayata yeniden gelişte ben, bu ulu coşkunluk içinde geçiyorum ve bu ulu coşkunluk içinde kurtuluyorum. Ve ben Senin düzenlediğin yoldan, Senin tesis ettiğin ve Senin kutsal olarak var ettiğin yasalara göre geçiyorum.”

Mithra kültünde aday bir süre, çömez olarak kabul edilir ve büyük törene, inisiyasyona bilgilendirilerek hazırlanır. Bu bilgilendirmelerin neler içerdiğini bilmiyoruz. Gizliliği nedeniyle inisiyasyona ait Floransada bulunan bir papürüs dışında belge yok. Sadece adayın törene hazırlandığı, eğitildiğine ait bilgilere rastlanmıştır. Bu papürüs, inisiye olanın yeminini içeriyor. “ Yeri gökten, ışığı karanlıktan, günü geceden, dünyayı kaostan, hayatı ölümden, doğmayı bozulup çürümekten ayıran Tanrı adına, iyi niyet ve doğruluk inancımla söz veririm ki. Çok saygı değer Peder ( baba) serapion ve çok saygı değer ve çok aziz Hereaut Ka tarafından oluşan ilhamla ve açıklanan Misterlerin sırrını, beraber inisiye olduklarımla ve sevgili kardeşlerimle birlikte saklamaya söz veririm. Yeminime sadakatim bana yararlı olsun, fakat boşboğazlık edersem felaket getirsin. “

Tören diğer inisiyelerin kardeşi olarak ve Baba’nın oğlu olarak adlandırılan ve kabul edilen yeni inisiyenin iki eline yapılan dövmelerle mühürlenerek tamamlanır.

Capoue’deki bir mağarada bulunan kabartmalarda, adayın sınamalardan geçişi canlandırılmıştır. Burada Sırların şefi beyaz, kenarları kırmızı tunik giymektedir. Gözleri bağlı olarak, çıplak ayaklı adaya yardım etmektedir.

Mıthra kültünde yedi derece vardır.

Birinci derece : KARGA . Mıthraya ilahi buyrukları ileten rolünü oynamaktadır. Karga Merkür gezegeninde yer tutmuştur ve tanrıların mesajını taşır. Karga bir başka yönden de havayı sembolize eder ve inisiyasyon sırasında inisiye olanları hava ile arındırır. Bu kutlamadan sonra adaya karga maskı takılır.

İkinci derece : EŞ . Kültte kesin olarak cinsiyet belirlenmemiş. Eş Mıthra ile birleşme, Baba ile birleşmedir. Bu mistik evlenme özdeşliği sembolize eder.

Üçüncü derece : ASKER . Mıthra yenilmez Tanrıdır. Avesta’da bilindiği gibi savaş alanında inananlarına zaferi sağlar.

Dördüncü derece : ASLAN . Ateş küreği sembolüdür. Aslanın inisiyasyonunda su yerine bal ile eller temizlenir ki, böylece elleri tüm kötülüklerden, kirlerden, cinayetlerden korumak gereği anlatılır. İnisiyeye de bu yakışır. El balla yıkanır, çünkü her şeyi temizleyen ateş, suyun düşman olduğu bir elamandır. Aynı şekilde bal ile tüm günahlı diller yıkanır.

Beşinci derece : PARS . Bu derecede bal yine elleri temizlemede kullanılır. Pars elini balla arıtınca, meyvelerin koruyucu niteliğini kazandığı kabul edilir. Pars, tanrısının sadık başkanıdır.

Altıncı derece : GÜNEŞİN ULAĞI – Müjdecisi . Bu derece Güneşin yer yüzündeki temsilciliğini yapan büyük görevlinin adını taşır.

Yedinci derece : PEDER-BABA . Ulu Mıthra kültünün en yüksek görevlisi. Yer yüzünde Tanrı ile eştir, bu nedenle Mıthra gibi giyinir. Baba, aralarında kardeş diye çağrılan külte bağlı olanların , sadıkların babası olup topluluğun yararlarını gözetir. O aynı zamanda kutsal efendi- öğretmendir. O Kahin – Mage ( Magu) dir, en büyük din adamıdır. O yeni üyeler almaya ve çeşitli derecelere inisiye etmeye yetki sahibidir.

Mıthra kültü, tarihte Roma İmparatorluğunun devlet dini halinde, egemenlik kurmuş olarak görülmektedir. 275 yılında Aurelien, Cham de Mars da, güneşi sembolize etmek üzere, büyük bir mabet yapmıştır. Tam dört yıl, devletin ve tanrısal güçlerin tümü şerefine bayram yapılmış ve 25 Aralık günü, resmen Mıthra’nın doğum günü bayramı olarak kabul ettirmiştir. Julien, dönme Julien olarak Aurlien gibi Mıthra’yı ruhunun koruyucusu olarak, son yıllarda Hıristiyanlığa dönmüş olan Costantin’den sonra Roma’yı yönetmeye çalışmıştır. Ama 275 yılında Dalmaçya savaşı yenilgisi ve bu nedenle kültün sarsılışını durduramamış, hıristiyan eğitimine izin vermek zorunda kalmıştır. Julien, Mıthra kültünün üniversal bir din olacağı inancını ölünceye kadar korumuştur. Julien, “ İnsanlara karşı iyilik, yönetimde adalet, tanrılara iman, kendinin efendisi olma ilkelerine bağlı kalmıştır.” İstanbul’da çok yüksek bir dereceye inisiye olmuştur. Ancak Shapur adlı Pers hükümdarına karşı savaşta bir Pers oku ile yaralanıp ölmüştür. 28 Şubat 391 de kült yasaklanmıştır. Yerine geçen imparatorlar Hıristiyanlık ve Mıthra kültü çatışmasını önleyememişlerdir. Külte bağlı askerlerin başlarında Eugen ile Hıristiyan birliklerinin başında Flavien olduğu halde 8 Kasım 391 de Adriyatik kıyılarındaki Theodos savaşında yaralanıp ölünce Mıthra askerleri dağılmıştır. Böylece kült tutunamamış ve son bulmuştur. Kilise babaları üstün gayret ve fanatizmle kült yıkıntısının izlerini silmeye çalışmışlarsa da, bu izler hırıstiyanlık içinde varlığını sürdürmekte olduğunu görebiliyoruz.

Sonuç : Mıthra inançlarını incelerken, güneş, Japonya’dan, Ortaamerikadaki Yukatan yarımadasında Aztek ve Mayalar’a kadar geniş bir alanda, yaşamın, varoluşun ve kutsallığın en büyük sembolizması olarak karşımıza çıkmakta. Tanrılaştırılan güneş, Japonya’da Ameterasu, Hindistan ve İran’da Mıthra, Asur ve Babil’de Şamaş, Hititler’de Vuruşemu ve Mısır’da Ra adını alır. Onun adına bu bölgelerde sayısız tapınaklar görüyoruz.

Eski Mısır’da da batıni ( gizli ) bir doktrin olan HERMES düşüncesi inanç bağlamında, önemli bir yer tutar. Güneş-RA, tapınımın özünü oluşturur. Bilgi tanrısı Hermes aynı zamanda gizliliği simgeler. Gizlilik, kapalılık Batı dillerinde “ Hermetik “ sözcüğü ile ifade edilir. İnisiyasyon olgusu ve ritueli, İskenderiye Okulu aracılığı ile Ortadoğu ve Anadolu’ya yayılmıştır. Fravun Akeneton döneminde, Güneş, tek tanrı düşüncesi olarak kabul ettirilmeye çalışılmıştır.

Mezopotamya ise, biline bilen en eski uygarlığın filizlendiği yerdir. MÖ. 5000 lere kadar uzanan bir zaman içinde, Sümer, Asur ve Babil uygarlıklarında güneşin tanrısallığı önemli yer tutar. Ayrıca Sümerlerin, Tufan, ölümsüzlük, yaratılış ve kader düşünce ve inançları, Sami dinlerini etkilediğini araştırmalar göstermektedir.

Konumuz olan Mıthra kültünü incelerken, bunun MÖ.1400 den önce ve MS. 391 yılları arasında çok geniş bir alana yayıldığını gördük. Temel düşünce, insanlar arası eşitlik,kardeşlik ve sevgidir. İyi düşünce, iyi söz, iyi çalışma, ilkeleri vazgeçilemez ana kurallardır. Bu kadar uzun bir zaman diliminde varlığını sürdürmesi ve inanan bulması, bu temel ilkelerden kaynaklandığını düşünebiliriz. Bu temel ilkeler bu günde geçerlidir.

İlk sosyal tarihçi İbn- Haldun, Mukaddime adlı yapıtındaki “ Yeni uygarlıklar, bir önceki uygarlıkların kalıntıları üzerine kurulur” düşüncesinden yola çıkarsak, günümüzdeki inanç, töre ve dinlerin temelinde , geçmiş inanç, töre ve dinlerin izlerini bulmamız sürpriz olmamalıdır. Bu gerçeğe direnenler dogmaların tutsakıdır.

Günümüzde de değişen fazla bir şey yok. İnsan hep o insan. Kullandığımız araç ve gereçleri, daha gelişmişleriyle değiştirmeye istek duyarız da, genelde yeni düşüncelere ön yargılarla direnç gösteririz. Bu davranış, insandaki ruhsal yapının en belirgin örneğidir.

Sık sık, bilgi ve iletişim çağını yaşadığımızı büyük bir kıvançla dile getiriyoruz. Ancak bu bilgi ve iletişim çağının getirdikleri yanında, bizden götüreceklerini de düşünmek ve buna hazırlıklı olmak zorundayız. Bunu yapamadığımızda, düşeceğimiz çelişkiler, bireysel olduğu kadar, toplumsal olarak da kaos yaratacaktır. Bu kaosu yaşamamak,alışagelmiş ve kalıplaşmış düşüncelerden kurtulmamıza bağlıdır.

Genelde aile ve toplum içinde bizlere aktarılan, sonra eğitim ile perçinlenen bilgiler tek yönlüdür. Halbuki çağımızın iletişim olanaklarıyla, çok yönlü bilgilenmenin yanında, bilgiyi kaynağından öğrenebiliyoruz. Hem de dünyanın öbür ucundaki bir üniversite, ya da bir ulusal kitaplıktan, saniyelerle ifade edilecek kısa bir zaman içinde.

Bu olanaklarla, bize bilerek ya da bilmeyerek aktarılan ve benimsetilen bilgilerin, doğruluğunu veya yanlışlığını anlayabiliyoruz. Bu çok yönlü bilgilenme, önceki düşünce ve inançlarımızın değişmesine etken olmaktadır.

Geçmişte olduğu gibi bu günde, eski düşüncelere karşıt, yeni düşünceler üretenlere davranış ve tutumumuz belli, karşı koyarız, dışlarız, tutuklarız ya da öldürürüz. “ Hiç bir peygamber köyünde vaaz verememiştir “ özdeyişi, bunu en çarpıcı bir şekilde özetler. Bu insanları, ancak öldükten sonra yüceltir, kutsallaştırır, düşüncelerine tapınaklar yapar, ya da meydanları onların heykelleriyle donatır, putlaştırırız.

Ortadoğu ve Batı’da bu düşünce ve davranış hep böyle süregelmiştir. Uzakdoğu’da ise, farklı inanç ve dinler bir arada yaşamasını bilmişlerdir. Onlara göre her farklı düşünce ve inanç, sonunda, hedef olan GERÇEK’ te birleşen farklı yollardır.

Kendimize dönersek, bu gün hala, yaratılış ile evrim, determinizm ile kuantum fiziği, Skolastik evren görüşü ile astrofizik arasında süregelen bu çatışmaları yaşamak, düşündürücü olduğu kadar, insallığın gelişmişlik düzeyinin, trajik bir göstergesidir.

Kanımca Masonluğun en önemli niteliklerinden biri de, hiç bir düşünce, inanç, din ve felsefeye bağımlı olmadan, onlara çağdaş bir bakış açısından yaklaşımla, aklın ve mantığın süzgecinden geçirerek, diyalektik açıdan incelemesidir. Bu tutum bizleri, kısır çekişmelerin ve anlamsız çatışmaların tuzağından koruyarak, zaman içinde gelişen düşüncelere ve dünyaya uyum sağlamamıza yardımcı olmaktadır.

Bu düşüncelerin ışığında, “ Her söylenen iyi ve doğru düşüncenin, en son söylenmiş iyi ve doğru düşünce olmadığının bilincine varmak zorundayız. “ Böylece düşüncelerimiz dogmalaşmadan, yani onların tutsağı olmadan gelişme fırsatı bulabiliriz.

images (21)

KONFÜÇYANİZM

Çin, yüzölçümü ile Avustralya’dan büyük,Avrupadan Türkiyenin yüz ölçümü kadar küçük, nüfusu birbuçuk milyarı aşan, kendine özgü coğrafyası, değişik lehçeleriyle bir ülkeden çok kıta özelliğini taşımaktadır. Binlerce yıl kesintisiz bir süreç içinde gelişmiş, kendine özgü bir uygarlığın beşiği.Toplum yapısı olarak, düşünce, inanç ve din gibi çeşitli alanlara damgasını vurmuş olan,kökleri binlerce yıla dayanan ve gelenekleri de bu uygarlığın zengin dokusuna renk katmış bir ülke…

Çinlilerin bir çok alandaki buluşlarıyla, insanlığın uygarlaşma gelişmesine büyük katkılarda bulunduğu bilinmektedir.Tarım alanında sulama ve bentlerin yapımı, porselen, pusula, barut,havai fişek,kağıt para bunlar içinde en önemlileridir.

Sosyal alanda devlet yönetim bilgisi,güzel sanatlarda resim,seramik,edebiyat alanında ve özellikle eşi bulunmaz lirik şiirlerle örneği az bulunur örnekler görülmektedir.

Çinlilerin yazıya geçiş dönemi MÖ. 3000’li yıllarda yaşamış imparatorlar döneminde başladığı ileri sürülür. Efsaneleşmiş bu imparatorların yazıyı buldukları,evliliği yasallaştırdıkları,yemekleri çubukla yemeği öğrettikleri, müziği geliştirdikleri söylenir.Yine de bunların uzun bir zaman aşamasında ortaya çıktığını düşünmek daha gerçekçi bir yaklaşımdır.

Çince yapısı bakımından Batılı dillere hiç benzemez.Tek heceli, ve ayrışkan dillerdendir.Çoğunlukla tek heceli, bir değişime uğramayan, bir kurala göre çekilmeyen ön ve son ek almayan sözcüklerden oluşur.Bu tek heceleri çoğaltmak için,aynı heceyi değişik vurgularla seslendirme yoluna gidilmiştir.Böylece heceler yeni anlamlar kazanmıştır.Çincenin kulağa şarkı gibi gelmesinin nedeni bu vurgu değişimidir.Bazı hecelerin 50 dolayında, birbirinden değişik anlamı olabilir.Söz diziminin kesin kuralları olduğu için bir sözcüğün ne anlama geldiği sözün gelişinden, o sözcüğün tüm tümce içindeki konumundan, belirli yardımcı sözcüklerin eklenmesinden anlaşılabilir.

Çin dili gibi yazısı da bizimkinden farklıdır.Bir tür resim yazısından türemiş ve resim özelliğini az çok korumuş olan Çin yazısında , bizim yazımızda olduğu gibi konuşulan dilin sesleri değil, kavramları gösteren biçimler “düşün simgeler” ideogramlar kağıda çizilir.Somut varlıklar dağ,ağaç, güneş, ev gibi şeyler için, simgelediği varlığı çağrıştıran bir düşün simge çizilidir. Soyut kavramlar ise, mecazi anlamı olan varlıklarla, örneğin “ruh” kavramı gönül/yürek ideogramlarının birleşmesiyle gösterilir. Böyle bir yazının getirdiği kolaylık şudur. Düşün simgelerin anlamını ve bunlarla ilgili kuralları bilen kimseler, Çin yazısını kendi dillerinde seslendirerek, konuşulan Çinceyi öğrenmeye gerek kalmadan öğrenebilirler.Bu nedenle çok değişik lehçelere sahip olan Çin için büyük bir avantajdır.Ayrıca konuşulan dil sürekli değiştiği halde, yazı pek değişmediği için eski metinler bugün bile kolaylıkla okunup anlaşılmaktadır.

Tüm bu kolaylıkların yanında Çin yazısını öğrenmek oldukça zordur. Binlerce düşün simgeyi ezberlemek yıllar alır.Günlük gereksinim için 2000-4000 arasında düşün simgenin bellenmesi iki üç yıl alır.

Bu nedenle Çin dili yapısının çok değişik olması yüzünden Çinceden yapılan çevirilerde, hele bunlar felsefe konusuna giriyorsa, çok soyut düşünsimge içerdiği için büyük güçlüklerle karşılaşılır.Bunun sonucu olarak, bu çeviriler için Çin dili ve kültürü uzmanlarınca yapılmasına karşın biribirini tutmamaktadır.

Konfiçyüs ve Lao Tzu’nin yapıtlarının çevirilerinde büyük anlam farklılıklarının görülmesinin kaynağını bu özellikler oluşturmaktadır.Bu konuşmaya kaynaklık eden Konfiçyüsün öğrencileri tarfından yazılan “Lun Yü” (Konuşmalar) adlı yapıtın iki ayrı çevirisi, ilk bakışta iki ayrı yapıt gibi görünmektedir.Bunlardan biri Sinoloji Profösörü Muhadera Nabi Özerdim’in diğeride ünlü ozan Ezra Paund’un dur.

Bunun yanında Lao Tzu’nin TAO TE ÇİNG ise dünyanın en zor kavranan yapıtı olunca, durum iyice zorlaşıyor.

-2-

Çin düşüncesinde, Hind düşüncesinde olduğu gibi “Din ve Felsefe” birbirinden ayrılmaz.Bunlardaki din anlayışı Sami kökenli dinlerden çok farklıdır.

Çin inanç ve felsefesini üç bölümde ele almak gerekir.

Birinci bölüm : Kofiçyüsçülük,Taoculuk ve Mohizm.Bu düşünce akımlarının yanında , yasakçılar ve Yeni Mohistler ile YinYang öğretisi ele alınır.Bu bölüm MÖ.600-200 yıllarını kapsar.

İkinci bölüm :Ortaçağ Çin inanç ve felsefesinin Budizmle tanışması ile başlar.Bu bölüm MÖ.200- MS.1000 yılına kadar sürer.

Üçüncü bölüm : MS.1000 yılından günümüze kadar olan bölümdür.Bu dönem Yeni Konfiçyüsçülüğün gelişip oluştuğu dönemdir.

KONFİÇYÜS (Kung Fu Tse)

Konfiçyüs, yüzlerce yıl boyunca benimsenerek kök salan felsefi düşünceleri kendi özgün görüşleri olarak değil, binlerce yıllık efsaneleşmiş İmparatorların öğretilerinden edindiği bilgiler olarak öne sürmüştür.Çok eski zamanlardan bu yana aktarılarak bu güne kadar gelen Çin yazısını bir düzene koyarak unutulmaktan kurtarmıştır.

Tartışılmaz ve Yüce Bilgi olarak değerlendirilen beş kitaptan (Ching) ilk dördü onun elinden düzenlendiği düşünülmektedir.Diğer beşinci kitapta da onun izlerini taşır.

Bu kitapların en ünlüsü, felsefe içerikli ve en eskilerinden biri olarn I CHİNG’dir.Değişimler Kitabı olarak adlandırılan bu kitap günümüzde de ilgi çekmektedir.

I Ching’in MÖ.3000 li yıllarda yaşamış olan bir imparatordan kaldığı öne sürülmektedir.Bu kitap Konfiçyüs tarafından yorumlanmış ve tanıtılmıştır.I Ching’in temel yapısı tek parça çizgi ve iki kesik çizgiden oluşan,iki ayrı simgenin üçer üçer dizilmesiyle, elde edilen sekiz üçlü birime dayanır.Her üçlü birim bir doğa gücünü simgelediği gibi aynı zamanda ilişkilendirilebilecek durumdadır.Bu sekiz üçlünün birbiriyle ilişkilendirilmesinden yeni yorumlar elde edilir.Tek çizgi de YİN’i , karanlık, durgunluk ve ağırlık gibi olguları simgeler.

Bir fal kitabı gibi görülse bile, dikkat ve bilginin ışığında incelendiğinde, temelde bir felsefe kitabı olduğu görülebilir.Her yorum bir felsefi içerik taşır.Yorumlar ve öneriler , sosyal ve psikolojik içerik taşır.Fal olarak kullanıldığında bile,ifadeler, öneriler ve yorumlar eğitici bir ethik tema işler.

Örneğin, 4.Hengram MENG/Gençlik bölümünde şöyle bir ifadeyle karşılaşıyoruz. “Gençliği eğitirken disiplinli olmak gerekir.Ama disiplin özgürlüğün elden alınması değildir, zira kelepçe utanç vericidir.” Yine aynı hengranda “Gençlik cezalandırılırken aşırıya kaçmamalı.Ceza aynı hatayı yinelemeyi önlemedir sadece.”

İkinci kitap : Şi Ching yada “Şarkılar Kitabı’dır”.Çok eskilerin şarkılarından 100 şarkı seçilerek bu kitaba alınmıştır.Bunlar doğa, aşk ve sosyal içerikli olduğu kadar, kurban törenleri ilahilerinin içerir.

Üçüncü kitap : Şu Ching “Belgeler Kitabı” Konfiçyüsten iki bin yıl önce Çin tarihinden değişik dönemlerinden kalma İmparator buyrukları ve bildirilerinden oluşur.Konfiçyüs bunlara yorumlar eklemiştir.

Dördüncü kitap : İlkbahar ve Sonbahar Yıllıkları adını taşır.Lu beyliğinin MÖ.722-480 yıllarını içeren kroniği oluşturur.

Beşinci kitap : Li Çi yada “Töreler Kitabı” , Beş yüce kitabın sonuncusu ve en kapsamlısıdır.Konfiçyüsün ölümünden sonra oluşturulmuştur.Çin’de pek önemli olan davranış ve görgü kuralları,töreler ve gelenekler anlatılmaktadır bu kitapta. Atalara saygı, sarayda davranış biçimleri gibi töresel olgular üzerinde durulmaktadır.

-3-

Bu beş kitaptan sonra, onlar kadar önemli dört klasik daha gelmektedir.Bunlar Konfiçyüsün önemli sözlerini ve görüşlerini içerir.Bunlar ölümünden sonra yazılmıştır.

Konfiçyüsün düşünce yada felsefesinin özelliği, insana ve günlük yaşama dönük olmasıdır.Kesin, tutarlı ve her zaman geçerli bir metafizik, mantık ve ahlak bilgisi geliştirmek için özel bir çaba gösterilmemiştir.

Konfiçyüs varoluş ve yaratılış konularında bir öğreti önermediği gibi buna karşı çıkmıştır.Bir öğrencisi ölülerin ruhlarına karşı görevlerin ve ölümün ne olduğunu sorunca “Daha insanlara görevimizi bilmezken, ruhlara karşı görevimizi ne bilelim. Daha yaşamın ne olduğunu bilmezken, ölümün ne olduğunu ne bilelim”.yanıtını vermiştir.

Konfiçyüs, kişiliği olan bir tanrı olarak değil de kişilik ötesi bir güç olarak GÖĞE, gizli güçlere inanılmasını ve ölçülerin iyi ruhlarına saygı gösterilmesini öğütlerdi.Bunun, kendisi de bu inançlara bağlı olduğu için mi,yoksa tutucu bir yaklaşımla eski inançlara ve geleneklere bağlılığından mı olduğu tartışmalıdır.

Konfiçyüs için en önemli konu insanların refah içinde yaşamalarını sağlamakdır.Tüm öğretisi bu amaca yönelmektedir.Bu yaklaşım,davranış ilkelerini erdemli kılmak için öğütler biçiminde sık sık vurgular.Bu nedenle Konfiçyüs öğretisinin ethik yönü ağırlık kazanır.Konfiçyüs, insanı çevresinden kopuk olarak değil de ailesi, toplumu ve devletiyle ilişkili olarak görür, bu aynı zamanda sosyal ve siyasal bilimle de ilişkilidir.

Konfiyüs insancıl (Humanist) düşüncelerine göre gerçekten erdemli olmayı başarabilen kişi dünyaya sırt çevirmiş çileci bir ermiş değil,aydın,bilgili insanları ve dünyayı tanıyan, her zaman “Altın Orta’da” durmasını bilen bir bilgedir.

Kendi kendini eğiten,ağırbaşlı ve her durumda kendine ve başkalarına karşı dürüst olan kişi soylu ve gönlü yüce olan seçkin kişidir.Bu kişi mal mülk ve toplum içinde bir yer edinmeyi boş bir çaba olarak görmez,ancak bağlı olduğu ve erdem uğruna bunlardan her an ayrılmaya da hazırdır.İyiliğe iyilikle ve kötülüğe adaletle karşılık verir,kendi kişiliği geliştikçe başkalarına iyi örnek olur, içi dışı birdir.

Konfiçyüse göre en yüce erdem : “Kendine yapılmasını istemediği şeyi başkalarına yapmamaktır.” Ayrıca bireylere olduğu kadar,toplum içinde doğruluk, ağırbaşlılık, örnek tutum ve davranış önermiştir.Gelenekleri koruma temel düşüncesidir.

Onun öğretisindeki özü “Yüce Bilgi’deki (Ta Hsüe)” şu ünlü sözlerde buluyoruz.

“Eskiler, erdem ışığıyla ortalığın aydınlanması için önce devlet işlerini yola koyarlardı,devlet işlerini yola koyabilmek için önce ev işlerini yola koyarlardı,ev işlerini yola koyabilmek için önce kendi kendilerine çeki düzen verirlerdi,kendi kendilerine çeki düzen verebilmek için önce kendi içlerindeki düzeni yola koyarlardı,kendi içlerindeki düzeni yola koyabilmek için önce düşüncelerini yola koyarlardı,düşüncelerini yola koyabilmek için ise önce bilgi eksikliklerini giderirlerdi.”

Yine ona göre özellikle ülkeyi yöneten kimselerin bu gibi ilkelere daha sıkı uymaları,kaba kuvvet ve zorlayıcı yasalarla değil, örnek ve davranışlarla halkı etkileyerek yönetmeleri, halkın güvenini kazanmaları gerekir.Çünki halkın yöneticilere olan güveni devletin temelidir.

İnsanın kafasında ve içinde bir düzenin kurulabilmesi için her şeyden önce, her şeyin,ne ise açıkça o olması,adının sanının bilinmesi gerekir.O nedenle barışı, doğruluğu ve bolluğu hiç bir şey ad ve kavram kargaşası kadar tehdit edemez.Baba baba,oğul oğul, bey bey, uyruk uyruk olmalıdır.İyi yönetimin biricik sırrı budur.Birgün devlette kendine önemli bir görev verilirse önce ne yaparsın diye sorulduğunda “Şu kesin,önce her şeyin adını bildirirdim” demiştir.Günümüz koşullarında bu düşünceler saçma görünebilir, fakat kitleleri etkilemek için gelişigüzel söylenen ve herkesin kendince anladığı özgürlük,sosyalizm,demokrasi gibi önemli ancak sağa sola çekilebilen yuvarlak kavramlardan gerçekte ne anlaşılması gereği açıkça belli olsa, milyonlarca insan seçim yaparken ne istediğini bilir ve günümüzün kavram kargaşasından kaynaklanan pek çok önemli sorun ortaya çıkmazdı.

Devlet ve toplumun güçlenmesi ve korunması için en önemli etken ise eğitimdir.Konfiçyüs herkese açık ve herkesin eşitçe yararlanacağı bir eğitimin yaygınlaşmasını istemiştir.O, bu nedenle bir bilgin, bir devlet adamı,bir reformcu olduğu kadar büyük bir öğretmendir.Öğretmenliği meslek haline getiren ilk kişidir.Onun bu isteği ölümünden sonra gerçekleşmiş ve Çin eğitim sistemi onun koyduğu ilkeleri uygulamıştır.

Görgü kurallarına ve törelere çok önem veren Konfiçyüs “Bunlar en azından kişiliğimizi sağlamlaştıran, sapkınlık ve taşkınlıktan bizi koruyan bir sed gibidir.” diyerek bizi şöyle uyarır; “Bu seddin gereksiz olduğunu sanıpta onu yıkanlar gün gelir taşkınlıkların ve azgınlıkların dalgaları içinde boğulup giderler.”

images (21)

Sümerlerve dini inanışları

Yakın zamana kadar uygarlığın kökeni, Yunan uygarlığına bağlanıyordu. Batı’lı bir düşünür olan, C. W. Ceran ( Kurt W. Marek asıl adı ) “ Arkeolojinin Romanı “ adlı eserinde şöyle diyor. Biz bütün sanatların kökünü Yunanistan’a bağladıkları bir dönemde yetiştik. Ama sonradan bu kültür çiçeklerinin Lidya, Hitit, Fenike, Girit, Babil, ve Mısır’dan alındıklarını gördük. Bu ulusların arkasında da Sumer’ler vardı.

Eski Mısır yazısı hiyeroğlif okunduktan sonra ( 1828 Champollion ) 20. yüzyıl başlarına kadar en eski ve gelişmiş uygarlığın Mısır uygarlığı olduğu anlaşılmaya başlandı. Yunan tarihçisi Heredot, Mısır’ın çevresine etkisini şöyle anlatıyordu. “ Zaten hemen hemen bütün tanrı adları Yunanistan’a Mısır’dan gelmiştir. Daha önce dediğim gibi Posoidon ve Dioskur’lar bir yana, Hera, Hestia, Nereid’ler ve bütün öbür tanrılar Mısır topraklarında her zaman biliniyordu.”

Bu düşünce ve onun getirdiği hayranlık, çivi yazısının okunmasına kadar sürdü. Sonuçta o güne kadar dünyadaki uygarlıklar hakkındaki inanç ve bilgiler allak bullak oldu ( George Friedrich Grote ). Gerçi Tevrat’ta Babil ve Ninova hakkında bilgiler vardı. Fakat bunlara tam ve gerçekçi bir şekilde bakılmıyordu. İki nehir arasındaki ovalar ve çöller ortasında önemsiz görünen yıkıntılar ve tepecikler kazılmaya başlandıkta sonra; çıkarılan tabletlerde insanlık tarihinin 7000 yıllık geçmişi aydınlanıyordu. Hatta diyebiliriz ki Mısır Pramitlerinin ve tapınaklarının yanında toprak yığını olarak görülen tepeciklerden çıkarılan tabletler, o ihtişam ve zenginliği gölgeliyordu adeta. Çünkü elde edilen bilgiler Mısır dahil bir çok ulusun düşünce, bilim ve dinlerinin kaynakları olduğunu ortaya çıkarıyordu.

Çivi yazısı iyice okunmaya başlanıp, bir çok tablet elden geçirildikçe, Asur, Babil ve Elam’lar dışında başka bir ulusun kültür, bilim ve inanç yönünden etkileyen varlığı hissedilmeye başlanmıştı. Bu, tıpkı gökyüzünde görünmeyen, fakat bir önceki gezegende olan sapmalar nedeniyle matematiksel olarak bulunan Plüton gezegeni gibi; Mezopotamya’nın ilk sakinleri olan Sumerler’in varlığı da buna benzer bir şekilde bulunmuştur. Çivi yazısını icat edenler, Babil ve Asur’lular olamazdı, Aksine başka bir ulus, çok büyük bir olasılıkla Sami olmayan Doğu’nun yaylalarından gelen; fakat varlıklarını o zamana kadar ve hiçbir buluntunun ispat edemediği bir millet bu yazıyı kullanmıştı. Çünkü Babil ve Asur yazı işaretlerinin çeşitli anlamlara gelmeleri kendiliğinden açıklanabilecek bir şey değildi. Babil’liler tarihin ışığına çıktıkları sırada, birdenbire ve tam olarak bu yazı sistemi meydana gelemezdi. Bu sistem uzun bir evrimin izlerini taşıyordu. Araştırmalar derinleştikçe Babil ve Ninova kültür başarısı olarak ne varsa, hemen hemen hepsine esrarlı SUMER ulusunun öncülük ettiği görüldü.

Sumer’lerin ana yurdu Mezopotamya değildir. Buraya başka bir yerden göç ederek Basra körfezi civarına, Fırat nehrinin aşağı bölgesine; SUMER adı verilen yere yerleşmişlerdir. Asıl yurtlarının neresi olduğu bilinmiyor. Hiç kuşku duyulmayan şeylerden biri de Sumer’lerin, Sami olmayan siyah saçlı bir millet olmasıdır. Yazıtlarında kendilerini “ Karabaşlılar “ demektedirler. Sumer’lerin denizden gelerek iki nehir arasına yerleştikleri efsanelerinde geçmekte beraber, kesin olarak bilinmemektedir. Zecharia Sitch’in 12. Gezegen adlı yapıtında, bu konuya ilginç yaklaşımlar öne sürmektedir. Sumer’lerin dili Türkçe ile temel yapı bakımında benzerlikleri görülmektedir.

Diyebiliriz ki dünyadaki ilk uygarlıkların vatanı Nil, Fırta-Dicle, İndus, Ganj ve Sarı Nehir vadi ve ovalarıdır. Belki de en eskisi de Mezopotamya’dır.

Sumer’lerde dolayısıyla Mezopotamya’da, Matematik, astronomi ve tıp, çağına göre ileri bir düzeyde ve çevrelerindeki ulusları da etkilediklerini, bu konuları içeren tabletlerin incelenmesinden anlıyoruz.

Matematik : Mezopotamyalılar rakamlarını çivi yazısı işaretlerine benzeterek yazıyorlardı. Bir (1) sayısı çiviye ya da oduncu kamasına benzeyen bir şekildi. Bu kama işareti bir sayısı, onların yan yana ya da üst üste sıralanması ile de diğer sayılar, on sayısına kadar oluşuyordu. Tek şekille yazılan an sayısı, yan yana ya da iç içe bir araya gelmesinden elli (50) sayısı yazılıyordu. Atmış (60) sayısı da bir (1) işareti ile ifade ediliyordu. Bizim kullandığımız 10 tabanına dayanan matematik yerine Mezopotamyalılar 60 tabanlı bir sistem kullanıyorlardı.

Yan yana gelen rakamların, birbirine olan yakınlık ya da uzaklığı; sayının bir mi? Yoksa 60 mı olduğunun anlaşılmasını sağlıyordu. Örneğin 2 ile 61 sayılarında olduğu gibi. Mezopotamyalıların yüzyıllar boyu, sıfırı (0) kullanmadıkları anlaşılmaktadır. Fakat MÖ. 500 hatta 700 lü yıllarda kullandıkları bazı örnekler bulunmuştur. Diyebiliriz ki Mezopotamya rakamlarında eski Babil çağında sıfır sembolünün olmadığı ve Helenistik çağda sıfır sembolünün sayıların sonunda kullanılmadığı kesindir.

Mezopotamyalıların uzunluk, alan ve hacım gibi ölçülerde kullandıkları çeşitli birimler arasında, oranlar genel olarak altmış tabanlı değildir. Fakat gümüş ağırlığı ölçü birimleri arasındaki oranın çok eski çağlardan bu yana altmış tabanlıdır. Her türlü alış verişte, bu birimlere en eski tabletlerde de rastlanmaktadır. Bu birimler MANA ve ŞEKEL dir. Bir mana 60 şekeldir.

Para ise ilk olarak İran hakimiyeti döneminde MÖ 600 lü yıllarda kullanılmıştır. Yük ağırlık birimi, bir insanın normal olarak taşıyabileceği bir ağırlıktır. Sumerce GUN, Akatçası Biltu dur. Mana birimi Gun’un altmışta biri olarak saptanmıştır. Aradaki oranın altmış belirlenmesi, altmış tabanlı sayı sisteminden kaynaklanmaktadır. Mana da daha sonra altmışa bölünmüş ve yeni birime Sumerce GİN adı verilmiştir. Bu ağırlık birimi Akatça adı Şekel veya Şiklu dur.

Çarpma çizelgelerinde 8×27, önce 8×7 ve 8×20 ayrı ayrı çarpımlarının toplanmasıyla cetvelden elde ediliyordu.

MS.1. yüzyılda Yunanlı matematikçi İskenderiyeli Heron, Mezopotamyalıların kullandığı formülü karekök bulmak için kullanıyordu. Tel Harmel tableti yaklaşık karekök bulma metodunun, ya da metotlarından birinin, Mezopotamyalılarda geometri ile temellendirilmiş olduğu, yani karekökün hesaplanmasının geometrik bir model üzerine oturtulduğunu göstermektedir.

Mezopotamya rakam sisteminin temelindeki sayı kavramı 15-16 yüzyıllara kadar kullanmış olan bütün diğer sayı ve rakam kavramlarının hepsinden daha geniş; hatta denilebilir ki en gelişmişlerinden daha üstündür.

Yunanlıların bilimsel gereksinmelere uygulanan İyonya rakamları, temelindeki Fenike rakamları gibi alfabe harflerinde meydana gelmiştir. Bu nedenle Yunanlı astronomlar Mezopotamyalıların altmış tabanlı kesir sistemini kabul etmişlerdir.

MS. 2. Yüzyılda Batlamyus sıfır işareti için ortası yuvarlak bir daire kullanmıştır. Bu gün yaygın olarak kullanılmakta olan ve bilindiği gibi Hindistan’dan, islam dünyasına, oradan da Avrupa’ya gelmiş olan desimal rakam sistemi, 16 yüzyıldan bu yana yer almaya başlamıştır.

Pythagoras teoremine ilişkin iki tablet bize Mezopotamyalıların Pythagoras’dan ( hiç olmazsa ) en az bin yıl önce, bu teoremi bildiklerini göstermektedir.

Mezopotamyalılar cebrin kurucusudur. Cebir sözcüğü esasen Mezopotamya kaynaklıdır. Bu sözcük 9. Yüzyıl başlarında, Abdülhamit ıbn Türk ve Harezmi ile başlayarak “ El Cebr Ve’l Mukabele “ Arapça şekliyle islamiyette kullanılmış, Avrupa’ya da Harezmi’nin kitabı yoluyla girmiştir ve Elgebra adını almıştır.

Astronomi, başlangıçta Mezopotamya’da dinsel bir tabana oturmuşken, daha sonraları bilimsel yani matematiksel bir duruma dönüşmüştür. Belirtildiği gibi Astronomi başlangıçta astrolojik bir kimliktedir. Burada kehanet önemli bir yer tutar. Her gezegenin kendine özgü etki ve anlamı vardır. Ay korku veren bir gök cismidir onlarca. Horoskop astrolojisinin temel hipotezine göre, doğum anındaki gök cisimlerinin durumu, bir insanın hayatının özel çizgilerini belirtir.

Mezopotamyalılara göre göklerin sakinleri bir yıldız olan tanrılardır. Bu nedenle onların dünya görüşlerinde Astronomi, mitoloji ve dini astronomiyi birbirinden ayırmak pek kolay değildir.

Mezopotamyalılar su saatini ve güneş saatini kullanıyor, gece ve gündüz uzunluklarını saptadıklarını, gece ve gündüz nöbetçilerine ödenen ücretin bu farklılığa göre hesaplandığından anlaşılmaktadır.

Takvimleri ay temellidir. Ay safhaları 29,5 günlük ortalama devre esas alınmıştır. Ay adları bir çok değişiklik geçirdikten sonra, Asurlu’lar zamanında son şekli şöyledir.
I- Nisan VII- Teşrit
II- Ayar VIII-Arahsamna
III-Sivan IX- Kisilimmu
IV-Temmuz X- Tebek
V- Âb XI- Şubat
VI- ElÛl XII-Âdar

Bu ay adlarının bir kısmı değişiklik göstermeden günümüze kadar geldiği görülmektedir. Bu takvim Musevi takvimine örnek olmuş ve Suriye bölgesinde kullanılmaya devam etmiştir. Yine bu takvim Jüle Sezar takviminin kabulüne kadar, Yunanlılar ve Romalıların kullandıkları takvimlerin temelini oluşturmuştur.

Ay yılı ile güneş yılı arasındaki farkı gidermek için ( MÖ.2294-2189 ) üçüncü UR sülalesi döneminde, 8 yılda bir yıla 13.cü bir ay eklendiği bilinmektedir. Asurlular döneminde (MÖ.1250-612 ) bir tablette dört mevsimden bahsedilmektedir.

Yine onların, haftanın 7 günlük zaman süresine bölünmesini yaptıklarını öğreniyoruz. Ayın 7-14-21-28.ci günlerine önem verdiklerini ve bu günlerde, kralların belirli bir takım işler yapmalarının uğursuz olduğu düşünülürdü. Bu ise Musevilerin altı gün çalışma, yedinci gün dinlenme günü olarak kabullerini kaynağını oluşturmaktadır.

Mezopotamyalılar günü 12 saate bölmüşlerdir. MÖ.8. yüzyıldan itibaren güneş ve ay tutulmalarını düzenli bir şekilde gözlemledikleri ve sonuçlarını kayıtlara geçirdikleri kesinlikle bilinmektedir.

Mezopotamya mitolojisinin çok zengin olduğu bir gerçek. Çevre ulusların mitolojilerine etkilemesi de doğal. Tanrıların yaratılış öyküsü şu dizelerle dile getiriliyor.

Gökler yoktu bir zamanlar,
Yeryüzü yoktu, yükseklik ve derinlik
İsim yoktu, toprak altında “ Apsu “ vardı yalnız
İlk yaratıcı olan tatlı su
Birde acı su Tiamat vardı.

Bir de döl yatağına dönem Mumnu

O zamanlar tanrılar yoktu daha.

Günler günleri kovaladı, yıllar yıları

Ansar’la Kişar’ın ilk çocuğu Anu, boş gök

Ulu tanrı EA’ yı doğurdu tek başına

Ea; göğün ufkundan daha geniş bir akıl

Benzerlerinin hepsinden kat kat güçlü.

Burada Ea, çok anlamlı, göğün ufkunda bir yarde. Sonsuz uzay kadar bir AKLI ve benzerlerinden kat kat güçlü. İnsanın yaradılışında ise birkaç farklı yaklaşımla karşılaşıyoruz.

Marduk “ güneşin oğlu “ Ea’ya insanı bir sanat eseri gibi yaratmak istediğini anlatıyor.

Kanı kanla birleştireceğim

Kanı kemikle

Bir şey yaratacağım benzeri görülmemiş

Adı insan olacak

İlk İnsanı yaratıyorum.

Bir yaklaşıma göre de tanrı insanı çamurdan yaratmıştır. Yani insanın çamurdan bir modelini yapıp, ondan sonra da bunun içine hayat nefesini üflemiştir.( Eşek hamuru )

Sumerlerin yarattığı edebiyat ( mitoloji ), İbraniler üzerinde derin etkiler yapmış olduğunu görüyoruz.

Dilmun, “ saf, temiz ne parlak “ bir memleket, hastalık ve ölüm bilinemeyen, yaşayanların memleketi. Ne var ki orada hayvanlar ve bitkiler için gerekli olan su eksik. Büyük su tanrısı ENKİ, güneş tanrısı UTU ya orasını tatlı su ile doldurmasını ister. Böylece Dilmun meyve bahçeleri ile kaplı yeşil tarlaları ve çayırları tanrıların bahçesi haline gelir. Bu cennet bahçesinde Sumerlerin büyük ana tanrıçası 8 bitkiyi filizlendirir. Bu ancak tanrıçanın ( yer yüzünün annesi ) su tanrısı tarafından üç kuşağı kapsayan hamile bırakması ve bunların şiirde sık sık tekrarlanan ağrısız doğum, acısız doğurulması gibi bir hayli karışık olaylardan sonra başlıyor. Fakat ihtimal Enki onları tatmak istediği için, habercisi “ iki yüzlü olan tanrı “ İSİMUD bu çok değerli bitkileri birer birer koparıp efendisi ENKİ’ye veriyor, o da onları yiyor. Bunu üzerine Ninhursag son derece kızıyor ve Enki’yi ölümle lanetliyor. Kendisi de verdiği kararı değiştirmemek için olsa gerek tanrıların arasından yok oluyor.

Enki’nin sağlığı bozuluyor, Sekiz organı hastalanıyor. Enki’nin hastalığı birden ağırlaşmaya başlayınca, Büyük tanrılar tozlar içine oturuyorlar. Görünüşe göre Sumer tanrılarının kralı olan hava tanrısı Enlil bile buna çare bulamıyor. Tilki ortaya atılıyor, Enlil’e eğer ödüllendirilirse, Ninhursag’ bulup getireceğini söylüyor. Tilki ana tanrıçayı, tanrılara getirmeyi başarıyor. Ve o ölmekte olan Enki’yi iyileştiriyor.

Ninbursag Enki’nin yanına oturuyor, onun ağrıyan sekiz organı için 8 tanrı yaratarak Enki’yi iyi edip sağlığına kavuşturuyor.

Sumer cenneti Dilmun ülkesindedir ki burası İran’ın güneybatısı olabilir. Sumerleri yenen Sami-Babil’ler kendi ölümsüzlerini “ Yaşayanların Ülkesi “ olarak Dilmun’a yerleştirmişlerdir. Tevrat’taki cennet, “Eden Bahçesi”, Sumerler’in cennet ülkesi olan Dilmun ile birbirine benzemektedir.

Tanrıçaların ağrısız, sancısız doğumu, Havva’ya çocuklarını sancılarla elde etmesi ve sancılarla doğurması için yapılan lanetin , temelindeki gerçeği ortaya çıkarıyor. Enki’nin yasak bitkiyi yemesi ve yaptığı kötü davranış için lanetlenmesi. Adem ile havva’nın bildikleri ağacın meyvesini yemelerini ve her ikisinin bu günahkar hareketlerinden dolayı lanetlenmesi çok ilginç.

Fakat bu karşılaştırmaların en ilgi çekici olanı, Tevrat’taki Bütün yaşayanların annesi, HAVVA’nın Ademin Kaburgasından yaratılmasını anlatan ünlü kısmın Sumer şiiri yoluyla anlatılmasıdır. Niçin kaburga? Niçin İbrani öykü yazarları, Tevrat’a göre anlamı aşağı yukarı “ hayat veren hanım “ olan Havva’nın, vücudun başka organlarından değil de kaburgadan yaratılmasını uygun bulmuştur.

Eğer biz Dilmun şiiri gibi Sumer örneğini Tevrat hikayesinin temelinde kabul edersek o zaman bunun nedeni açıklanmış olur. Sumer şiirinde Enkinin hasta organları arasında kaburga da vardır. Kaburganın Sumercesi Tİ dir. Enkinin kaburgasını iyi etmek için yaratılan tanrıçanın adı “ Kaburganın Hanımı “ anlamına geldiği gibi yaşatan hanım anlamına da gelir. Sumer edebiyatındaki kaburganın hanımı olan isim bir kelime oyunuyla Tevrat’ın cennet efsanesinde Havva olarak “ Yaşatan Hanım “ anlamına dönüşmüştür.

Asur-Babil birliğini kuran kral I.Sargon ( MÖ. 2684-2630 ) un doğumu bir şiirle şöyle anlatılıyor.

Ben Agade ( Akat ) hakanı, kudretli hükümdar Sargon’um

Anam, aşağı tabakadanmış, babamı hiç bilmedim

Dağlılardanmış babamın erkek kardeşi.

Doğum yerim Fırat kıyısındaki Azurgirani kenti

Yoksul anam bana gebe kalınca saklamış

Gizli doğurmuş beni; sağlam bir sepete

Yerleştirip ırmaktan aşağı yollamış.

Batmadan boğulmadan gitmişim ırmağın sularonda

AKKİ bulmuş beni, tarlada su dağıtan Akki

Aldı öz oğlu gibi büyüttü de beni

Kendine bahçıvan yaptı sonunda

Bahçıvanlık yapıyorum, İştar’ın sevgisini

Kazandım dört yıl hüküm sürdüm.

Kral I.ci Sargon’un yaşam öyküsüyle, Musa’nın yaşam öyküsünün bu kadar benzemesi de diğer benzeyişler kadar düşündürücü. Sargon’un asıl adı Şarruken dir, Sargon, suyun getirdiği, ya da su dağıtıcısı anlamındadır. Musa’nın anlamı da, suyun getirdiği, su adamı ya da suyun tohumu demektir.

Mezopotamyalılarda sosyal hayat, eğitim, adalet, vergi sistemi, ahlak kuralları konusundaki gelişme düzeyi günümüzden pek farklı olmadıkları söylenebilir.

Sumer’lerin çivi yazısını icat etmeleri ve bunu geliştirmeleri Sumer okullarında başlar. MÖ.3000 li yıllarda yazı öğretmenliği ve öğretim kitapları hazırlamayı düşünmüşlerdir. Sumer okullarının asıl amacı meslek öğretmektir. Müdür okul babası, öğrenciye okul oğlu, yardımcı öğretmene okul ağabeyisi deniyordu. Daha önce hazırlanmış silindir şeklindeki yazı kalıplarıyla yazıları bir matbaada olduğu gibi çoğaltıyorlardı.

MÖ.2000 li yıllarda Sumer’li bir öğrencinin rüşvet öyküsü şöyledir. Bir öğrencinin derslerini beğenmeyen ve onu döven öğretmeninin davranışlarından yıldığı için, babasına, öğretmeni eve davet ederek yumuşatması için bazı hediyeler vermesini önerir. Belki de bu insanlık tarihinin ilk belgelenmiş rüşvet olayıdır.

Gençliğin sorumsuzluğu sadece bu günün sorunu değil. 3700 yıl önceki bir kil tablet üzerine yazılmış öykü, insanlığın pek zor geliştiğine güzel bir örnek.

Öyküde, baba oğluna, okula gitmesini, çalışkan olmasını, sokaklarda başı boş dolaşmamasını önerir. Babanın öğüdü şöyle sürüyor.

“ Şimdi gel, adam ol, meydanlarda durma veya caddelerde dolaşma. Sokakta dolaşırken etrafına bakma, alçak gönüllü ol, sınıf yöneticisine korkunu göster. Eğer ondan çekindiğini görürse seni beğenir.

Benim seninle olan ilgim aptalı akıllı yapmak içindir. Tatlı dille yılanı deliğinden çıkarmaktır. Sana yanlış işler yaptırmayacağım. Kalbim senim üzüntünden yorulduğundan artık senin için korkmaktan ve üzülmekten vazgeçiyorum.”

Kramer “ İnsanlığın sosyal ve ruhsal gelişmesi genellikle, yavaş ve zilzaklı olmuştur “ der. Demokrasi ve onun temel kurumu olan siyasal meclisi ele lalım. Yüzeyde bu, Batı uygarlığının tekelinde ve son yüzyıllarda gelişmiş gibi görünüyor. Dünyanın demokratik kurumla pek az ilgisi olan bir bölümünde, bundan binlerce yıl önce, siyasal meclislerin olabileceğini kim tahmin edebilirdi. Yapılan kazılarda çıkarılan belgelerden, bunda 5000 yıl önce bir siyasal meclisin varlığını öğreniyoruz.

Bu yazılı belgelere göre MÖ.3000 yıllarında çok ciddi bir konu için toplanılıyor. Bu günkünden faklı olmayan iki meclis iş görüyor. Bunlardan birisi Senato veya yaşlılar meclisi, ikincisi ise eli silah tutan gençler meçlisi.

Toplantının konusu savaş, yaşlılar meclisi Senato barışı, gençler meclisi ise savaşı istiyor. Kral gençler meclisinin kararına uyuyor.

İlk yazılı sosyal reform MÖ. 2400 yılarında Lagaş kent devletinde yapılmıştır. Bu reform, vergileri çeşitlendirmek, yükseltmek ve mabedin mallarını çoğaltmak amacı ile büyük suistimallere girişen “ eski günlerin “ acımasız ve zorba bürokrasisine karşı yapılan bir harekettir.

İlk yasa kitabı MÖ.1750 yıllarında, ünlü Sami Kralı Hamurabi tarafından resmi olarak halka açıklandı. Bu yasa kitabı Sami dilinde çivi yazısıyla yazılmış, bir giriş ile daha çok baddua ile dolu bir sonuç kısmı arasında 300 e yakın yasa maddesini kapsamaktadır. Daha sonraki yıllarda çıkarılan tabletlerde daha eski yasalara rastlanmıştır.

Yasaları; adaletin yerine getirilmesi, mülke karşı işlenen suçlar, ticaret, evlilik, taarruz ve kısas, meslek adamlarına ait suçlar, tarım, ücretler ve tarifeler, esirler ve kölelerle ilgili başlıklarda toplandıklarını görüyoruz. Bu yasalardan ANA İTTİSU yasalarından aile hukukuyla ilgili ilginç bir örnek.

Eğer bir kadın, kocasından nefret edip, sen benim kocam değilsin derse, onu ( kadını ) nehre atacaklardır.
Eğer koca karısına, sen benim karım değilsin derse, gümüşten ½ Mana tartacaktır.

Daha sonraki yıllarda Hamurabi yasalarında bu daha adil bir şekilde yasada yer almaktadır.

Eğer bir kadın, kocasından nefret edip sen beni karılığa alamazsın derse, onun kayıtları, bölgesinden incelenecektir. Eğer o kadın ( evine ve kendine ) dikkatli ise ( evini ve iffetini koruyorsa ) ve kabahati yoksa, kocası ( evinden ) çıkmaya düşkünse, onu çok küçültüyorsa, o kadının kabahati yoktur. Çeyizini alıp babasının evine gidebilir.

Eğer ( kadın kendisini ve evini ) gözetmezse ve sokağa düşkünse, evini dağıtıyor, kocasını küçük düşürüyorsa, o kadını suya atacaklardır.

Yasalarda kısasa kısas esastır. Zaten bu gün de Sami dinlerinde bunu görüyoruz.

Eğer bir adam, bir adamın oğlunun gözünü kör ederse, onun gözü de kör olacaktır.
Eğer bir adamın kemiğini kırarsa, kemiğini kıracakladır.

Eğer hekim, ağır yaralı adamın bronz neşterle üzerinde çalışıp adamın ölümüne sebep olursa veya adamın göz bölgesini bronz neşterle açıp, adamın gözünü kör ederse, ( hekimin ) bileklerini kesecekler.

Eğer bir adam, berberi zorlayıp ( bir kölenin ) kölelik belirtisi olan saçını anlaşılmayacak bir şekilde tıraş ettirirse, O adamı öldürecekler, kapısına asacaklar. Berber bilerek tıraş etmedim derse, serbest bırakılacak.

Krallar kralı Hamurabi’nin tesis ettiği adalet kanunları.(ve bunlarla) ülkeyi sağlam bir yönetime kavuşturan mükemmel kral Hamurabi diye başlar yasalar anıtındaki sözler. Bu yasalardan ilginç bir madde.

“İster evli kadınlar, ister dul kadınlar veya Asur’lu kadınlar olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. Adamın kızları ya bir şal, ya bir giysi ile örtülü olmalıdırlar. Başları açık olmayacaktır. Yalnız olarak sokağa çıktıklarında, örtüneceklerdir. Sahibi ile sokağa çıkan cariyeler örtünecektir. Kocaya varmamış olanların sokakta başları açıktır, örtünmemelidir. Fahişe örtülü değildir, başı açıktır, örtülü bir fahişeyi gören olursa, onu tutuklayacak, şahitler çıkaracak, saray mahkemesine onu götürecek ve ona 50 sopa vurulacak.”

Görüldüğü gibi yasaların içeriği aynı zamanda o dönemin sosyal düşünce dünyasını da yansıtıyor. İnsanlar pek fazla değişmediği için, suçlar da günümüze göre hemen hemen aynı.

images (21)

BUDİZM

Bugün yeryüzünün en yaygın dinlerinden biri olan Budizm’in kurucusu olan Buda’nın yaşam öyküsünün,çağdaşlarından ve onu görenlerden bize ulaşmış herhangi bir belgesi yok.

Buda’nın ardından ona inananların ve onu izliyenlerin hayranlıklarını dile getiren söylencelerle ve menkibelerle öylesine efsaneleşmiş ki tarihi gerçeği aralamak bu nedenle adeta olanaksız.Ancak 1896 yılında Lumbini koruluğunda bulunan,İmparator Aşoka (M.Ö.273-232) zamanından kalma bir dikili taşta,Buda’nın doğumyerinin Lumbini olduğunu belirten bir yazı onun yaşayıp yaşamadığı tartışmasına son vermiştir.

Eldeki kaynaklar, bize Buda’nın M.Ö.560 yıllarında Himalaya’ların güney eteklerinde küçük bir ülke olan Kapilavastu’da bu ülkenin beyinin ya da kralının oğlu olduğunu gösteriyor.Kral Sakya soyundan gelen Gautama’dır.Oğlunun adı “Amacına ulaşan” anlamında Sidharta’dır.Uyanmış,aydınlanmış anlamına gelen “BUDA” adıyla sonra anılacaktır.

Sidharta mutlu bir yaşam sürerken iç gün arayla bir parkta yoksul ve yaşlı bir adam ,hasta bir adam ,dilenen bir rahip görür.Bu gördüklerinin yarattığı, her insanın sonu olabileceği düşüncesi onu dünyanın geçici zevk ve heveslerinden soğutur.Ertesi sabah yirmidokuz yaşındayken eşini ve yeni doğan oğlu Rahula’yı uyandırmadan,babasından izin alarak evini terk eder.

Gerçeği kavramak,aydınlanmak uğruna yedi yıl çaba gösterecektir.Ayrı ayrı iki üstadın öğrencisi olur.Çilecilerin yaptığı tüm yogi öğretilerini uygular.Dilini damağına yapıştırarak,dayanabilecek kadar nefes almayarak ve aç kalarak çaba harcar.Sonunda böylelikle “erilemiyeceğini” anlayan Sidharta yemeye içmeye başlar.

Sidharta düşünmeye yine devam eder.Evinden ayrıldıktan yedi yıl sonra bir Hind inciri “Bilgi ağacı” altında aydınlanır ve Buda olur.Bu aydınlanma Upanişatlar felsefesinin anlayışından daha farklı bir felsefe esinlendirir ona.

Buda’nın felsefesi,o günün kast sisteminin olumsuzluğunun sonucu olan sosyal parçalanmalar ve ekonomik çöküşe olduğu kadar,inanç sisteminin yozlaşmasına karşı çıkıştır.Buda ,kast sistemine karşı oluşunu şu şekilde açıklar. “Irmak suları denize dökülünce artık birbirinden ayırdedilmez oldukları gibi,türlü kastlardan olanlar da Buda rahibi olunca hep eş olurlar.”

Öne sürdüğü düşüncelere katılan her kast’tan insan olmakla beraber;asiller,askerler ve tüccarlar da önemli yer tutar.Buda’nın düşüncelerinin dini sömürünün doruğuna varan Brahmanların egemenliğini ortadan kaldırmak isteyen hükümdarlar tarafından yayılıp teşvik edildiğini görüyoruz.Bu nedenle Budizm bazı hükümdarların benimseyip yaydıkları bir din olacaktır.Bunun doğal bir sonucu olarak,Budist inanca sahip bir hükümdar da ülkeyi yönetirken Budizm’in insancıl yönlerini kullanacağı için halk yararına en iyi bir yönetim tarzı ortaya çıkmıştır.

Bunların içinde en ünlü ve başarılı olanı Buda’dan çok yıllar sonra yaşayan Kral Aşoka’dır (M.Ö.273-232). Aşoka Budizm’i seçtikten iki yıl sonra rahip olur.Kutsal yerleri gezer,oralara bir çok anıt yaptırır.Aşoka M.Ö.256 yılında Suriye,Mısır ve Makedonya gibi birçok ülkeye Budist misyonerler göndermiştir.

Bu dini ya da düşünceyi ayakta tutan krallar olunca,onların egemenliği bitip, ardılları da bu düşünceyi izlemeyince Budizm Hindistan’dan adeta silinmiştir.Bugün Hindistan’da Budist’ten fazla Hristiyan bulunmaktadır.Budizm; Çin, Çinhindi, Japonya, Kore ve Moğolistan’da yaşam alanı bulup gelişmiştir.

-3-

BUDA’nın TEMEL ÖĞRETİSİ

Buda,aydınlanma sonucu, olağanüstü keskin bir biçimde canlıların sonsuz bir döngü içinde doğup,büyüyüp,öldüğünü ve sonra yeniden doğduğunu görmüş.Niçin diye kendi kendine sormuş,niçin yeryüzündeki bu bitmez tükenmez acılar,sıkıntılar her yeni doğumla yinelensin.Bu dönüp durmaya bir dur demenin,bu zinciri kırmanın bir yolu yok mu? Aydınlığa çıkmak için gece gündüz demeden haftalarca kendisiyle boğuştuktan sonra,öğretisini “Dört Yüce Gerçek” te toplayarak özetledi.

Birinci gerçek:İnsanın en karakteristik halinin “Duhkha” yani ızdırap ve hüzün olduğunu açıklar.Bu hüznün kökeninde hayatın en temel gerçeği,yani çevremizde olup biten herşeyin sürekli olmayıp geçici olduğu gerçeği vardır.

İkinci gerçek:Trişna,yani vazgeçmemek ya da yapışmak olarak ifade edilen ve tüm ızdırapların kaynağını oluşturan genel bir kavramla ilgilidir.Bu kavram,Budist felsefede “Avitya” ya da cehaletten kaynaklanan ve hayatın amaçsız bağlanışlarını yansıtan bir şeydir.Bu cehaletten kaynaklanarak,duyumsadığımız dünyayı kişiler ve cisimler diye ayırmakta ve böylece gerçekliğin akıcı biçimlerini aklımızda üretilmiş sabit kavramlarla sınırlamaya çalışmaktayız.

Üçüncü gerçek:Izdırabın ve hayal kırıklığının sona erebileceğini müjdelemektedir.Yani “Samsara”nın sonsuz çemberini kırmak,“Karma”nın boyunduruğundan kurtulmak ve “NİRVANA” denilen mutlak özgürlük durumuna erişmek mümkündür.Bu özgürlük durumundan,özbenlik kavramının yanlış yaklaşımı bütünüyle ortadan kalkmakta ve tüm hayatı BİR’liği ve bütünlüğü sürekli algılayışa dönmektedir.

Dördüncü gerçek:Buda’nın tüm ızdırapları ortadan kaldırıcı düşüncesiyle ilgilidir.Bu bizi,Buda durumuna götürecek olan bireysel gelişimin sekiz basamaklı yolunu temsil eder.İlk iki basamak doğru görmek ve doğru bilmekle ilgilidir.Daha sonraki basamakların dördü,doğru davranmaya yöneliktir.Burada Budist hayat tarzının şartları, yani karşıt uçların “orta yol’u” dile gelmektedir.Son iki basamak ise bilinçlilik ve doğru meditasyonu ele almakta ve son hedef olan gerçekliğin mistik biçimde doğrudan doğruya deneyimini ortaya koymaktadır.

Buda bu öğretileri aydınlanmaya ulaşmanın bir aracı olarak görmüştür.

Buda ayrıca ruhani bir otoritenin bulunmaması gerektiğini de özellikle vurgulamış,hatta kendi otoritesini bile eleştirerek,herkesin kendince Buda’lığa erişmesi gerektiğini savunmuştur. “Kendiniz kendinize ışık olun,dışınızda olan,dışınızdan gelebilecek hiç bir şeyden destek,dayanak aramayın.Kendinize yalnız gerçeği ışık yapın.” sözleri bunun en güzel kanıtını oluşturmaktadır.

Buda,metafizik ve mitolojik tartışmalara girmez.Buda’nın yolu orta yoldur,aşırılıktan kaçınılmasını öğütler.Buda öğretisi üzerine bilgilerimiz,daha sonraları yazıya geçirilmiş olan metinlerin toplandığı “üç Pitika’ya” (üç sepet) dayanır.Pali lehçesinde yazılmış olan Pitika’ların en iyi korunmuş ve gerçek öğretiye en yakın metinler olduğu anlaşılmaktadır.

Budizm,daha sonraları değişik toplumlarda gelişme ortamı bulduğunda;kutsal yazıları,rahipleri,manastırları ve tapınakları,tapış biçimleri ve törenleri oluşmuştur.Tanrılı dinlere pek çok biçimde kimi zaman da şaşırtıcı biçimde benzediği görülmektedir.Böylece gerçek öğretiden saparak,Buda’nın bir tanrıymışçasına yüceltilmesiyle,Tanrı tanır bir din görünümüne sokulmuştur.Buda,Tanrı Vişnu’nun dünyaya tekrar gelişinin bedenlenmesi olarak görülmeye başlanmıştır.Bu nedenle Buda’dan sonra Budizm, Mahayana (Büyük araç) ve Hinayana (Küçük araç) olarak ikiye ayrılmıştır.Örgütlü bir din haline dönüşen Mahayana’ya karşılık Hinayana, Buda’yı büyük bir öğretmen ve bir din kurucusu olarak tanıyıp ancak onu Tanrı katına çıkarmamıştır.

images (21)

BRAHMANİZM

Himalayaların buzullarından , Güneydeki tropikal ormanlara kadar uzanan , 650 milyon insanın yaşadığı , bir çok kültürün kaynağı olan dev bir ülke Hindistan.

Aynı zamanda 4- 5 bin yıl gerilerden gelen tarihiyle ilk uygarlıklardan biri.Dinsel ve felsefi düşünceleri bu güne kadar bir çok aşamalardan geçerek günümüze kadar gelen eşsiz bir kültürel pota.

1924 yılında yapılan kazılarda MÖ 5000- 4000 kadar uzanan Harappa ve Mohenco -Daro kalıntıları çok ileri düzeydedir.

MÖ 1600 yıllarına doğru kuzeyden gelen ve kendilerini Aryas ( Arya’lar ) diyen bir kavrim , uzun bir zaman diliminde yavaş yavaş Hindistanı ele geçirmiştir.

Arya sözcüğüne bir çok araştırıcı değişik alanlar vermiştir. Kimi araştırmacılara göre “Soylu” demek . Böylece Aryas sözcüğü soylular anlamına geldiği görülüyor.Kimilerine göre “İnananlar” anlamında . Bir başkalarına göre “Arya” sözcüğü çift sürmek sözcüğünden türetildiği ileri sürülüyor.

Hind tarihinde Türklerin önemli bir yeri vardır . Hindistan’ın bütünü 750 yıllık bir dönem içinde 650 yıl Müslüman-Türk , 90 yıl Afganlaşmış Türklerin egemenliğinde kalmıştır. 350 Yıllık Hindistan’daki İngiliz egemenliğine talihsiz neden,beş Şiling’dir.Bu inanılmayacak neden , karabibere yapılan beş şiling’lik zamdı . Baharat ticaretini ellerinde tutan Hollanda ’lıların yaptığı bu zam , İngilizler’i harekete geçirmiştir. Kurulan bir şirket Hindistan’a baharat ticareti için bir kalyon yollamıştır ( 1600 yılı ) . O dönemin Hindistan hakimi Moğol Cihangir Han gemicileri çok iyi karşılayarak saraya kabul eder. Ediş o ediştir. Truva atı gibi Hindistana giren İngilizler, 1803-1857 yıllarında orada egemenlik kurarlar ve 1857 tarihinden itibaren de Hindistanı resmen müstemleke ilan ederler.

İşin trajik yönü , İngilizler Hind Kültürü ile , ya küçük gördükleri için ilgilenmediler , ya da daha çok maddeye dönük bir yapıya sahip oldukları için onları anlayacak yetenekleri yoktu.

Türkler ise Müslümanlık ile Hind dinini kaynaştırmak yönüne kaymışlardır.Türk bilgini Ebu Reyhan El Biruni(973- 1048 ) ve Şah Cıhan’ ın oğlu Dara Şükuh ilgi duymuşlardır.

Batı dilbilimcileri 19. Yüzyıl başında , Arya’ların dili olan Sanskritçe’nin Batı dillerine olan yakınlığının farkına vardı. İran,Yunan,Latin,Germen,Kelt ve Ermeni Dillerinin Sanskritçe ile olan ortak özellikleri saptandı. Bu guruba Aryan ya da Hind – Germen dilleri dendi.

Hindliler yüzyıllarca önce adı bilinmeyen yazarlarca yazılmış dini olduğu kadar felsefi olan ve aynı zamanda eşsiz denebilecek kadar sanat eserleri bırakmışlardır.

Eski Hind felsefesinde ve dininde tanrı’ya , özgürlüğe ve yaşamın anlamına yönelik sorular ve arayışlar ağırlık kazanmıştır.

Hind düşüncesinin yarattığı uygarlığı geç de olsa kavrayan Batılılardan Max Müller onlar hakkında duygularını şöyle açıklıyor.

“ Benden , hangi göğün altında insan zihninin değerli yeteneklerini en zengin biçimde geliştirdiğini , hayatın en büyük sorunlarını en derin bir tarzda araştırdığını ve hiç olmazsa bir kısmı için hatta Eflatun ve Kant’ı incelemiş olanların bile hayran kalacakları çözümler bulunduğunu soracak olsalardı, Hindistanı anardım. Ve yine benden , hangi edebiyatın bize özgü Yunan ve Roma düşüncesiyle ve onların Semitik kökeninde yaşamış olan biz Avrupal’lara iç hayatımızı daha yetkin , daha anlayışlı , daha evrensel , kısaca insani biçimlendirmek için sadece bu hayatta değil , aynı zamanda değiştirilmiş ve ebedi bir hayatta zorunlu dengeyi verebileceği sorulsaydı, yine Hindistan derdim”

images (21)

Uzak Doğu Dinleri

Budizm

Budizm ‘in kurucusu Buda (Guatama, Gotama) ( MÖ.563 – 483 ) Kuzey Hindistan ‘da Lumbini koruluğunda doğmuş bir filozoftur. Buda “aydınlanmış” anlamına gelir. Budizm ‘ in en güçlü yayılma dönemi Hint Hükümdarlarından Aşoka (MÖ. 273 – 236) zamanına rastlar. Aşoka zamanında Budizm ‘ Hindistan, Seylan,Suriye,Mısır,Makedonya ve Yunanistan ‘a kadar yayılmıştır. Aşoka ‘dan sonrada yeni Krallar Budizm ‘e girmiş yayılmasını sağlamış hatta Çin,Moğolistan ve Japonya ‘nın ileri gelen devlet adamlarının Budizm ‘e hizmet etmesini sağlamışlardır.
Budizm ‘ MS 1.yy Türkistan , 4. yy da Kore , 6.yy da Japonya ve 7.yy da ise Tibet ‘te yayılmaya başlamıştır. Günümüzde Güney,Doğu;Güneybatı ve Orta Asya ‘da çok sayıda taraftarı olan Budizm ‘ Avrupa ve Amerika ‘da da yayılmaya ve taraftar bulmaya başlamıştır.

Budizm ‘de inanç ve ibadet
Budizm ‘de inancın temeli “ Buda ‘ya sığınırım, Dhamma ‘ya (dine,doktrine) sığınırım, Sangha ‘ya sığınırım (Rahipler Cemaati,dünyanın en eski bekar rahipler topluluğu)” cümlesi oluşturur.Bunlardan birini inkar eden kişi budist sayılmaz ve Budizm ‘e girmek için yukarıdaki cümleyi söylemek gerekir. Sangha ‘ya giren rahip ve rahibeler evlenemezler.
Budizm ‘ de mabetlere “Vihara” denir. Budistler Karma- Ruhgöçü ‘ne inanırlar. Vihara da ayda 2 kez bir araya gelen rahipler yaptıkları hataları itiraf ederek benliklerini öldürürler. Bazı dinlerde olduğu gibi Budizm ‘de de bir kurtarıcı bekleme inancı vardır. Kurtarıcının isma Metteya veya Maitreye ‘ dir. inançlarına göre Metteya tüm dünyayı düzeltmek olarak gelecek ve Buda ‘ nın tamamlayamadığı dini tamamlayacaktır.
ibadet Stupa denilen mabetlerde yapılır. Stupalar helezoni yapıda inşa edilmiştir. ibadet için Stupaya giren Budist önce Buda ‘nın heykeline saygı gösterisi yapar; O ‘na çiçek ve tütsü sunar, Budistler kendi evlerinde de bir köşede korudukları Buda heykeline tazimde bulunarak,ibadet ederler. ibadetlerinde klişeleşmiş dua ve söz yoktur.
Budizm ‘in kutsal ziyaret yerleri;

  • Budanın doğum yeri( Lumbin)
  • Aydınlanma yeri (Bodhi Gaya)
  • Buda ‘ nın ilk vaaz verdiği geyik parkı (Sarnarth ‘da)
  • Buda ‘nın öldüğü Uttar_Prades şehri,
  • Ganj nehri

Kutsal Kitapları
Budistler Buda ‘nın vaazlarının Pali – Kanon adlı bir kitapta toplandığına ve 400 yıl kadar sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığına inanırlar. Budizm ‘in kutsal kitabı üç sepet anlamına gelen “Tripitaka veya Tipitaka ‘dır”.Tripitaka da;

Vinaya Pitaka
Sutta Pitaka
Abhidhamma

adlı bölümler bulunur. Bu kitaplarda rahip ve rahibelerle ilgili kurallar, ayin usulleri, beslenme,giyinme, Buda ‘nın hayatı,konuşmaları,vaazların yorumu,Budizm ‘ felsefesi vb ayrıntılı bir şekilde anlatılır.

Budizm ‘de Mezhepler
Budizm ‘ başlıca iki büyük mezhebe ayrılır:

1- Hianayana
2- Mahayana

1 – Hinayana (Küçük Araba)
Kişinin kendisini kurtarmasını esas aldığı için böyle isimlendirilmiştir. Bu mezhep Seylan ve Güney Asya ‘da yayılmıştır. Mensupları saf Budizm ‘e yani Budanın asıl telkinlerine kendilerinin muhatap olduklarını iddia ederek Mahayana koluna bağlı olanları sapkınlıkla suçlarlar.
2 – Mahayana (Büyük Araba)
Toplumu bir bütün halinde ele alarak herkesin kurtuluşa ermesini amaç edinmişlerdir. Onlara göre Budizm ‘, herkese cevap vermeli, herkesin ihtiyaçlarını gidermeli, doktrinleri basitleştirerek halkın anlayacağı bir seviyeye getirilmelidir. Budizm ‘in bu kolu başka din ve doktrinlerden yararlanmakta sakınca görmez. Bu mezhebe göre Nirvanayı gerçekleştiren herkes Buda unvanını alır. Ve ihtiraslarının esiri olarak dünya zevklerinin arkasından koşmaz. Mahayana mensupları,”hata yapabilirim” diye faaliyetleri askıya almanın karşısındadır. “Bu yüzden pişmanlık duymaya lüzum yoktur” derler Mahayana ‘ya bağlı kişi kendini kurtuluşa hazırlayabilmek için şü hususlara dikkat etmek zorundadır:

Cömertlik
Olgun manada bilgelik
Budizm ‘in ahlak kurallarına bağlılık
Meditasyon
Karşılaştığı olumsuzluklara sabır göstermek
Hiç usanmadan sürekli bir gayret içinde olmak

Bu sayılan özellikleriyle Mayayana Budizm ‘i dünyanın bir çok bölgesinde yayılma imkanı bulmuş,adeta misyonerli bir hüviyet kazanmıştır.

Buda ve Öğretisi
Buda ‘nın öğretisinin baslıca özelliği; Buda ‘nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yasantısal deneyimle doğrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda ‘nın yasadığı dönemde Budizm ‘ bir din, Buda da bir peygamber değildi.
Şimdiye dek her geliş gidişsimde, içinde hapis olduğum, Duyularla duvaklan mis bu evin, Yapıcısını aradım durdum. Ey yapıcı! Simdi seni buldum. Bir daha bana ev yapmayacaksın, Bütün kirişlerin kirildi, payandaların çöktü. içimde Nirvana ‘nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.
Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır.

1. Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın 3 özelliği
Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edememek, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamamak, istediğiniz şeylerin istediğiniz gibi olmaması, istemediğiniz şeylerin istemediğiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız göz yaşları mi daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, kızınızı yitirmek, malinizi, mülkünüzü yitirmek… Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok göz yaşı akıttınız.
Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal sağlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki yani olumsuz ruh durumları… Buda ‘nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediğimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaşamda Istırabın olduğunu biliyor, ama yaşamda Tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler olduğunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceğini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda ‘ya göre yanılgı işte burada. Buda kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevkin ıstırabın asil nedeni olduğunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliğine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiğini, dünyayı gerçek böylesiliği, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “Sevdiğimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.”
Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu: Dukkha – Istırap Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz.
Buda ‘nın amacı dünyayı ne olduğundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduğu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliğiyle görmemizi sağlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduğu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini değil de daha çoğunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaşam değil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceğinden çoğunu istemekten gelen ıstıraptır. akıp giden yasamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüsü olmayan bir akis içinde olduğumuzun, yaşamın tek bir aninin bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaşamın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir.
Mutluluğun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaşamda kendimize sığınak yapabileceğimiz Istırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mi? Budizm ‘ olduğunu savunuyor. Bu an ve burası… Hiç bir şeyin öteki şeylerden ayrı bir kendiliği, ayrı kalıcı bir benliği olamaz. Istırabın asil nedenini aradığımız, kökenine indiğimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den Başka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluğum” ”Benim başarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluğumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben?
Buda insan varlığında geçici olmayan değişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doğar, büyür, yaşlanır, ölür, çözülür, sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanin gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz. Çünkü onlar değişse de gene olduğu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz de olamaz. ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beş kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiş olmasından da oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman besinin bir araya gelmesi de beni oluşturmaz. O zaman geriye değişmeden kalan tek bir şey kalıyor. Ad… Ben ‘e verilen özel ad.
Milanda Panha adli kitaptan: Kral Bilge Nagasena ‘ya seslenmiş: “Ustam kimsin, adini söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden Başka bir şey değil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar midir?” “Hayır büyük kral” … “Duygu ve coşkular midir Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka bir ise yaramayan bir deyimden Başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, … ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor. Buda diyor ki: Ne ben ‘in, ne de ben ‘e ilişkin kalıcı bir şeyin varlığından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli değişmez bir benliğim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir. Buda ‘nın görüsüne göre “ben”, insanin hem bedensel hem de ruhsal varlığını oluşturan bu beş kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akis, sürekli bir değişim içinde olusunun ortaya çıkardığı bir görüngü, bir olgu, insani çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan Başka bir şey değil. ayırt edici bilinç ise karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanağı da var.
Ben ‘in var olma doyumsuzluğundan kaynaklanan ve ölümün sinirini aştığına inanılan uzantısına verilen ad ‘sa ruhtur. Budizm ‘de Öz varlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluştu mu bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliği engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaşamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiğinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor. Buda ben ‘i kurtarmaya değil, bizi ben ‘den kurtarmaya çalışıyordu. Ölümsüzlüğe erişmek için tek bir yol olduğunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaşam ırmağının içimizden aktığının, yaşam gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciğerlerimizde nefes alıp verdiğinin bilincine erişmek..

2. Nedensellik Çemberi- bağımlılık ve Özgürlük- Ka
Buda ‘ya göre varolan her şey nedenselliğin bir sonucu olarak vardır, boşluktan yokluktan oluşan bir evrende nedenselliğin döngüsüne takılan yokluk varlığa dönülür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin değişmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne başlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doğa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiş, tanrıları gereksizleştirmişti. Değil mi ki insanin geleceğini belirleyen nedenlerin zorladığını sonuçlardır, öyleyse insanin kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuğun anasından beklediği gibi tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız.
On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası:

1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor.
2. Bu düşünceler eğilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor.
3. Buradan da bilinç oluşuyor.
4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden ortaya çıkıyor.
5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor.
6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor.
7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor.
8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor.
9. istekler, tutkular bağımlılığa, insanin isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaşam isteğine yol açıyor.
10. Bundan da oluşuma bağımlılık ortaya çıkıyor.
11. Oluşum doğuşa
12. Doğuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya. Buda ‘nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir. İstekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceğimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde ayni oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor… Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir.
Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarinki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız
kesinlikle zihnimizin yaratısıdır. Budist metinler dört tür bağımlılıktan söz ediyorlar.

1. İsteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık
2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık
3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık
4. Sürekli ve değişmez bir ben ‘in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık isteklerimizin tümüne yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler.

Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beğenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabini yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya değmeyeceğini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, Başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi. Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve bağımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüğümüzü yeni bastan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacağız insan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm ‘ görüsüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. insan yanıldığını, yanilmadigini; aldatılmadığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur. Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluluklar var. Uyanınca bu zorunluluğu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın bağlarını da koparmış olur. Eylemlerimiz er geç bize geri döner.
Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır. Buda, kalıcı olan bir yaşamdan öbürüne aktarabileceğimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacağını anlatmaya çalışmıştı Öyleyse gene doğumla söz edilmek istenen neydi? Buda ‘ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben yada ruh değil, yalnızca eylemlerimizin zorladığını nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de değil, Başka birisinin gövdesi de değil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doğru olur. Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da değil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluluğu olarak varım. Eylemlerin bir sürekliliği var ama ben ‘in de bilincin de sürekliliği yok. Buda ‘nın dilinde doğum ölüm döngüsü, yaşamların önceki yaşamların etkisiyle biçimlendiğini anlatmaktan öte bir anlam taşımıyordu.

3. Nirvana
Nirvana, Batı ‘da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. istek ve tutkuların yok olması, Istırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir Mutluluğa erişmektir. Nirvana ‘ya erişme isteği de dahil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez. Nirvana ‘yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaşamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana ‘ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi. Eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, basarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuskusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben ‘i aşınca bütünle bütünleşiyor.. Yarinin getireceklerine kaygısız, ben ‘in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor.
Buda ‘nın öğretisi, bir yandan ben ‘i yokumsarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. insanin toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kişilikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu. Buda ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu boşunu, oku atmaktaki amalini falan mi araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana ‘ya erişmenize katkıda bulunabilir. Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden Başka bir şey değildir; varoluşun ardında Durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm ‘de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır.

4. Sekiz basamaklı yüce yol

-Tam görüş
-Tam anlayış Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduğu gibi, gerçek böylesiliğiyle görmeyi, adların biçimlerin gizlediği temel gerçeğin, her şeyin ıstırap, her şeyin oluşum, değişim içinde olduğu, kalıcı bir ben ‘in, değişmeyen bir tözün olmadığını anlayışına ulaşmayı amaçlıyor.
-Doğru sözlülük
-Tam davranış Bu basamak, özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır.
-Doğru yaşam biçimi Yaşamını sağlamakta doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu elde etmeye çalışmamaktır.
-Tam çaba, tam uygulama Her şeyin tam bir özenle, eksiksiz yapılmasıdır. Bir Budist ‘in oturması, kalkması bile büyük bir dikkatle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak sürekli bir uğraş olmalıdır. Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört yüce duygunun yüzeye çıkmasına olacak sağlar: Sevecenlik, acıma, sevgi, yan tutmama.
-Tam bilinçlilik
-Tam uyanıklık

Bu basamaklar meditasyonla ilgilidir. Meditasyon Batı ‘da anlaşıldığı gibi derin derin düşünme değil, düşüncenin aşılmasını, çıkarımcı düşünceden arıtılmış bir zihinle, salt bilinçli olmayı amaçlayan bir yöntem. Tam bilinçlilik, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin ruhsal durumların ardında olacak biçimde bir alicilik, bir uyanıklık durumunu sürdürmektir. Algının kapıları öylesine temizlensin ki, her algı hiç bir engelle karşılaşmadan bilince ulaşabilsin. Sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren bir engel oluyor çoğu kez. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayrımlar yapmaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Artık dünyayı olduğu gibi değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceğini savunan Budizm ‘ sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.
Budist meditasyonun özü nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlayan yaygın dikkattir. insan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında oluyor, geleceğe ya da geçmişse değil, kendini şu ana ayarlıyor, şimdide yaşamaya başlıyor, duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da kendiyle de bütünleşiyor. Bu uygulamada yol almış kimse gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Bu yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor, ve bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve Mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık zihindeki karmasa yatışmıstır.
Buda ‘nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi değil, tersine sürekli uyanıklılığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor. Tam bilinçlilik gerçekleşince tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Burada tüm ikilikler yok olur; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu fark ediyorsunuz. Size “bu benim, bu da benim düşüncem” ya da “gören benim, bu da gördüğüm şey” diye ayrım yapmanıza olanak veren şeyin bir gözlemden daha çok, sözcüklerin ve mantığın aracılığıyla elde edilmiş bir kuramdan Başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz.

Sizde hemen vadidekizambak.net ile sohbet dünyasındaki en eğlenceli sohbetler etmek için vadinin en güzel chat sunucusu olan vadideki zambak sohbet odalarına buyrun hemen tıklayın. Sohbetteki yernizi hemen alıp doyasıya muhabbet içinde chat yapmak için aşağıdaki resme tıklayabilirsiniz. acele edin ne duruyorsunuz 🙂
images (21)

Budizm Nedir

Budizm

uma and budha

Budizm ‘in kurucusu Buda (Guatama, Gotama) ( MÖ.563 – 483 ) Kuzey Hindistan ‘da Lumbini koruluğunda doğmuş bir filozoftur. Buda “aydınlanmış” anlamına gelir. Budizm ‘ in en güçlü yayılma dönemi Hint Hükümdarlarından Aşoka (MÖ. 273 – 236) zamanına rastlar. Aşoka zamanında Budizm ‘ Hindistan, Seylan,Suriye,Mısır,Makedonya ve Yunanistan ‘a kadar yayılmıştır. Aşoka ‘dan sonrada yeni Krallar Budizm ‘e girmiş yayılmasını sağlamış hatta Çin,Moğolistan ve Japonya ‘nın ileri gelen devlet adamlarının Budizm ‘e hizmet etmesini sağlamışlardır.
Budizm ‘ MS 1.yy Türkistan , 4. yy da Kore , 6.yy da Japonya ve 7.yy da ise Tibet ‘te yayılmaya başlamıştır. Günümüzde Güney,Doğu;Güneybatı ve Orta Asya ‘da çok sayıda taraftarı olan Budizm ‘ Avrupa ve Amerika ‘da da yayılmaya ve taraftar bulmaya başlamıştır.

Budizm ‘de inanç ve ibadet
Budizm ‘de inancın temeli “ Buda ‘ya sığınırım, Dhamma ‘ya (dine,doktrine) sığınırım, Sangha ‘ya sığınırım (Rahipler Cemaati,dünyanın en eski bekar rahipler topluluğu)” cümlesi oluşturur.Bunlardan birini inkar eden kişi budist sayılmaz ve Budizm ‘e girmek için yukarıdaki cümleyi söylemek gerekir. Sangha ‘ya giren rahip ve rahibeler evlenemezler.
Budizm ‘ de mabetlere “Vihara” denir. Budistler Karma- Ruhgöçü ‘ne inanırlar. Vihara da ayda 2 kez bir araya gelen rahipler yaptıkları hataları itiraf ederek benliklerini öldürürler. Bazı dinlerde olduğu gibi Budizm ‘de de bir kurtarıcı bekleme inancı vardır. Kurtarıcının isma Metteya veya Maitreye ‘ dir. inançlarına göre Metteya tüm dünyayı düzeltmek olarak gelecek ve Buda ‘ nın tamamlayamadığı dini tamamlayacaktır.
ibadet Stupa denilen mabetlerde yapılır. Stupalar helezoni yapıda inşa edilmiştir. ibadet için Stupaya giren Budist önce Buda ‘nın heykeline saygı gösterisi yapar; O ‘na çiçek ve tütsü sunar, Budistler kendi evlerinde de bir köşede korudukları Buda heykeline tazimde bulunarak,ibadet ederler. ibadetlerinde klişeleşmiş dua ve söz yoktur.
Budizm ‘in kutsal ziyaret yerleri;
Budanın doğum yeri( Lumbin)
Aydınlanma yeri (Bodhi Gaya)
Buda ‘ nın ilk vaaz verdiği geyik parkı (Sarnarth ‘da)
Buda ‘nın öldüğü Uttar_Prades şehri,
Ganj nehri
Kutsal Kitapları
Budistler Buda ‘nın vaazlarının Pali – Kanon adlı bir kitapta toplandığına ve 400 yıl kadar sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığına inanırlar. Budizm ‘in kutsal kitabı üç sepet anlamına gelen “Tripitaka veya Tipitaka ‘dır”.Tripitaka da;
Vinaya Pitaka
Sutta Pitaka
Abhidhamma
adlı bölümler bulunur. Bu kitaplarda rahip ve rahibelerle ilgili kurallar, ayin usulleri, beslenme,giyinme, Buda ‘nın hayatı,konuşmaları,vaazların yorumu,Budizm ‘ felsefesi vb ayrıntılı bir şekilde anlatılır.

Budizm ‘de Mezhepler
Budizm ‘ başlıca iki büyük mezhebe ayrılır:
1- Hianayana
2- Mahayana
1 – Hinayana (Küçük Araba)
Kişinin kendisini kurtarmasını esas aldığı için böyle isimlendirilmiştir. Bu mezhep Seylan ve Güney Asya ‘da yayılmıştır. Mensupları saf Budizm ‘e yani Budanın asıl telkinlerine kendilerinin muhatap olduklarını iddia ederek Mahayana koluna bağlı olanları sapkınlıkla suçlarlar.
2 – Mahayana (Büyük Araba)
Toplumu bir bütün halinde ele alarak herkesin kurtuluşa ermesini amaç edinmişlerdir. Onlara göre Budizm ‘, herkese cevap vermeli, herkesin ihtiyaçlarını gidermeli, doktrinleri basitleştirerek halkın anlayacağı bir seviyeye getirilmelidir. Budizm ‘in bu kolu başka din ve doktrinlerden yararlanmakta sakınca görmez. Bu mezhebe göre Nirvanayı gerçekleştiren herkes Buda unvanını alır. Ve ihtiraslarının esiri olarak dünya zevklerinin arkasından koşmaz. Mahayana mensupları,”hata yapabilirim” diye faaliyetleri askıya almanın karşısındadır. “Bu yüzden pişmanlık duymaya lüzum yoktur” derler Mahayana ‘ya bağlı kişi kendini kurtuluşa hazırlayabilmek için şü hususlara dikkat etmek zorundadır:
Cömertlik
Olgun manada bilgelik
Budizm ‘in ahlak kurallarına bağlılık
Meditasyon
Karşılaştığı olumsuzluklara sabır göstermek
Hiç usanmadan sürekli bir gayret içinde olmak
Bu sayılan özellikleriyle Mayayana Budizm ‘i dünyanın bir çok bölgesinde yayılma imkanı bulmuş,adeta misyonerli bir hüviyet kazanmıştır.

Buda ve Öğretisi
Buda ‘nın öğretisinin baslıca özelliği; Buda ‘nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yasantısal deneyimle doğrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda ‘nın yasadığı dönemde Budizm ‘ bir din, Buda da bir peygamber değildi.
Şimdiye dek her geliş gidişsimde, içinde hapis olduğum, Duyularla duvaklan mis bu evin, Yapıcısını aradım durdum. Ey yapıcı! Simdi seni buldum. Bir daha bana ev yapmayacaksın, Bütün kirişlerin kirildi, payandaların çöktü. içimde Nirvana ‘nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.
Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır.

1. Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın 3 özelliği
Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edememek, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamamak, istediğiniz şeylerin istediğiniz gibi olmaması, istemediğiniz şeylerin istemediğiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız göz yaşları mi daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, kızınızı yitirmek, malinizi, mülkünüzü yitirmek… Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok göz yaşı akıttınız.
Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal sağlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki yani olumsuz ruh durumları… Buda ‘nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediğimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaşamda Istırabın olduğunu biliyor, ama yaşamda Tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler olduğunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceğini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda ‘ya göre yanılgı işte burada. Buda kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevkin ıstırabın asil nedeni olduğunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliğine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiğini, dünyayı gerçek böylesiliği, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “Sevdiğimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.”
Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu: Dukkha – Istırap Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz.
Buda ‘nın amacı dünyayı ne olduğundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduğu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliğiyle görmemizi sağlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduğu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini değil de daha çoğunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaşam değil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceğinden çoğunu istemekten gelen ıstıraptır. akıp giden yasamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüsü olmayan bir akis içinde olduğumuzun, yaşamın tek bir aninin bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaşamın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir.
Mutluluğun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaşamda kendimize sığınak yapabileceğimiz Istırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mi? Budizm ‘ olduğunu savunuyor. Bu an ve burası… Hiç bir şeyin öteki şeylerden ayrı bir kendiliği, ayrı kalıcı bir benliği olamaz. Istırabın asil nedenini aradığımız, kökenine indiğimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den Başka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluğum” ”Benim başarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluğumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben?
Buda insan varlığında geçici olmayan değişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doğar, büyür, yaşlanır, ölür, çözülür, sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanin gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz. Çünkü onlar değişse de gene olduğu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz de olamaz. ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beş kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiş olmasından da oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman besinin bir araya gelmesi de beni oluşturmaz. O zaman geriye değişmeden kalan tek bir şey kalıyor. Ad… Ben ‘e verilen özel ad.
Milanda Panha adli kitaptan: Kral Bilge Nagasena ‘ya seslenmiş: “Ustam kimsin, adini söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden Başka bir şey değil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar midir?” “Hayır büyük kral” … “Duygu ve coşkular midir Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka bir ise yaramayan bir deyimden Başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, … ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor. Buda diyor ki: Ne ben ‘in, ne de ben ‘e ilişkin kalıcı bir şeyin varlığından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli değişmez bir benliğim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir. Buda ‘nın görüsüne göre “ben”, insanin hem bedensel hem de ruhsal varlığını oluşturan bu beş kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akis, sürekli bir değişim içinde olusunun ortaya çıkardığı bir görüngü, bir olgu, insani çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan Başka bir şey değil. ayırt edici bilinç ise karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanağı da var.
Ben ‘in var olma doyumsuzluğundan kaynaklanan ve ölümün sinirini aştığına inanılan uzantısına verilen ad ‘sa ruhtur. Budizm ‘de Öz varlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluştu mu bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliği engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaşamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiğinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor. Buda ben ‘i kurtarmaya değil, bizi ben ‘den kurtarmaya çalışıyordu. Ölümsüzlüğe erişmek için tek bir yol olduğunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaşam ırmağının içimizden aktığının, yaşam gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciğerlerimizde nefes alıp verdiğinin bilincine erişmek..

2. Nedensellik Çemberi- bağımlılık ve Özgürlük- Ka
Buda ‘ya göre varolan her şey nedenselliğin bir sonucu olarak vardır, boşluktan yokluktan oluşan bir evrende nedenselliğin döngüsüne takılan yokluk varlığa dönülür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin değişmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne başlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doğa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiş, tanrıları gereksizleştirmişti. Değil mi ki insanin geleceğini belirleyen nedenlerin zorladığını sonuçlardır, öyleyse insanin kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuğun anasından beklediği gibi tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız.
On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası:
1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor.
2. Bu düşünceler eğilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor.
3. Buradan da bilinç oluşuyor.
4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden ortaya çıkıyor.
5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor.
6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor.
7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor.
8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor.
9. istekler, tutkular bağımlılığa, insanin isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaşam isteğine yol açıyor.
10. Bundan da oluşuma bağımlılık ortaya çıkıyor.
11. Oluşum doğuşa
12. Doğuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya. Buda ‘nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir. İstekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceğimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde ayni oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor… Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir.
Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarinki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız
kesinlikle zihnimizin yaratısıdır. Budist metinler dört tür bağımlılıktan söz ediyorlar.
1. İsteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık
2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık
3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık
4. Sürekli ve değişmez bir ben ‘in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık isteklerimizin tümüne yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler.
Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beğenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabini yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya değmeyeceğini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, Başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi. Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve bağımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüğümüzü yeni bastan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacağız insan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm ‘ görüsüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. insan yanıldığını, yanilmadigini; aldatılmadığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur. Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluluklar var. Uyanınca bu zorunluluğu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın bağlarını da koparmış olur. Eylemlerimiz er geç bize geri döner.
Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır. Buda, kalıcı olan bir yaşamdan öbürüne aktarabileceğimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacağını anlatmaya çalışmıştı Öyleyse gene doğumla söz edilmek istenen neydi? Buda ‘ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben yada ruh değil, yalnızca eylemlerimizin zorladığını nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de değil, Başka birisinin gövdesi de değil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doğru olur. Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da değil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluluğu olarak varım. Eylemlerin bir sürekliliği var ama ben ‘in de bilincin de sürekliliği yok. Buda ‘nın dilinde doğum ölüm döngüsü, yaşamların önceki yaşamların etkisiyle biçimlendiğini anlatmaktan öte bir anlam taşımıyordu.

3. Nirvana
Nirvana, Batı ‘da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. istek ve tutkuların yok olması, Istırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir Mutluluğa erişmektir. Nirvana ‘ya erişme isteği de dahil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez. Nirvana ‘yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaşamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana ‘ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi. Eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, basarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuskusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben ‘i aşınca bütünle bütünleşiyor.. Yarinin getireceklerine kaygısız, ben ‘in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor.
Buda ‘nın öğretisi, bir yandan ben ‘i yokumsarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. insanin toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kişilikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu. Buda ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu boşunu, oku atmaktaki amalini falan mi araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana ‘ya erişmenize katkıda bulunabilir. Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden Başka bir şey değildir; varoluşun ardında Durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm ‘de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır.

4. Sekiz basamaklı yüce yol
-Tam görüş
-Tam anlayış Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduğu gibi, gerçek böylesiliğiyle görmeyi, adların biçimlerin gizlediği temel gerçeğin, her şeyin ıstırap, her şeyin oluşum, değişim içinde olduğu, kalıcı bir ben ‘in, değişmeyen bir tözün olmadığını anlayışına ulaşmayı amaçlıyor.
-Doğru sözlülük
-Tam davranış Bu basamak, özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır.
-Doğru yaşam biçimi Yaşamını sağlamakta doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu elde etmeye çalışmamaktır.
-Tam çaba, tam uygulama Her şeyin tam bir özenle, eksiksiz yapılmasıdır. Bir Budist ‘in oturması, kalkması bile büyük bir dikkatle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak sürekli bir uğraş olmalıdır. Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört yüce duygunun yüzeye çıkmasına olacak sağlar: Sevecenlik, acıma, sevgi, yan tutmama.
-Tam bilinçlilik
-Tam uyanıklık
Bu basamaklar meditasyonla ilgilidir. Meditasyon Batı ‘da anlaşıldığı gibi derin derin düşünme değil, düşüncenin aşılmasını, çıkarımcı düşünceden arıtılmış bir zihinle, salt bilinçli olmayı amaçlayan bir yöntem. Tam bilinçlilik, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin ruhsal durumların ardında olacak biçimde bir alicilik, bir uyanıklık durumunu sürdürmektir. Algının kapıları öylesine temizlensin ki, her algı hiç bir engelle karşılaşmadan bilince ulaşabilsin. Sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren bir engel oluyor çoğu kez. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayrımlar yapmaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Artık dünyayı olduğu gibi değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceğini savunan Budizm ‘ sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.
Budist meditasyonun özü nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlayan yaygın dikkattir. insan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında oluyor, geleceğe ya da geçmişse değil, kendini şu ana ayarlıyor, şimdide yaşamaya başlıyor, duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da kendiyle de bütünleşiyor. Bu uygulamada yol almış kimse gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Bu yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor, ve bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve Mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık zihindeki karmasa yatışmıstır.
Buda ‘nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi değil, tersine sürekli uyanıklılığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor. Tam bilinçlilik gerçekleşince tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Burada tüm ikilikler yok olur; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu fark ediyorsunuz. Size “bu benim, bu da benim düşüncem” ya da “gören benim, bu da gördüğüm şey” diye ayrım yapmanıza olanak veren şeyin bir gözlemden daha çok, sözcüklerin ve mantığın aracılığıyla elde edilmiş bir kuramdan Başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz.

Budizm
Hindistan’da doğmuş olmasına ve tarihte önemli bir rol oynamasına rağmen Hindistanda fazla gelişememiştir. Budizm, aslında bir din değildir, bir tanrı kavramı da yoktur, temel ilkeleri felsefe ve ahlâk prensipleridir. Budizm M.Ö. 500 yıllarında Kuzey Hindistan’da bir Prens olarak doğduktan sonra aydınlanmaya ulaşan Siddharta Gautama tarafından kurulmuştur. Budistler, Nirvana olarak bilinen “aydınlanma” nın tüm insanların nihaî amacı olduğuna inanır.
Buda, Dharma bilgisini ve öğretilerini hiçbir zaman yazılı olarak ifade etmediği halde kendisinden sonra gelenler bu felsefeyi dini bir sisteme dönüştürmüştür. Budizm, iki büyük ekol halinde Viet-Nam, Japonya, Çin, Sri Lanka, Burma ve Tayland’da uygulanmaktadır. Hindistan’ın kuzeyinde ve Ladakh’ta Budizmin Hindu – Tantrik tipi, ezoterik yapısıyla dikkati çekmektedir.
Buda, aydınlanmaya ulaşmak için maddi dünyayı terketmeyi düşünüyordu. Fakat başka dinlerin tersine dünya nimetlerinden mahrum kalmanın insanı ilerletmediğini buldu. Böylece, her şeyin aşırılığa kaçmadan yapılmasını öneren ‘orta yol’ öğretisini oluşturdu. Buda, tüm yaşamın acılardan ibaret olduğunu ve bu acıların kaynağının ise arzular olduğunu gösterdi. Buda’nın ’sekiz basamaklı yol’u izlendiğinde bu arzuları aşılarak Nirvana’ya ulaşmak ve yeniden doğuştan kurtulmak mümkün olmaktadır. Kişiyi yeniden doğmaya sürükleyen yine kendi Karma’sıdır. Buda’ya göre Karma, sadece kör bir kader değil sebep ve sonuç yasasının doğal bir sonucudur.
Hindistan’da Budizm, büyük hükümdar Ashoka’nın bu dini kabul etmesiyle yayılmış ve bu dönemde en parlak çağını yaşamıştır. Ashoka’nın oğlu Budizm’i Sri Lanka’ya ilk götüren kişi olmuştur. Bütün bu gelişmelere rağmen Budizm, hiçbir zaman kitlelere mal olamamıştır. Hindistan’da günümüzde 5 milyon kadar Budist vardır.
Hindistan’da Tibetten kaçan Budistlerin sığındıkları yer Dharamsala’dır. Dharasala’daki Budistlerin canlı görüntülerini bizim kendi kamera çekimimizle görmek için aşağıdaki linke tıklayın. Hindistan Gezi Rehberi kitabımızı satın alırsanız hediye olarak verilen DVD üzerinde bu ve bunun gibi birçok Hindistan görüntüsünü yüksek çözünürlükte izleyebilirsiniz.

Budizm, hayattaki acı, ızdırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklayan ve bunların giderilmesinin yollarını gösteren bir öğretiler topluluğudur. Farklı bakış açılarına göre din veya felsefe olduğu kabul edilir. Budizm’de öğretilerin ana çatısını, meditasyon gibi içe bakış yöntemleri, reenkarnasyon denilen doğum ölüm döngüsünün tekrarı ve karma denilen neden-sonuç zinciri gibi kavramlar oluşturmaktadır.
Budizm Sanskritçe ve Pali dillerinindeki eski Budist metinlerinde ‘uyanmış kişi – farkında olan’ anlamına gelen Buddha kelimesinden gelir. Çağımızın Budası da denilen Siddhartha Gautama Budizm’in kurucusu olarak kabul edilir.
Budizm Siddhartha Gautama’nın ölümünden sonra 500 sene boyunca Hindistan Yarımadasında, daha sonra Asya ve dünyanın geri kalanında yayılmaya başladı.

Tarihçe

Budist Kültürü
Budizm M.Ö. 563-M.Ö. 483 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen, bugün Buddha olarak bilinen Siddhartha Gautama tarafından kurulmuştur. Siddhartha Gautama kuzey Hindistan’da bir prens olarak doğduktan sonra, hayattaki acıları sona erdirmek için bir yol bulmak amacıyla kırallığını terk etmiş ve uzun çalışmalar sonucunda aydınlanmaya ulaşmıştır.
Siddhartha Gautama’nın, Nepal’deki Lumbini’de doğduğu düşünülmektedir. Yaygın olmamakla birlikte Hindistan-Nepal sınırındaki Kapilavastu’da doğduğuna dair iddialar da vardır. Geleneksel olarak kabul edilen yaşam hikayesi şöyledir: Siddhartha Gautama klanı ve Sakya kabilesinden bir prens olarak dünyaya gelir. Doğumundan kısa bir süre sonra babası Kral Suddhodana’yı bilge olduğu varsayılan bir kişi ziyaret eder. Siddhartha hakkında “Bu çocuk ya muhteşem bir kral (chakravartin), veya muhteşem bir kutsal adam (Sadhu) olacak” der. Siddhartha’nın ileride kral olarak yerine geçmesini arzulayan babası ise, onun yaşamı boyunca acı ve ölüm gibi hayatın gerçeklerinden habersiz sarayda yaşamasına çaba gösterir. Bundan dolayı Siddhartha hayatının ilk 29 yılını insan nefsinin arzu edebileceği her tür zenginliğin içinde yaşamıştır. Babasının çabalarına rağmen Prens Siddharta 29 yaşındayken, ilk kez bir yaşlı insanın acı çektiğini görür. Bu olaydan sonra sarayın dışında yaptığı gezintilerde, hasta bir adam, çürümüş bir ceset ve çileci bir derviş görünce hayatın ızdırap içerdigini farkeder ve acıyı altetmek için çileci bir derviş olarak yaşamaya karar verir.
Derviş olmak için görkemli hayatı arkasında bırakarak sarayından ayrılan Siddhartha, başlangıçta çeşitli dervişlere katılarak onların çileci öğretilerini izler. Bu dervişler toplumdan ayrı, yoksun bir hayat sürerek açlık, kendine eziyet gibi çeşitli yöntemlerle nefislerini engellemeye çalışmaktadırlar. Uzun süre bu yoksun hayatı izleyen Siddhartha bu yöntemlerin insana açlığa dayanma, hassas fısıltılar duyma, vücutta ağrı hissetmeme gibi olağanüstü ruhani güçler kazandırdığını farkeder, ancak aynı zamanda vucuduna zarar verdigini de görür.
Siddhartha, bu yöntemlerin aradığı cevaba ulaşmasına katkıda bulunmadığını, prens olarak zenginlikler içindeki hayatında olduğu gibi tatminsizlik ve huzursuzluk yarattığına karar verir. Böylelikle çileci yaşamına son vererek Anapanasati denilen nefesi yargısızca dikkatle takip etme meditasyonunu geliştirir. Çileci yaşam yerine, ne nefsin her istedigini tatmin etmek, ne de vucudu ihtiyaçlarindan mahrum bırakacak bir orta yol takip etmeye başlar. Söylenceye göre çileci hayatı terk etmesi bir gün köylü bir kızın getirdiği süt ve pirinç muhallebisini kabul etmesiyle olur; ve bir incir ağacının altında nefes meditasyonuna oturur. 49 günlük meditasyondan sonra, 35 yaşındayken ilmini tamamlar ve günümüz Bodh Gaya’sında bulunan bu ağacın altında aydınlanmaya ulaşır.
Aydınlanmasından sonra Buda veya Gautama Buddha adını alarak öğretilerini yaymaya başlar. Hindistan’ın kuzeyini, Ganj kıyılarının kutsal kenti Benares ve dolaylarını yeni felsefesini anlatarak gezen Gautama Buddha, kayıtlara göre 80 yaşında Kuşinigar’da (Hindistan) ölmüştür.
Gautama Buddha’nın ölümünden sonra Budizm Güneydoğu, Doğu ve Kuzey Asya’da yayılmıştır. 20 yüzyıla gelindiğinde Avrupa ve Amerika’da da ilgi görmeye başlayan Budizm, pekçok farklı mezhep ya da okula ayrılmıştır.

Mezhepler
Bugün genelde kabul gören sınıflandırmaya göre, Budizmde başlıca dört akım vardır. Bunlar:
Güney Budizmi, Theravada, Güneydoğu Asya Budizm veya Pali Budizmi olarak da bilinir. Takipçileri başlıca Sri Lanka, Myanmar, Tayland, Laos, Kamboçya ve Malezya, Vietnam, Çin, Bangladeş’te bulunur.
Doğu Budizmi, Doğu Asya Budizmi, Çin Budizmi, Çin-Japon Budizmi olarak da bilinen Mahayana’dır. Takipçileri başlıca Çin, Vietnam, Kore, Japonya, Singapur, Rusya’nın bazı bölgelerinde bulunur.
Kuzey Budizmi, Tibet Budizmi, Tibet-Moğol Budizmi, Lamaizm, Vajrayana olarak da bilinir. Tibet, Moğolistan, Bhutan başlıca olmak üzere Nepal, Hindistan, Çin, Rusya ve Türki Orta Asya’da takip edilir.
Batı ülkeleri: Budizm özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD, Avustralya, ve çeşitli Avrupa ülkelerinde de kök salmıştır. Batıda Budizmin dini özelliklerinden çok, felsefi ve psikolojik özellikleri, meditasyon ve zihin terbiyesi unsurları vurgulanmaktadır.
Hinayana (küçük taşıt) adı da verilen Theravada Budizmi (eskilerin yolu), bireyleri bu dünyanın sıkıntı ve ızdı­raplarından kurtarmayı amaçlar. Yani, öncelikle bireyin yazgısını ve kurtuluşunu dikkate alır. Buna göre, acı çekmekten kurtulmanın tek yolu, yaşamdan el etek çekerek, Nirvana’ya ulaşmakla elde edilebilecek olan ahlak yetkinliğidir. Buna karşın Mahayana Budizmi (büyük taşıt), bireyden çok tüm insanlığı, yani bütünü dikkate alır. Bu anlayışa göre, büyük borç gerçekte tüm insanlığa hizmet ettikten sonra ödenmiş olacaktır ve bireyin yalnızca kendisini kurtarmasının hiçbir önemi yoktur. Üçüncü büyük mezhep olan Vajrayana, Mahayana’dan türemiş tantrik bir okuldur. Felsefi açıdan Mahayana’dan çok farklı değildir ancak uygulamada yepyeni yöntemler ekler.
Bütün mezheplerin kabul ettiği ortak kavramlar aynıdır. Bütün Budist mezhepleri ve okulları “yeniden doğum” (reankarnasyon) ve karma inançlarını kabul eder. Karuna adı verilen Budist merhamet anlayışı da tüm okullarda ortaktır.
Bundan başka bütün Budist mezhepleri ve okulları Dört Yüce Gerçek, Sekiz Aşamalı Asil Yol, 12 halkalı nedensellik yasası gibi temel Budist öğretileri kabul eder.

Theravada

Budist Tapınak, Chiangmai, Tayland

Mahayana Budistleri tarafından “Hinayana” (küçük taşıt) olarak da nitelendirilen, Budizmin en eski okulunun günümüzdeki tek temsilcisidir; disipline ve monastik hayata büyük önem verilir; rahipler için katı kuralları vardır. Theravada yalnızca Pali derlemesi’ni kabul eder, Mahayana mezhebinden farklı olarak mistisizm ve mistik spekülasyonlara yer verilmez, felsefidir; ruhun ve Tanrı’nın olmadığı olgusu üzerine en çok duran Buddhizm mezhebidir.
Mahayana mezhebinden farklı olarak yalnızca Gautama Buddha’nın öğretilerinin “üstün” olduğu kabul edilir, daha sonra aydınlanan ve “Buddha” olarak isimlendirilen kişiler Gautama seviyesinde değillerdir, Mahayana’nın aksine diğer Buddha’ların da değil yalnızca Gautama’nın öğretileri kutsal metin olarak kabul edilir. Nirvana’ya ulaşmak için pek çok kere ölüp yeniden doğarak “gelişmek” gereklidir.

Mahayana
Mahayana mezhebi içinde, her biri farklı Sutraları vurgulayan, farklı okulları barındırır. En önemlileri, Arık Ülke Budizmi, Zen Budizm ve Niçiren Budizmi’dir.
Theravada’dan farklı olarak, monastik hayata fazla önem verilmez, herkes tek başına aydınlanabilmektedir, farklı ekollerin “hızlandırılmış aydınlanma” teknikleri vardır bu yollarla kişinin tek bir yaşamda dahi Nirvana’ya ulaşabileceği kabul edilir. Pali Derlemesi, Mahayanacılar için sadece “başlangıç” seviyesinde olan kutsal metinlerdir, Theravada’dan farklı olarak pek çok Mahayana Sutrası kabul edilir. Hatta kimi okullar bunların öğreti olarak Pali derlemesinden daha ileri seviyede ve üstün olduğu söylenir.
Mahayana Budizmine göre Buddha doğası herkesin içinde bulunur. Aydınlanmaya ulaşabilmiş çeşitli üstün varlıkların insanlara yardım edebileceği inancı, göksel mekanlar ve zengin bir kozmografyaya sahiptir.

Nanshan Chan tapınağı, Longkou Yantai, Çin

Zen Budizmi Japon ve Çin olmak üzere başlıca iki okula ayrılır. Çin’de bu okula “Chan” adı verilir. Japon Zen’inden farklı olarak biraz daha felsefidir ve Shurangama Sutra’ya ayrıca önem verilir. Japon Zen’inde başlıca Rinzai, Soto ve Obaku okulları vardır. Rinzai okulu koanlara fazlaca önem vermesiyle tanınır.
Zen Budizmi kavramlardan ve kelimelerden daha çok anlamın, mananın üzerinde durmaktadır. İnanca olduğu kadar meditasyona ve kişisel deneye verdiği önemle diğer Budist okullarından ayrılır. Yeniden doğum olgusu üzerinde fazla durulmaz, anı yaşamanın önemli olduğuna dikkat çekilir. Zen Budizminde en çok Lankavatara, Elmas ve Platform (Altıncı Pirin Platform Sutrası) Sutralarına önem verilir.
Arık Ülke Budizmi veya Amidism’de ise meditasyon ve deneyimleme değil, iman ön plandadır. Amida Buddha’nın adı sürekli tekrarlanır, böylece öldükten sonra “Arık Ülke” denilen Samsara’nın dışında olduğu kabul edilen bir boyutta yeniden doğulacağına ve oradan da Nirvana’ya daha kolay ulaşılacağına inanılır.
Arık Ülke Budizmi kendi içinde kollara ayrılır bunlardan en katısı Jodo Shinshu adı verilen Japon Arık Ülke okuludur. Bu okula göre kişinin kendini kurtarması imkansızdır; Gautama Buddha’nın öğrettikleri ile dahi kurtuluş artık mümkün değildir (Mappo), günümüzde insanoğlu kendini asla kurtaramayacak bir haldedir. Dolayısıyla meditasyonun veya deneyimlemenin yararı yoktur, kişinin tek yapması gereken Amida Buddha’nın adını Namu Amida Butsu şeklinde sürekli tekrarlaması (Nembutsu), onun gücüne inanması ve böylece öldükten sonra Arık ülkede doğabilmesidir.
Arık Ülke Budistlerinin en önemli saydıkları Sutralar: Amitabha Sutra, Infinite Life Sutra ve Visualization Sutra’dır.
Niçiren Budizmi tüm Budist mezhepleri içinde en katı olanıdır, diğer bütün Mahayana okullarını “ortodoksluktan, doğru öğretilerden sapma” olarak görür, diğer okullardan farklı olarak en çok Lotus Sutra’ya önem verir.

Vajrayana

İki Budist rahip, Sakya Manastırı, Tibet.

Ezoterik ve tantrik bir okuldur, mistik spekülasyonlara ve genel olarak mistisizme önem verilir, yoga uygulanır, göksel varlıklarla iletişime geçerek daha hızlı bir aydınlanmanın mümkün olduğu söylenir. Vajrayana mezhebinin 2 önemli kolu vardır: Tibet Buddhizmi ve Shingon Buddhizmi. Shingon Budizmi, Tibet Budizmi’nden farklı olarak öğretileri 2’ye ayırır: Gautama Buddha’nın öğretileri, Dharmakaya’nın öğretileri. (Mahavairocana). Gautama Buddha yalnızca “dışsal” (egzoterik) öğretileri öğretmiştir, Dharmakaya Buddha ise “içsel” (ezoterik) hakikatleri açıklamıştır. Bu okulda ayrıca diğer Budist okullarına yabancı olan Mahavairocana Sutra ve Vajrasekhara Sutra kabul edilir, öğretileri Tibet Buddhizmi’nden biraz farklıdır. Tibet Buddhizm’nin içinde Dzogchen ve Mahamudra gibi çeşitli felsefe ekolleri bulunmaktadır.Tantrik metinlere önem verilir. Tibet Budizmini diğer okullardan ayıran birkaç unsur vardır:
Ruh olgusu geleneksel manada kabul edilmese de diğer Budist okullarından farklı olarak yorumlanır, “ruh farkındalığı”nın değişmediği öne sürülür.
Lamaların öldükten sonra yeni bir bedende, tanınabilecek şekilde yeniden doğduğuna inanılır.
Buddha’nın başka bir bedene bürünerek tekrar dünyaya gelebileceği inancı.
Termas denilen, kaybolmuş ruhsal hakikatleri ve kutsal metinleri ortaya çıkaran ustalar geleneği vardır, Tibet Ölüler Kitabı bir terma’dır.
Öğretiler
Buda’nın öğretileri Dharma olarak adlandırılır. Buda Dharma öğretilerinin olduğu gibi kabul edilmemesini söylemiş ve meditasyon gibi birçok zihinsel içe bakış yöntemleri ile doğrulanmasını istemiştir. İnançla değil, ancak kişisel deneyimleme ile bir üstün farkındalık durumu oluşturulabilir ve aydınlanmaya ulaşılabilir.
Bütün Budist okullarında itibar edilen öğretiler, Dört Yüce Gerçek, ve Sekiz Aşamalı Asil Yol’dur.

Dört Yüce Gerçek
Dukkha: 1. gerçek, acı hayatın ve varoluşun bir parçasıdır.
Samudaya: 2. gerçek, acıların kaynağı arzu ve isteklerdir.
Nirodha: 3. gerçek, istek ve arzular bırakılırsa acılar sona erdirilebilir.
Magga: 4. gerçek, acıların sona erdirilmesinin yolu Sekiz Aşamalı Asil Yoldan geçer. Doğru kavrama, doğru düşünce, doğru söz, doğru eylem, namuslu kazanç, doğru çaba, uyanıklık, ve doğru konsantrasyon.
Sekiz Aşamalı Asil Yol
Bu sekiz-kollu yol aşağıda bilgelikle, ahlâkla, ve eğitimle ilgili sınıflandırılmıştır:

Hikmet/Bilgelikle ilgili olanlar:
1. Doğru bakis açısı, doğru görüş;
2. Doğru niyet;
Ahlak/Etikle ilgili olanlar:
3. Doğru söz / yumuşak söz;
4. Doğru davranış, hareket, eylem;
5. Doğru / namuslu kazanç;
Zihin eğitimine / terbiyesine / meditasyona yönelik olanlar:
6. Doğru çaba;
7. Doğru bilinçlilik/farkındalik/uyanıklık/dikkat (Ing: Mindfulness, Pali: Sati);
8. Doğru konsantrasyon
Yukaridaki sekiz-kollu yolu, her bireyin kendi yorumu doğrultusunda pratik bir sekilde hayata geçirmesine Budizm’de çok önem verilir. Doğru niyetle yola çıkıp, ahlâki bir hayat çercevesinde, insan zihninin terbiyesi ve eğitiminin en pratik ve direkt yollarini arar. Özellikle bilinçlilik / farkindalik / uyaniklik / dikkat insanin iç ve dış dünyasını dingin ve konsantre bir ortamda kendi hayatını muhakeme etme ve hissetmesine yardimci olur. Bir çeşit içebakış olan bu meditasyon, sangha denilen cemaatin desteği ile olur. Meditasyonun en yaygın şekli rahat bir ortamda dik oturarak (Ör.: bir sandalyede) nefesi takip etmektir. Nefesi takip esnasında vücutta ve zihinde olagelen aktiviteler, dikkatle ve yargisiz takip edilmeye calışılır. Dikkat dağıldığı zaman kendi kendini yargılamadan, şefkatle tekrar nefesi takibe geri dönülür. Dikkat ve uyanıklık çerçevesinde bu nefes takibi zamanla zihin-vücudun kendini öğrenmesini sağlar. Zen budizminde bu çeşit meditasyona zazen denilir. Budizmde meditasyon ve zihin terbiyesine, ve dolayisiyla bireyin kendini degistirip gelistirmesine onem verilir. Fakat esas amac her bireyin kendisindeki toplumdaki ve dunyadaki izdirabi azaltmasidir. Mahayana Budizminde bunu amaclayan insanlara bodisatva adi verilir.
Pratītyasamutpāda (ing. dependent origination): Her olgu kendisinden once olan baska olgulardan neden-sonuc iliskisinden dogar.
Klasik Budizmde bu neden sonuc zinciri 12 safhaya ayristirilir.
Anicca (Sanskrit: anitya): Hic bir olgu/fikir/vucut daimi degildir, ve degisime tabidir.
Anatta (Sanskrit: anātman): Her insandaki benlik/karakter, “ben” duygusu da degisime tabidir. Bundan dolayi sabit bir “ben” duygusuna
sahip olmak gercekle bagdasmaz.
Dukkha (Sanskrit: duḥkha): Butun varliklar aci veya izdiraba, veya tatminsizlige tabidirler. Olgularin degisime tabi oldugunun farkina
varanlar, olgularin birbirleriyle olan neden sonuc iliskisini gorebilenler bu izdirabi azaltabilirler veya yok edebilirler.
Budizm, başlangıçta yalnızca ahlâkî düşünceler ve bir tür yoga hayatı ya da düzenli ve disiplinli bir yaşam anlayışı ile sınırlanmış ve daha sonra, kutsal kast ayrımlarına, Tanrı’ya tapınma biçimlerine ve kurban törenlerine dayanan Hinduizmden ayrılarak, aynı zamanda felsefi bir akım şeklinde gelişmiştir. Buddhizme göre, varolan her şey, Tanrı’nın hiçbir müdahalesi olmadan, neden-sonuc zincirine uygun olarak maddeden meydana gelir. Evrende ne varsa, bu şekilde varlığa gelir. Ruh da, bu yasalara tabi olmak durumundadır. Başka bir deyişle, Buddhizm, varlık görüşünde bireylerin, canlı varlıkların ezeli-ebedi bir ruhları olmadığını savunur. Bir yaratıcının varolmadığına inanan Buddha’ya göre, kötülükle acının varoluşu bir yaratıcıya duyulacak inancın önünde aşılmaz bir engel oluşturur.
Budizme göre nesneler, varlıklar, duygular, hiçbiri devamlı, ilelebet suregelecek olgular değildir. Her şey geçicidir ve insanın daimi olarak bağlanabileceği herhangi bir şey (nesne, fikir, vucut) yoktur. Madde dünyasında ve ruh dünyasında devamlı hiçbir şey yoktur. Bu yuzden Budizmde herseyin birbirine olan baglantisi ve etkilesimini gerek bilimsel olarak, gerek meditasyonda gormeye onem verilir. Birey toplumdan soyutlanamaz, toplum cevreden soyutlanamaz. Herkes, herkesten sorumludur.
Buddhizmin materyalizmden ayrıldığı önemli noktalardan biri de maddenin nihai gerçeklik olmadığını söylemesidir. Buddha, Lankavatara Sutra’da şöyle der:
“Fiziksel objelerin aslında kendilerinden gerçekliklerinin olmadığını öğretiyorum, bunların ancak zihnin ürünleri olduğunu söylüyorum, aslında hepsi bir ‘hayal’ dir. Bunların duyularla algılandığı ve ayırt edildiği doğrudur fakat aslında diğer yandan hiçbirinin kendiliğinden ‘kendi’ doğaları gerçeklikleri yoktur. Onlar gerçekte görülmüyorlar ama zihin tarafından ‘tasarımlanıyorlar’. Bir bakıma kavranabiliyorlar ama bir bakıma da gerçekte kavranamıyorlar”
“İnsan isimlere, formlara ve maddesel dünyaya bağlanır ve onların zihnin bir yanılsaması olduğunu, zihinde oluştuğunu unutur ve hata yapar böylece zihnin özgürlüğü engellenmiş olur”
Buddhizme göre madde “nihai gerçeklik” değildir, maddeden önce “zihin” ve “düşünce” vardı. (“Maddeden önce zihin ve düşünce vardır” ifadesi sadece Mahayana okullarınca kullanılır. Theravada bu ifadeyi fazla karışık bulur onun yerine “Madde ve zihin her an etkileşim halindedir” der.) Madde de aynı ruh, Tanrı, “ben” inancı gibi zihnin bir yanılsamasıdır. Her şey gerçekte zihnin bir yanılsamasıdır. Haller vardır ve bu haller de nedensellik yasası çerçevesinde kendinden önceki haller tarafından etkilenip meydana getirilir. Bu durumlar oluş halleri geçici olarak bir araya gelir ve sahte kainatı sahte, boş bir “ben” i yaratır.
Önemli kutsal Budist metinlerinden biri olan “Heart Sutra”da Buddha’nın ciddi öğrencilerinden olan ve Nirvana’ya ulaştığına inanılan kendisine de bazen “Buddha”(aydınlanmış) denilen Bodhisattva Avalokiteshvara, Buddha’nın yaptığı derin içe dalış meditasyonunu yaptıktan sonra şunları söyler ve Buddha da bu gerçeği kavradığı için onu över:
“Bütün formlar “boşluk”tur. Formlar boşluktan başka bir şey değildir. Aynı şey duygular, algılayışlar, oluşumlar ve bilinç/zihin için de geçerlidir.
Bütün fenomenler aslında “boşluk”tur. Hiçbir şey ne yaratılmıştır ne yok edilmiştir,ne artar ne azalır. Bu nedenle bu “boşluğa” dahildir her şey. Boşluktan ayrı ne formlar vardır, ne duygular, ne algılamalar ne oluşumlar ne de zihin vardır. Kulak ta yoktur göz de yoktur zihin şuuru da yoktur. Cehalet yoktur ne yaşlılık vardır ne hastalık ne de ölüm. Ulaşılacak bir şey de yoktur.
Buddhalığa Nirvana’ya ulaşanlar bu gerçekliği kavrarlar.”
Avolakiteshvara kendinden, değişmez sabit gerçekliği olan hiçbir şey olmadığını her şeyin sebeplere ve koşullara bağlı olduğunu söyler. “Ben” diye bir şey aslında yoktur. Formlar(algıladığımız dış dünya) aslında “gerçek” değildir. “Form” olmadan algı da olmayacağından ve zihin kendini ifade edemeyeceğinden kendini anlamlandıramayacağından zihin de aslında bu “boşluğa” dahildir. Ama zihin olmadan da “formlar” hiçbir şey ifade etmeyecektir. Form olmadan zihin diye bir şey olmaz çünkü hiçbir şeye tepki vermez ama zihin olmadan da form hiçbir şey ifade etmez. Bütün dünya aslında 6 organın 6 farkındalık biçiminin (ki bunun içine ayrıca düşünme de dahil edilir) ilüzyonundan ibarettir. Duyu organları ve beynin yarattığı düşünce yetisi de ilgili farkındalık biçimlerini algılar. Ama bunlar “gerçeklik” değildir, gerçeklik bunlardan oluşmaz. Buddha’ya göre aslında “gerçek zihin” beyinde yahut vücudun içinde de oluşmaz. Beyinde oluşturduğumuz düşünceler “gerçek saf zihin” değildir dış dünyaya bağlı yorumlardan, deneyimlerden,deneyimlemelerden ve egodan “ben” düşüncesinden oluşur.
Buddhizmde Karma (kamma) inancı vardır. Hinduizm ve Jainizmdeki Karma’dan farklı olarak Buddha’nın öğrettiği sistem daha dinamik ve daha az fatalisttir. Öyle ki etki-tepki yasası uyarınca kişinin andaki mental nitelikleri ve hayattaki özellikleri hem geçmiş yaşamlarında hem de bu hayatta yaptıklarına bağlı olarak belirlenir. (“Etki olmadan tepki olmaz”) Kişinin doğuştan ciddi bedensel veya zihinsel özürleri/eksiklikleri değilse bile diğer pek çok nitelik bu yaşamda mücadeleyle çözülebilir, kişi “geçmişte yaptıklarımın cezasını çekiyorum yapabileceğim hiçbir şey yok” dememeli, karmanın bu hayatta da her an her saniye işlediğini düşünerek kendini mümkün olduğu kadar düzeltmelidir.
Tripitaka’da Cula-kammavibhanga Sutta’da (Palice,Karma hakkında kısa bilgi) bir öğrenci Buddha’ya şöyle sorar:
“Todeyya’nın oğlu Kutlu olan’ın (Gotama Buddha) yanına gitti selamlaşmanın ardından Kutlu olan’a sordu:
“Efendi Gotama neden insanların arasında ‘düşüklük’ ve ‘yükseklik’ var bunun mantığı nedir? Bazı insanlar uzun bazıları çok kısa yaşıyor?, neden bazı insanlar çok sağlıklıyken bazıları hastalıktan dertten kurtulamıyor? Neden bazı insanlar çok güzel görünümlü bazıları ise çok çirkin? Neden bazılarında çok etkileyici olma özelliği varken bazıları bunu hiçbir şekilde başaramıyor? Neden bazı insanlar zengin ve refah içinde doğarken bazıları fakirlik açlık içinde doğuyor? Neden bazı insanlar doğuştan çok zeki iken bazıları aptal? Neden insanlar arasında bu şekilde bir ayrım meydana geliyor?”
Bu soru üzerine Buddha bütün bunların nedeninin Karma olduğunu söyler bizim karmamızın bir sonucu olduğumuzu söyler öğrenci anlamadığını söyler ve Buddha’dan detaya girmesini ister bunun üzerine Buddha kişinin geçmiş hayatındaki öfke kıskançlık, kötü kalplilik, aşağılama, derin düşünememe canlılara zarar vermekle sonuçlanacak mental niteliklere sahip olma ve daha pek çok neden sayar ve bu mental niteliklerin etki/tepki yasasınca kişinin her şeyini şekillendirdiğini anlatır. Mahakammavibhanga Sutta da ve birkaç Sutta’da daha bir Hindu’nun anlayacağı şekilde anlatır birkaç detay daha verir.

Buddha, Saccavibhangasutta gibi pek çok Sutta’da şöyle der:
“Ey keşişler, ıstırap hakkındaki kutsal gerçek: Doğum ıstıraptır, yaşlılık ıstıraptır, hastalık ıstıraptır, ölüm ıstıraptır, sevilmeyenle birleşmek ıstıraptır, sevilenden ayrılmak ıstıraptır, arzunun, istenilen bir şeyin gerçekleşmemesi ıstıraptır, bizi kendine bağlayan bütün nesneler ıstıraptır.”
Sallasutta’da:
“Bu dünyadaki ölümlüler için yaşam, nedensiz, bilinmez ve acı ile kaplıdır.”
Carasutta’da:
“Bu dünya hayal kırıklıkları ile doludur, insan ‘bu benimdir’ diye düşündüğü sürece ölüm onun arkasındadır”
Buddhizm’e göre hayatın çok büyük bir kısmı “acı”dır hayatta var olan ve insanları kendine bağlayan, küçük “güzellikler” de (eğer varsa) hiçbir zaman kalıcı değildir onların yitirilişiyle bu “güzellikler” de (kişinin sevdikleri, ailesi, malı gibi) bizzat acının kaynağı oluvermektedir, hayatta insanın bağlanabileceği hiçbir şey yoktur.
Buddha, Vicayasutta’da bedene olan tutkuyu da eleştirmiştir:
“Beden denilen nedir? Vücutta kemik ve sinirler vardır, zar ve et ile sıvanmıştır, deri ile kaplıdır öyle ki gerçekte ne olduğu görülmez, vücutta bağırsaklar, mide, karaciğer, sidik torbası, kalp akciğerler, böbrekler ve dalak vardır Sümük, salya, ter, lenf, kan eklemleri sağlayan sıvı safra ve yağ vardır.Bedenin dokuz geçidinden sürekli pislik atılır gözün pisliği gözden atılır kulağın pisliği kulaktan burnun sümüğü burundan akar bazen ağızdan safra ve balgam çıkarılır, vücuttan ter ve kir atılır. Kafadaki boşlukta beyin vardır, budala kişi cahillikle kaplı olduğundan bedenin “iyi” bir şey olduğunu düşünür, beden şişmiş solmuş halde mezara atıldığında akrabaları dahi onu daha fazla görmek istemezler orada çeşitli hayvanlar tarafından da yenir. Bu dünyada akıllı kişi vücudun gerçekte ne olduğunu görür, kişi kendinin veya başkasının bedenine olan bağlılığı bırakmalıdır. Bu iki ayaklı kötü koku taşıyan kirlilik dolu beden çeşitli yerlerinden salgılama yapar pislikler akıtır, böyle bir bedenle kişi kendinin üstün başkalarının aşağı olduğunu düşünür bu körlük değil de nedir?”

Anatta(“Ruh yok”) Doktrini
Ruh kelimesi, kişiye ait, çevresinden apayrı, bağımsız bir varlığı olan, hiç değişmeden kalan bir olguyu, varlığı çağrıştırır. Oysa ki Buddhizme göre her şey derin bir şekilde birbirine bağımlıdır, bir şey, diğerleri olmadan var olamaz, bu da demektir ki hiçbir şeyin, geri kalan diğer şeylerden ayrı bir varlığı yoktur, Hiçbir şey geri kalan diğer şeylerden ayrı olmadığı gibi, sonsuza dek de var olmaz, her an bir değişime tabiidir. Bir şey, sadece geçici bir süre için bir “şey”dir, bir süre sonra başka bir “şey” olacaktır. Hiçbir şey sonsuza dek değişmeden kalmaz . Yani çevreden apayrı, sonsuza dek değişmeden kalacak bir varlık yoktur. Fakat kişi kendisini her şeyden ayrıymış gibi düşünür, kendisini çevresinden kopartarak dünyaya “ben ve geri kalan diğer şeyler” gözüyle bakar. Oysa ki dalganın, denizin sadece bir parçacığı olması gibi kişi de o olmadığını varsaydığı şeylerin bir parçasıdır, bir sonucudur. Dalga denilen şey, denizdeki geçici bir şekle verilen isimdir. Yani dalga bir kavramdır, bir düşüncedir, dalga sadece kişinin zihninde vardır. “Ben” denilen şey de evrendeki geçici bir kavrama verilen isimdir, “Ben” bir kavramdır, bir düşüncedir, bu düşünce kişinin yalnızca kendi zihninde vardır. İşte bu düşünceyi gerçeklik varsaymak, Buddhizme göre kişinin kendisini anlamak yolunda düştüğü en büyük yanılgıdır. İnsan kendinden hareketle evreni ve Tanrı’yı da yorumlamaya kalktığında, kendisi hakkındaki varsayımları yanlış olunca evren ve Tanrı varsayımları da yanlış olur. Dolayısıyla Buddhizm, her şeyden önce kendini tanımaya vurgu yapar. Buddhizme göre insanın kendisinin gerçekte ne olduğunu bilmesi onu korkutabilir, insan sonsuza dek var olmak ister, çünkü var olmamayı kabullenmesi zor gelir. Oysa ki tam da bu nedenle, yani insanın gerçekliği reddetmesi nedeniyle Buddhizm insanların acı ve sıkıntılar çekmekte olduğunu öğretir. Buddhizm, “Gerçekliği olduğu gibi kabullenebilmeyi öğendiğimizde aslında yaşamın ne kadar mucizevi olduğunu hisseder ve huzur buluruz,” der.
Önemli bir Budist metni Milinda Panha’nın birinci bölümünde Grek kralı, Budist usta Nagasena’ya seslenir:
“Efendim, adınız nedir?” “Bana Nagasena derler fakat bu yalnızca bir isim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik/ruh yok. Bir ad, bir lakap, yalın bir sözcükten başka bir şey değil” Bu cevap üzerine kral yanındaki Yunanlılara şaşkınlığını ifade eder sonra tekrar usta Magasena’ya döner ve sorar “O zaman Nagasena, dünyada katil de yok iyilik yapan da yok kötülük yapan da yok çalan da yok öğretmen de yok usta da yok…Sen ‘Nagasena’ olduğunu söylüyorsun!
“Nagasena bu saçlar mıdır?” “Hayır büyük kral”, “Duygu ve coşkular mıdır?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnizca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten başka bir işe yaramayan boş bir sözcükten başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim…(vücudun 32 bölümü, bunlara beyin de dahil, sayılır) ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim (bu sayılanlar 5 Skandha’ya, “Five aggregates” de denir, dahildir) bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik/ruh söz konusu değil, nasil arabanın beş bölümü bir araya gelince ‘araba’ diyorlarsa, beş Skandha da bir araya gelince bir ‘benlik’ten bir özneden söz ediliyor.”

Anatta Doktrini ve Yeniden Doğum
Buddhizmde yeniden doğumu tanımlamak için “Reenkarnasyon” ifadesi çoğunlukla kullanılmamaktadır; çünkü bu ifade sabit her şeyden apayrı bir varlığı olan ruhu çağrıştırır, “ruh göçü” (transmigration of soul) anlamına gelir bu nedenle eğer ifade kelimenin tam manasıyla alınacaksa, “Buddhizmde reenkarnasyon yoktur “denilebilir. “Reenkarnasyon” ifadesini Jainistler ve Hindular kullanır, Buddhizm’de ise insanın kendinden tamamen ayrı bir varlığı olan, değişmeyen bir ruh inancı yoktur. Budistler “reenkarnasyon” yerine basitçe “Rebirth”(yeniden doğum) demeyi tercih ederler. Bir bilardo topu kendinin aynı olan başka bir bilardo topuna çarpar ve durur… Ancak ikinci top ilk toptan aktarılan enerjiyle harekete geçer ve devinim devam eder. Buna benzer şekilde öldükten sonra kammic (karmik) nitelikler yeniden doğan kişiye aktarılır. Bu yeniden doğan kişi eskisiyle ne tamamen aynıdır ne de farklıdır.
Budistler zaman zaman “dalga” örneğini de verirler. İnsan “Dalga” deyince, zihinde çevresinden apayrı bi dalga fikri uyanır. Fakat bu tek dalganın kendi başına apayrı bir varlığı yoktur, sadece denizin yüzeyindeki geçici bir şekil değişimidir ve kısa bir süre sonra da denize geri dönecektir. Ne var ki bu dalga yok olup gittiğinde, (daha doğrusu; denize geri döndüğünde) arkasında bir etki, bir “itici kuvvet” bırakır, işte bu kuvvet ikinci bir dalganın oluşumuna neden olur. İlk dalgadan ikincisine geçmis olan bir şey vardır. Denilebilir ki dalga denize döndüğünde geride kalan bir hareket enerjisi vardır ve bu enerji, dışarıdaki diğer hareket enerjileri ile (rüzgar gibi) birleşerek ikinci bir dalganin oluşumuna neden olur.
Buddhizm’de de benzer şekilde, insanların yaşamları boyunca peşinde koştukları arzuları istekleri, kişiyle elde edemediği şeyler arasında bir bağ yaratır. Bu, arzulanan şeyi elde etmek için kişiyi harekete iten bir bağdır, arzular insanlarda bir hareket enerjisi yaratır. Ölümle birlikte hareket biter, beden yok olur (“denize geri dönme” örneğine benzer şekilde) ama daha önce yaratılmış olan potansiyel hareket enerjisi, gerçek harekete donüşme imkanı bulamadan ortada kalmıştır. Enerji ortada öylece durmaz, var olan enerji yok da olmaz, ama dönüşür. İste bu ortada kalmış olan hareket enerjisi, hareketine devam edebileceği yeni doğmakta olan gibi ikinci bir bedene doğru, tıpkı bir mıknatısın demiri çekmesi gibi, çekilir,ve sonuçta bir önceki yaşamdaki arzu ve tutkular, eğilimler tarafindan yaratılmış olan bu enerji yeni bir bedenin hareketlerini yönlendirmeye devam eder. (Yeni doğan kişinin içerisinde yaşadığı çevresi, yetiştirildiği aile gibi pek çok etmene de bağlı olarak…)
Aslında kişi her saniye yeniden doğmaktadır, 5 dakika önce var olan kişi aslında 5 dakika sonra var olan kişiyle “aynı” değildir, başka mental nitelikler kazanmıştır. Her saniye kazanmaktadır ve aslında her an yeniden doğmaktadır.
Budistlere göre gerçekliğin çeşitli boyutları/yüzleri vardır ve değişik kavramlar farklı konsantrasyon seviyelerinde farklı anlamlara gelir. Yeniden doğum konusunda biraz daha derine inilirse aslında ortada “Ben”, “Sen”, “O” yoktur. Buddhizme göre en başta “ben” düşüncesi yanlış bir düşüncedir, bir yanılsamadır. “Ben” hiçbir zaman doğmadı ki “ben” hiçbir zaman var olmadı ki ölsün veya öldükten sonra yeniden doğsun. Gerçekte yeniden doğacak bir “ben” yoktur. Yeniden doğan özde “Ben” değildir karmik birikimler, yeni bir vücutta meydana gelecek olan çeşitli eğilimler, karmik niteliklerdir. Dolayısıyla an itibariyle kişinin sahip olduğu “benlik”,”ben” düşüncesi yerini başka “ben”lerle değiştirecek ama asla şu anki “ben” olmayacaktır aynı kişinin geçmişteki veya “bir önceki hayatındaki” “ben” olmaması gibi. Kişinin 6 yaşındaki “ben” bilinciyle 70 yaşındaki “ben” bilinci dahi farklıdır bu benlikler dahi aynı “ben” değildirler. Bu öğreti de Buddha’nın “ruh yok” doktrini sonucudur.
“Yeniden doğum” ile ilgili en ayrıntılı ve açık anlatım çok önemli bir budist Pali metni olan MÖ. 100 yılında yazıya geçirildiği sanılan Milinda Panha’da bulunur.

Kutsal Metinleri
Buddhizm’in Kutsal Kitapları Pali dilinde yazılan Tipitaka(Sanskritçe Tripitaka diye de bilinir) ve sadece Mahayana okullarının kabul ettiği Mahayana Sutralarından oluşur. Bu kitaplar Buddha’nın ve Buddha’dan başka aydınlanmaya, Nirvana’ya ulaştığına inanılan kişilerin felsefeleri ve öğretileridir. Bu öğretiler, her şeyi terkeden,kendini Buddha’nın ve aydınlanmışların öğretilerine adayan öğrenciler(Sangha) tarafından ezberlenmiş sonrasında kitap haline getirilmiştir.
Buddha aydınlandıktan sonra 45 yıl boyunca kast ayrımı yapmadan her türden insana zengin,fakir,yaşlı,bilge,düşük seviye demeden öğretilerini anlatmıştır. Buddhizm felsefi bir dindir. Tipitaka ve mahayana Sutralarında daha basit anlatımlı hikayelerden en derin felsefe ve kavramları açıklayan anlatımlara kadar pek çok değişik öğreti vardır.
Pali Kanon da denilen Tipitaka, Buddhizmin bütün mezhepleri ve okullarınca kabul edilir. 3 bölümden oluşur: Vinaya Pitaka, en önemli bölüm olan Sutta Pitaka ve Abhidhamma pitaka. Üçüncü bölüm olan Abhidhamma pitaka, Sutta Pitaka’dan içerik olarak çok da farklı değildir. Ancak uzun kategoriler, eş anlamlı sözcükler ve bunun gibi pek çok sıralama/kategorileme yapılmıştır
Bundan başka bir de Buddhizmin en büyük mezhebi durumunda olan Mahayana okulunun ve ayrıca Vajrayana’nın kabul ettiği Sutra’lar vardır.
Bunlardan en önemlileri: Heart Sutra, Diamond Sutra,Avatamsaka Sutra,Lankavatara Sutra, Shurangama Sutra, Lotus Sutra, Amitabha Sutra, Vimalakirti Nirdesa Sutra’dır.
US State Department’s International Religious Freedom Report 2004 ,CIA Factbook ,adherents.com ,census.gov gibi kaynaklardan alınan verilere göre dünyada toplam olarak 700 milyondan fazla Budist vardır ve bu sayı artmaya devam etmektedir.

Sizde hemen vadidekizambak.net ile sohbet dünyasındaki en eğlenceli sohbetler etmek için vadinin en güzel chat sunucusu olan vadideki zambak sohbet odalarına buyrun hemen tıklayın. Sohbetteki yernizi hemen alıp doyasıya muhabbet içinde chat yapmak için aşağıdaki resme tıklayabilirsiniz. acele edin ne duruyorsunuz 🙂
images (21)

Budizm

budizm

Budizm ‘in kurucusu Buda (Guatama, Gotama) ( MÖ.563 – 483 ) Kuzey Hindistan ‘da Lumbini koruluğunda doğmuş bir filozoftur. Buda “aydınlanmış” anlamına gelir. Budizm ‘ in en güçlü yayılma dönemi Hint Hükümdarlarından Aşoka (MÖ. 273 – 236) zamanına rastlar. Aşoka zamanında Budizm ‘ Hindistan, Seylan,Suriye,Mısır,Makedonya ve Yunanistan ‘a kadar yayılmıştır. Aşoka ‘dan sonrada yeni Krallar Budizm ‘e girmiş yayılmasını sağlamış hatta Çin,Moğolistan ve Japonya ‘nın ileri gelen devlet adamlarının Budizm ‘e hizmet etmesini sağlamışlardır.

Budizm ‘ MS 1.yy Türkistan , 4. yy da Kore , 6.yy da Japonya ve 7.yy da ise Tibet ‘te yayılmaya başlamıştır. Günümüzde Güney,Doğu;Güneybatı ve Orta Asya ‘da çok sayıda taraftarı olan Budizm ‘ Avrupa ve Amerika ‘da da yayılmaya ve taraftar bulmaya başlamıştır

Budizm ‘de inanç ve ibadet

Budizm ‘de inancın temeli “ Buda ‘ya sığınırım, Dhamma ‘ya (dine,doktrine) sığınırım, Sangha ‘ya sığınırım (Rahipler Cemaati,dünyanın en eski bekar rahipler topluluğu)” cümlesi oluşturur.Bunlardan birini inkar eden kişi budist sayılmaz ve Budizm ‘e girmek için yukarıdaki cümleyi söylemek gerekir. Sangha ‘ya giren rahip ve rahibeler evlenemezler.

Budizm ‘ de mabetlere “Vihara” denir. Budistler Karma- Ruhgöçü ‘ne inanırlar. Vihara da ayda 2 kez bir araya gelen rahipler yaptıkları hataları itiraf ederek benliklerini öldürürler. Bazı dinlerde olduğu gibi Budizm ‘de de bir kurtarıcı bekleme inancı vardır. Kurtarıcının isma Metteya veya Maitreye ‘ dir. inançlarına göre Metteya tüm dünyayı düzeltmek olarak gelecek ve Buda ‘ nın tamamlayamadığı dini tamamlayacaktır.

ibadet Stupa denilen mabetlerde yapılır. Stupalar helezoni yapıda inşa edilmiştir. ibadet için Stupaya giren Budist önce Buda ‘nın heykeline saygı gösterisi yapar; O ‘na çiçek ve tütsü sunar, Budistler kendi evlerinde de bir köşede korudukları Buda heykeline tazimde bulunarak,ibadet ederler. ibadetlerinde klişeleşmiş dua ve söz yoktur.

Budizm ‘in kutsal ziyaret yerleri ;
Budanın doğum yeri( Lumbin)
Aydınlanma yeri (Bodhi Gaya)
Buda ‘ nın ilk vaaz verdiği geyik parkı (Sarnarth ‘da)
Buda ‘nın öldüğü Uttar_Prades şehri,
Ganj nehri

Kutsal Kitapları

Budistler Buda ‘nın vaazlarının Pali – Kanon adlı bir kitapta toplandığına ve 400 yıl kadar sözlü olarak nesilden nesile aktarıldığına inanırlar. Budizm ‘in kutsal kitabı üç sepet anlamına gelen “Tripitaka veya Tipitaka ‘dır”.Tripitaka da; Vinaya Pitaka, Sutta Pitaka, Abhidhamma adlı bölümler bulunur.

Bu kitaplarda rahip ve rahibelerle ilgili kurallar, ayin usulleri, beslenme,giyinme, Buda ‘nın hayatı,konuşmaları,vaazların yorumu,Budizm ‘ felsefesi vb ayrıntılı bir şekilde anlatılır.

Budizm ‘de Mezhepler

Budizm ‘ başlıca iki büyük mezhebe ayrılır: 1- Hianayana , 2- Mahayana

1 – Hinayana (Küçük Araba): Kişinin kendisini kurtarmasını esas aldığı için böyle isimlendirilmiştir. Bu mezhep Seylan ve Güney Asya ‘da yayılmıştır. Mensupları saf Budizm ‘e yani Budanın asıl telkinlerine kendilerinin muhatap olduklarını iddia ederek Mahayana koluna bağlı olanları sapkınlıkla suçlarlar

2 – Mahayana ( Büyük Araba): Toplumu bir bütün halinde ele alarak herkesin kurtuluşa ermesini amaç edinmişlerdir. Onlara göre Budizm ‘, herkese cevap vermeli, herkesin ihtiyaçlarını gidermeli, doktrinleri basitleştirerek halkın anlayacağı bir seviyeye getirilmelidir. Budizm ‘in bu kolu başka din ve doktrinlerden yararlanmakta sakınca görmez. Bu mezhebe göre Nirvanayı gerçekleştiren herkes Buda unvanını alır. Ve ihtiraslarının esiri olarak dünya zevklerinin arkasından koşmaz. Mahayana mensupları,”hata yapabilirim” diye faaliyetleri askıya almanın karşısındadır. “Bu yüzden pişmanlık duymaya lüzum yoktur” derler Mahayana ‘ya bağlı kişi kendini kurtuluşa hazırlayabilmek için şü hususlara dikkat etmek zorundadır:

Cömertlik
Olgun manada bilgelik
Budizm ‘in ahlak kurallarına bağlılık
Meditasyon
Karşılaştığı olumsuzluklara sabır göstermek
Hiç usanmadan sürekli bir gayret içinde olmak

Bu sayılan özellikleriyle Mayayana Budizm ‘i dünyanın bir çok bölgesinde yayılma imkanı bulmuş,adeta misyonerli bir hüviyet kazanmıştır

Buda ve Öğretisi

Buda ‘nın öğretisinin baslıca özelliği; Buda ‘nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yasantısal deneyimle doğrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda ‘nın yasadığı dönemde Budizm ‘ bir din, Buda da bir peygamber değildi.

Şimdiye dek her geliş gidişsimde, içinde hapis olduğum, Duyularla duvaklan mis bu evin, Yapıcısını aradım durdum. Ey yapıcı! Simdi seni buldum. Bir daha bana ev yapmayacaksın, Bütün kirişlerin kirildi, payandaların çöktü. içimde Nirvana ‘nın suskunluğundan başka bir şey kalmadı Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.

Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır.

1.Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın 3 özelliği: Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiğiniz istediğiniz şeyleri elde edememek, sevmediğiniz istemediğiniz şeylerden kaçınamamak, istediğiniz şeylerin istediğiniz gibi olmaması, istemediğiniz şeylerin istemediğiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız göz yaşları mi daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeşlerinizi, kızınızı yitirmek, malinizi, mülkünüzü yitirmek… Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok göz yaşı akıttınız.

Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal sağlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çelişki yani olumsuz ruh durumları… Buda ‘nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediğimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaşamda Istırabın olduğunu biliyor, ama yaşamda Tatlı anlar, hoş ve zevkli olan şeyler olduğunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceğini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda ‘ya göre yanılgı işte burada. Buda kaynağı dışımızda olan şeylerden elde ettiğimiz haz ve zevkin ıstırabın asil nedeni olduğunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliğine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan şeylere tutunmaya çalışmaktan geldiğini, dünyayı gerçek böylesiliği, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “Sevdiğimiz hiç bir şey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.”

Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu: Dukkha – Istırap Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz.

Buda ‘nın amacı dünyayı ne olduğundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduğu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliğiyle görmemizi sağlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduğu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini değil de daha çoğunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaşam değil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceğinden çoğunu istemekten gelen ıstıraptır. akıp giden yasamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüsü olmayan bir akis içinde olduğumuzun, yaşamın tek bir aninin bile ikinci kez yaşanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaşamın sevinçle, kıvançla, coşkuyla kucaklanmasına yol açabilir.

Mutluluğun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaşamda kendimize sığınak yapabileceğimiz Istırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mi? Budizm ‘ olduğunu savunuyor. Bu an ve burası… Hiç bir şeyin öteki şeylerden ayrı bir kendiliği, ayrı kalıcı bir benliği olamaz. Istırabın asil nedenini aradığımız, kökenine indiğimiz zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den Başka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluğum” ”Benim başarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluğumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben?

Buda insan varlığında geçici olmayan değişmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doğar, büyür, yaşlanır, ölür, çözülür, sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanin gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz. Çünkü onlar değişse de gene olduğu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz de olamaz. ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beş kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eğilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiş olmasından da oluşmuş olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman besinin bir araya gelmesi de beni oluşturmaz. O zaman geriye değişmeden kalan tek bir şey kalıyor. Ad… Ben ‘e verilen özel ad.

Milanda Panha adli kitaptan: Kral Bilge Nagasena ‘ya seslenmiş: “Ustam kimsin, adini söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka şeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir işaret, yalın bir sözden Başka bir şey değil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar midir?” “Hayır büyük kral” … “Duygu ve coşkular midir Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten Başka bir ise yaramayan bir deyimden Başka bir şey değil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, … ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiş eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adi veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir şey yok. Nasıl arabanın beş bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beş katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor. Buda diyor ki: Ne ben ‘in, ne de ben ‘e ilişkin kalıcı bir şeyin varlığından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli değişmez bir benliğim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir. Buda ‘nın görüsüne göre “ben”, insanin hem bedensel hem de ruhsal varlığını oluşturan bu beş kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akis, sürekli bir değişim içinde olusunun ortaya çıkardığı bir görüngü, bir olgu, insani çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan Başka bir şey değil. ayırt edici bilinç ise karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliğinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanağı da var.

Ben ‘in var olma doyumsuzluğundan kaynaklanan ve ölümün sinirini aştığına inanılan uzantısına verilen ad ‘sa ruhtur. Budizm ‘de Öz varlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluştu mu bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliği engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaşamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaşamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiğinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya başlıyor. Buda ben ‘i kurtarmaya değil, bizi ben ‘den kurtarmaya çalışıyordu. Ölümsüzlüğe erişmek için tek bir yol olduğunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluş zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaşam ırmağının içimizden aktığının, yaşam gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciğerlerimizde nefes alıp verdiğinin bilincine erişmek….

2. Nedensellik Çemberi- bağımlılık ve Özgürlük- Ka: Buda ‘ya göre varolan her şey nedenselliğin bir sonucu olarak vardır, boşluktan yokluktan oluşan bir evrende nedenselliğin döngüsüne takılan yokluk varlığa dönülür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin değişmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne başlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doğa yasalarıdır. Buda böylelikle Tanrıların görevini yasalara yüklemiş, Tanrıları gereksizleştirmişti. Değil mi ki insanin geleceğini belirleyen nedenlerin zorladığını sonuçlardır, öyleyse insanin kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuğun anasından beklediği gibi Tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız.

On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası:

1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor.
2. Bu düşünceler eğilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor.
3. Buradan da bilinç oluşuyor.
4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden ortaya çıkıyor.
5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor.
6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor.
7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor.
8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor.
9. istekler, tutkular bağımlılığa, insanin isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaşam isteğine yol açıyor.
10. Bundan da oluşuma bağımlılık ortaya çıkıyor.
11. Oluşum doğuşa
12. Doğuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya. Buda ‘nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir.

istekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir şey düşünmüş olabileceğimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde ayni oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor… Şu anda ne olduğumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir.

Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarinki yaşamımızı biçimliyor. Yaşamımız kesinlikle zihnimizin yaratısıdır. Budist metinler dört tür bağımlılıktan söz ediyorlar.

1. isteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık
2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık
3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık
4. Sürekli ve değişmez bir ben ‘in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık isteklerimizin tümüne yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler.

Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beğenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabini yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya değmeyeceğini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, Başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi. Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve bağımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüğümüzü yeni bastan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacağız insan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm ‘ görüsüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. insan yanıldığını, yanilmadigini; aldatılmadığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur. Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluluklar var. Uyanınca bu zorunluluğu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın bağlarını da koparmış olur. Eylemlerimiz er geç bize geri döner.

Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır. Buda, kalıcı olan bir yaşamdan öbürüne aktarabileceğimiz, şu gövdemiz içinde saklanan bir şey olamayacağını anlatmaya çalışmıştı Öyleyse gene doğumla söz edilmek istenen neydi? Buda ‘ya göre bir yaşamdan ötekine aktarılan ben yada ruh değil, yalnızca eylemlerimizin zorladığını nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de değil, Başka birisinin gövdesi de değil. Ona geçmiş eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doğru olur. Önceki bir yaşamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da değil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluluğu olarak varım. Eylemlerin bir sürekliliği var ama ben ‘in de bilincin de sürekliliği yok. Buda ‘nın dilinde doğum ölüm döngüsü, yaşamların önceki yaşamların etkisiyle biçimlendiğini anlatmaktan öte bir anlam taşımıyordu.

3. Nirvana

Nirvana, Batı ‘da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra değil, burada ve şu anda gerçekleştirilebilecek bir ruhsal durumdur. istek ve tutkuların yok olması, Istırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluğa, aşkın bir Mutluluğa erişmektir. Nirvana ‘ya erişme isteği de dahil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan Nirvana gerçekleştirilemez. Nirvana ‘yı gerçekleştiren kimse bir yandan da günlük yaşamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana ‘ya erişen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı başarabilmesi. Eylemlerinde beğenilmek, beğenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı islerden alkış beklemiyor, basarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediği gibi başarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. Kuskusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doğal akımına boyun eğmesini de biliyor. Ben ‘i aşınca bütünle bütünleşiyor.. Yarinin getireceklerine kaygısız, ben ‘in doyumsuzluğundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiş, şu yaşam nasıl yaşanmalıysa öyle yaşamaya başlıyor. Özgürlük, coşku, aşkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaşam ırmağı içindeki yerinin bilincine erişiyor.

Buda ‘nın öğretisi, bir yandan ben ‘i yokumsarken öbür yandan da bireyciliği en ileri götürmüş olan öğretidir. insanin toplumun kendisine giydirdiği kişiliksiz kişilikten soyunup gerçek varlığıyla baş başa kalınca gerçeği olduğu gibi özümleyecek bir yeteneğe sahip olabileceğine inanıyordu. Buda ölümden sonra ne olduğuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da söyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduğunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiğini, boyunu boşunu, oku atmaktaki amalini falan mi araştırmaya kalkardınız? Ben bir şeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o şeyin açıklanması size hiç bir yarar sağlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluğuna, gerçeğe ermenize, Nirvana ‘ya erişmenize katkıda bulunabilir. Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir. Varoluş, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluşum, değişim sürecinden Başka bir şey değildir; varoluşun ardında Durağan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm ‘de tözsüz, öz varlıksız bir nedensellik vardır.

4.Sekiz basamaklı yüce yol

-Tam görüş

-Tam anlayış Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduğu gibi, gerçek böylesiliğiyle görmeyi, adların biçimlerin gizlediği temel gerçeğin, her şeyin ıstırap, her şeyin oluşum, değişim içinde olduğu, kalıcı bir ben ‘in, değişmeyen bir tözün olmadığını anlayışına ulaşmayı amaçlıyor.

-Doğru sözlülük

-Tam davranış Bu basamak, özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır.

-Doğru yaşam biçimi Yaşamını sağlamakta doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu elde etmeye çalışmamaktır.

-Tam çaba, tam uygulama Her şeyin tam bir özenle, eksiksiz yapılmasıdır. Bir Budist ‘in oturması, kalkması bile büyük bir dikkatle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak sürekli bir uğraş olmalıdır. Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört yüce duygunun yüzeye çıkmasına olacak sağlar: Sevecenlik, acıma, sevgi, yan tutmama.

-Tam bilinçlilik

-Tam uyanıklık

Bu basamaklar meditasyonla ilgilidir. Meditasyon Batı ‘da anlaşıldığı gibi derin derin düşünme değil, düşüncenin aşılmasını, çıkarımcı düşünceden arıtılmış bir zihinle, salt bilinçli olmayı amaçlayan bir yöntem. Tam bilinçlilik, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin ruhsal durumların ardında olacak biçimde bir alicilik, bir uyanıklık durumunu sürdürmektir. Algının kapıları öylesine temizlensin ki, her algı hiç bir engelle karşılaşmadan bilince ulaşabilsin. Sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren bir engel oluyor çoğu kez. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayrımlar yapmaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Artık dünyayı olduğu gibi değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceğini savunan Budizm ‘ sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.

Budist meditasyonun özü nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlayan yaygın dikkattir. insan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında oluyor, geleceğe ya da geçmişse değil, kendini şu ana ayarlıyor, şimdide yaşamaya başlıyor, duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da kendiyle de bütünleşiyor. Bu uygulamada yol almış kimse gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Bu yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor, ve bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve Mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık zihindeki karmasa yatışmıstır.

Buda ‘nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi değil, tersine sürekli uyanıklılığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor. Tam bilinçlilik gerçekleşince tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Burada tüm ikilikler yok olur; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu fark ediyorsunuz. Size “bu benim, bu da benim düşüncem” yada “gören benim, bu da gördüğüm şey” diye ayrım yapmanıza olanak veren şeyin bir gözlemden daha çok, sözcüklerin ve mantığın aracılığıyla elde edilmiş bir kuramdan Başka bir şey olmadığını anlıyorsunuz.

Janizm – Caynacılık

Janizm – Caynacılık

janizm

Hindistan ‘da yaklaşık M.Ö.4 yüzyılda ortaya çıkan dini akımlardan biridir. Hindistan ‘da ki dört büyük dinden biridir. Kurucusu Mahavira (M.Ö.599 – 527 ) Benares ‘ te doğmuş, otuz yaşına gelince evini, karısını, ve çocuğunu terk ederek rahiplik elbisesini giymiş ve kendini dünyadan soyutlamıştır. Caynizm daha çok asiller ve halk arasında yayılmıştır. Mahavira 72 yaşında Bihar ‘ da ölünceye kadar doktrinini vaaz yöntemiyle yaymış ve Mahavira ‘ nın Nirvana ‘ ya kavuşması Caynist takvimin başlangıcı sayılmıştır.

Caynacılık Hindistan ‘ ın Kasi ve Kosola ‘ ya kadar yayılım gösterdikten sonra M.Ö.2 yüzyılda batı ve güneye yayılmaya başlamıştır. Caynacılığın ortaya çıkışından başlayan görülen bölünmeler MS.80 ‘de iki ayrı grubun doğmasıyla sonuçlandı. Bunlar Şvetambaralar (Beyaz Giyinenler) veDigambaralar (Göğü Giyinenler-Çıplaklar-) Digambaralar kadının kurtuluşunun imkansızlığına inanıyorlardı.MS.9 yüzyılda Rastrakütalar en parlak dönemlerini yaşadılar. Batıda Şvetambara Caynacılığı yaygınlaştı. Özellikle 10-11. Yüzyıllarda büyük Cayna tapınakları Gucerat ve Racastan ‘ da yapılmaya başlandı. 12 yüzyılda Cayna Dini ‘ni kabul eden Hükümdar Kumarapala Gucerat ‘ı örnek bir Cayna devleti yaptı.

İnançları ve Ahlak Anlayışı

Hindistan bölgesini dini, etik, politik ve ekonomik açıdan neredeyse iki binyıldan fazladır etkileyen Jainizm, özellikle şiddete başvurmama konusunu vurgulayarak, ruhani bağımsızlığı ve eşitliği amaçlar. Jainizm insana ait en yüce mükemmelliğin ortaya çıkarılmasına uğraşır. Bu mükemmellik, orijinal saflığı içinde bütün ıstıraplardan, doğum ve ölüm engelinden bağımsızdır. Özdenetim (????, vrata) ve kuvvetli çilecilik (sofuluk) ile Jainstler mokşa veya yeniden doğma döngüsünden bağımsızlığı elde ederler.

“Jain” terimi Sanskrit “Jina” (fatih) kelimesinden çıkarılmıştır ve bu fenomen dünyasında empoze edilen bu sınırların üstüne çıkmayı ima eder.

Mürit konumundaki bir Jaine şravaka , “dinleyici”, denir. Jain Şangha dört unsurdan oluşur: rahipler (????), rahibeler, mürit erkek ve kadınlar.

Palitana TirthaJainizm, mükemmel olan insandan daha yüksek bir varlığı ya da bir Tanrı‘yı tanımayı gerekli görmez. Varlıkların ne başlangıcı ne de sonları vardır, hepsi ölümsüzdür. Varlıkları üç ana sınıfa ayırır: Henüz gelişmemiş olanlar; gelişme yolunda olanlar ve tekrar doğuş sürecinden kurtulup özgür hale gelenler. Geleneksel olarak, evren ve zamanımızda, hakikatı ilk fark edenin Lord Rişabha (??? veya ????) olduğu kabul edilir. Arından sırasıyla Lord Parşva (M.Ö. 877-777) ve Lord Vardhaman Mahavira (M.Ö. 599-527) gelmiştir.

Jain inancında her insan eylemlerinden sorumludur ve her canlı, yukarıda belirtildiği gibi, ölümsüz, sonsuz bir ruha, jiva’ya sahiptir. Bu ruh yaşamın ruhani doğasına uygun ve saygılı biçimde, doğru şekilde yaşamamızı, düşünmemizi ve hareket etmemizi sağlar. Jainizm’deki Tanrı ile kasıt her canlının saf ruhunun değişmez özellikleridir. Bunlar başlıca şöyle tanımlanabilir; Sonsuz Bilgi, Feraset, Şuur ve Mutluluk (Anant Gyän, Anant Darshan, Anant Chäritra, ve Anant Sukh). Jainizm’de diğer birçok dindekinin aksine her şeye kadir bir üst varlık veya yaratıcı anlayışı yoktur.

Jainizm çok güçlü keşişlik ve çilecilik eğilimlerine sahiptir. En yüksekteki ideal Ahimsa’dır, yani her varlığa eşit saygı ve şefkat göstermektir. Jain Agamaları her yaşam biçimine büyük saygı gösterilmesini katı vejetaryen kurallarını, çileciliği, kendini savunurken bile şiddet uygulamamayı ve savaşa karşı olmayı öğretir. Jainizm sevgi ve merhameti yüceltir.

Jain metinleri uzun bir zaman dilimi içinde yazılmıştırlar. En bilineni ve kullanılanı Umasvati (veya Umasvami) tarafından kaleme alınmış Tattvartha Sutra veya Gerçek(lik) Kitabı’dır.

Jainlerin çoğu vejeteryandır. Buradaki vejeteryan anlayışı modern vejeteryanlıktan çok daha farklıdır. Şiddet karşıtlığı – şiddetsizlik temelinde yükselen bu vejeteryanlıkla gereksiz şiddet veya zulüm ile elde edilen her türlü gıda yenilemezdir. Örneğin ortodoks Jain diyetinde çoğu kök sebzeler bulunmaz zira bunun gereksiz yere canlılığı yok etmek olduğuna inanırlar. Bir diğer sebep de tüm bitkinin yok edilmesini önlemektir; eğer elma yerseniz, ağaçları yok etmezsiniz ama eğer kök sebzeyi yerseniz tüm bitki köksüz kalır, yok olur. Soğan ve sarımsaktan da sakınırlar, zira bunların tutku yani öfke, nefret ve kıskançlık yarattığına inanırlar. Kurallara sıkıca bağlı inananlar gün batımından sonra yemez, içmez veya seyahat etmez.

Caynaların başlıca ahlaki prensipleri öldürmemek, yalan söylememek,hiçbir şekilde çalmamak,olabildiğince cinsel ilişkiden uzak kalmak şeklinde özetlenebilir. Dürüst ve sade bir hayat sürmeği prensip edinen, Janistler içki içmezler.

Janistler,ancak kendi dinlerine uyanların ölümsüzlüğüne inanırlar. Onlara göre evren ebedidir,yaratılmamıştır. Cennet ve cehennem vardır. Ayinleri rahip ve rahibeler idare eder. Gösterişli mabetleri vardır. ibadet esnasında Tirtankaralar ‘la ilgili ilahiler söyler bazen Hindu Tanrılarına tövbe ve ibadet ederler.

Bihar ve Maysor (Şreveno-Belgda Bahubali ‘nin 10. Yüzyıldan kalma 20 metre büyüklüğündeki heykelinin bulunduğu yer) ‘ a gidip Hacı olurlar.

Janizm (Caynacılık) Mezhepleri

Jainizm iki ana mezhebe bölünmüştür. Bunlar Digambara ile Shvetambara’dır. Her iki gelenek de ahimsa (veya ahinsa), çilecilik, karma, sansar ve jivaya inanırlar. Ayrıca iki mezhebin kadın rahipleri (Sadhvis) beyaz giyinir.

Digambara (Göksel giysili): Bir ermişin, elbise dahil hiçbir şeye sahip olmaması gerektiğine savunurlar. Zira onlara göre her türlü mülkiyet maddi şeylere olan bağımlılık ve arzuyu arttırır ve herhangi bir şeye karşı duyulan arzu sonunda bir şekilde sefalete (ve eleme) yol açar. Bu yüzden rahipleri sadece bele kadar çıkan bir giysileri vardır. Bu mezheptekiler kurtuluşun kadınlar için mümkün olmadığına inanırlar. Ayrıca Mahavir’in evlenmemiş olduğuna inanırlar.

Shvetambara (Beyaz cübbeli): Bu mezhebin rahipleri Jain kutsal metinlerinde giysi giymeyi yasaklanmadığına inanarak, beyaz cübbe giyerler. Ayrıca Digambara’nın tersine bu gelenekte kadının da kurtuluşa erebileceğine inanılır. Mahavir’in prensken evlediğine ve bir kız çocuğu olduğuna inanırlar.

İki mezhep arası bir başka farklılık da ilk Jain duası, Namaskar Sutra üzerinedir. Bunların dışında iki mezhep arasında bazı küçük farklılık bulunsa da, bunların hiçbiri Jain doktrininin ana noktaları hakkında değildir.

Jain Sembolleri

Jainlerin bazı temel sembolleri vardır. Bu sembollerden biri Jain Ahimsa Yemini’ni sembolize eder ve bir elin avucunun üstünde bir tekerlek ile tasvir edilir. Bunun dışında, swastika en kutsal sembollerdendir.

Ana Jain sembollerinden bazıları:

Tirthankaralara 24 Lanchhana
Aşta-mangalları.
Om
Triratna ve Şrivatsa.
Dharma-çakra ve Siddha-çakra.

Jain Edebiyatı

En eski Jain edebiyatı Şauraseni ve Ardha-Magadhi Prakrit’tir. (Agamalar, Agama-tulya, Siddhanta metinleri vs.). Birçok klasik metin ise Sanskritçedir. Sonraki dönem Jain edebiyatı Apabhramsha, Hintçe (Hindi), Tamilce, Kannada gibi dillerde yazılmıştır.

Kutsal Yerler, Mekânlar

Hindistan’ın farklı köşelerinde birçok Jain tirthası (hac yeri) bulunmaktadır.

Şikharji, Jharkhand vilayetinde bulunur ve Hindistan’daki en kutsal Jain dini mekânı olarak görülür. Parşwanathji olarak da anılır. Parşwanath Tepesi yaklaşık 1366 m yüksekliğindedir ve Mahavir’in yanı sıra yirmi Tirthankara da burada Nirvan’a ulaşmıştır.
Şravanabelagola, Karnataka’da bulunur, Jain azizi Gomateşwar’ın anıt heykelidir.
Dilwara Tapınakları, Rajasthan’daki Abu Dağı’na kurulu beyaz memerden yapılmış Jain tapınak kompleksi.
Ranakpur Tapınakları, Rajasthan, Ranakpur’daki büyük beyaz mermerden yapılmış Jain tapınak kompleksi.
Palitana, Gujarat’ta bulunan en sık ziyaret edilen Jain tapınağı.
Girnar, Gujarat’ta bir tapınak.
Bawangaja, Madhya Pradesh’te bulunan Jain tapınak ve anıt heykellerinden oluşan kompleks.
Kundalpur, 63 tapınaklı Siddha-kshetra.
Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri, New Jersey’deki bir tapınak da hac yapılabilecek kadar değerli sayılmaktadır: Siddhachalam.

Kutsal Kitapları

5.yüzyılda büyük bir meclis; Şvetambaraları Valabhi ‘ de toplayarak bir araya getirdi. Burada kutsal metinler bir daha değiştirilmemek üzere bir araya getirilerek yazılmak suretiyle Janizm ‘in kutsal kitabı “Agamalar “ meydana gelmiştir.

Günümüzde Janizm (Caynacılık)

Caynalar “ahimsa” ilkesine dayanarak zanaatla ilgilenmediklerinden çoğu tüccar ve zengindir. Bütün insanların çeşitliliğine inanan Caynalar Budistlerin tersine herkesle yemek yerler. Hindularınki kadar katı olmayan mesleklere bağlı bir kast sistemini benimsemişlerdir. Günümüz de sayısı yaklaşık 4.000.000 olan Janizm taraftarlarının, büyük çoğunluğu Hindistan ‘da yaşamasına karşılık Avrupadan Amerikaya hatta Avustralya’ya kadar Janist topluluklara ve ibadet yerlerine rastlamak mümkündür.

Sıkh Dini – Sihizm

Sıkh Dini – Sihizm

sıkh dini

Sihizm olarak geçen Sıkh Dini; Hindistan ‘da takriben 1500 ‘lü yıllarda doğmuştur. Günümüz Hint Yarımadası ‘nda diğer dinlere nazaran daha aktif ve uzlaşmaz tutumu ile gündemde kalmaya çalışan Sıkh Dini, Hint Felsefesinden kaynaklanan Maya ve Nirvana tasavvurlarını benimsemiş olmakla tanınmıştır. Sihizm, günümüzde Hindistan ‘ın dini ve siyasi hayatında önemli yerini korumaktadır.

Doğuşu ve Gelişmesi

Sihizm Sri Guru Nanak Dev Ji (1469-1539) tarafından kurulmuştur edilmiştir. İslam ve Hinduizm karışımı bir dini harekettir. Sihler Kuzeybatı Hindistan ‘ın Pencap bölgesinde yaşamaktadırlar. 1995 sayımına göre nüfusları 18.7 milyon idi. Bu da Hindistan nüfusunun % 1.9 unu teşkil etmekteydi. Ayrıca küçük gruplar halinde İngiltere, Kanada, ABD, Malezya ve Doğu Afrika ‘da bulunmaktadırlar. Günümüzde Hint dini ve siyasi hayatında önemli bir yer tutmaktadırlar.

Sihizm hareketini Pencap ‘ta ilk başlatan Guru Nanak (1469-1539) yalnızca dini akideler çerçevesinde Müslüman ve Hindu unsurlarını uzlaştırmaya gayret ederek başlamıştır. O sistemi “Tanrının birliği”, “İnsanlığın kardeşliği” , “Kast sisteminin reddi” ve “puta tapıcılığın faydasızlığı” prensipleri üzerine kurmuştur. İslam ‘ın Hindistan ‘a girmesinden sonra İslam ile Hinduizmi sentezleme çalışmalarının en ilgi çekeni Nanak ‘ın çalışmasıdır. Önce siyasi olarak başlayan bu hareket, sonradan dini bir yön kazanmıştır. İslam tasavvufunun da etkisinde kalan Nanak, Kuzey Hindistan ‘da vaazlarda bulunmuş ve uzlaştırmacı (Sinkretist) Sih hareketini ortaya çıkarmıştır. İslam ‘ın Tanrı inanışını, Hinduizmin Maya ve Nirvana tasavvurlarını ve tenasüh (ruh göçü) fikrini kabul etmiş olmasına rağmen Avatarlara inanmayı reddetmiştir.

Budanın reformcu hareketine benzer şekilde Nanak da kast sistemini bütünüyle reddetmiş, putlara tapınmanın kötülüğü ile kardeşçe sevginin önemini dile getirmiştir.

Ortaçağ boyunca Hindistan ‘da çıkan toplumsal, dinsel ve siyasal hoşnutsuzlukların yeni dini reformistler tarafından ortaya konacak ilkelerle giderilmesi bekleniyordu. Özellikle İslam ‘ın Hindistan ‘a girmesiyle Hinduizmle Ýslam arasında Orta Yolcu uzlaştırmacı hareketler ortaya çıkmıştır. Dini reform konusunda XV.yüzyılın ikinci yarısında, kendisini kabul ettiren ilk büyük isim Kabir (Kebir) dir. O (İ.S.1435-1518) tek Tanrı inancını yerleştirmeye çalışmış, ancak Hinduizmin bazı önemli kavram ve düşüncelerini muhafaza etmişlerdir. Müslüman hükümdar Ekber de (1542-1605) düşünce bağlamında bütün dinleri felsefi bir monoteizmde uzlaştırmayı denemiş, Onun açtığı bu yolda yürüyüp de başarıya ulaşmış olan Sihizmin de kurucusu Nanak olmuştur.

Guru Nanak ve Misyonu

Guru Nanak , İ.S. 1469 yılında Hindistan ‘ın en kritik döneminde Pencap ‘taki Talvandi köyünde doğmuş, çocukluğu ve yetişkinlik çağı bu köyde geçmiş; bu köyde evlenmiş ve bu köyde iki oğlu olmuştur. Fakir ancak soylu bir ailenin çocuğu idi. O Sultanpur şehrinde Müslüman bir idarecinin hizmetinde uzun yıllar geçirdi. Guru Nanak ‘ın hayatını üç parçaya ayırabiliriz: İlk 30 yıllık bölümü Talvandi ve Sultanpur şehrinde ev hizmetçiliği yaparak geçirmiştir. İkinci 22 yıllık peryod uzak yakın birçok yerlere misyonerlik seyahatleriyle geçirdiği dönemdir. Üçüncü son 18 yıllık bölümü ise Kartarpur ‘da müritlerini eğitmeye harcadığı hayatının son bölümüdür.

Hayatının ilk safhası aynı zamanda aydınlanmaya ulaştığı dönemdir. O boş zamanlarında ormana çekilip düşüncelere dalmış, bu gezilerinin birinde kendisine “Yüce Tanrının varlığı düşüncesini yayma” görevi verilmişti. Bu arada kendisi Mekke ‘ye gitmiş, Tanrının evinin sadece Kabe olmadığı sonucuna varmış, 1500 yılına doğru “tek ve gerçek olan Tanrı” sını anlatmak için Sultanpur şehrinden çıkmış, kutsal yerleri gezmiş, birçok din adamlarıyla görüşmüş, tartışmalara girişmiş, bu sırada bir zengin tarafından şerefine Ravi Nehri kıyısında kurulan Kartapur köyüne yerleşti ve hayatının son on yılını burada geçirdi. Bu köyde yeni inancını yaymaya çalıştı. Guru Nanak insanın eşitliği üzerinde durdu. O Hindularla Müslümanları birbirlerine yaklaştırmaya çalıştı. O önemli şeyh ve azizlerin yanına gitti ve onlara ruhsal hayatın gerçek yolunu açıklamaya çalıştı. O kast sisteminin ayırıcı özelliğine hep karşı çıktı. Kendisini en alt kastın bir üyesi olarak adlandırdı, hep. Guru Nanak 1539 yılında 70 yaşında iken geride iki oğul ve birçok Sih bırakarak bu dünyaya veda etti. Guru Nanak ‘ın ölümünden sonra Guru olarak Sihlerin başına Angad (1504-1552) geçti. Angad, Nanak ‘ın en sadık talebesiydi ve Nanak ‘ın telkin ettiği tenasüh (ruh göçü) inancı gereği, Onun ruhunun sırasıyla kendini takip eden “guru”ya geçeceği fikri ile Angad ve daha sonra gelen guruların hepsi Nanak ‘ın yeni tezahürleri olarak görüldü.

Angad 1552 yılına kadar sürdürdüğü guruluğu sırasında Nanak ‘ın şiirlerini bir araya topladı. Nanak ‘ın ilk biyografisini yazdı. Pencap ‘ta kullanılan Gurmuki Kutsal Metni Angad ‘a dayandırıldı.

Sihler arasında birlik ve beraberliği sağlayan 3. guru Amar Das (1479-1574) yeni töreler oluşturdu. Kendilerine özel evlilik ve doğum törenleri ihdas etti. Kendisini ziyarete gelenlerle birlikte yemek yedi. Dini toplantılarda üç festivali (Divali, Barsakhi ve Maghi) ortaya koydu. Ondan sonra da Amardas ‘ın damadı Ram Das guru oldu. Guru Ramdas (1534-1581) 4. guru olarak misyonerlik faaliyetlerine ağırlık verdi. Ramdas zamanında zengin ve fakir sınıflar arasında Sihizm yayıldı. Bazı Aristokratlar Amitsarı ( Ramdas ‘ın yeni ibadet merkezi olarak kurduğu ve yerleştiği yer ) ziyaret etmişler ve Onun müritleri olmuşlardır.

Cemaatin gelişimi Ramdas ‘ın en küçük oğlu Arjan ‘ın (1563-1606) 5. guru olmasıyla sürdü. Arjan Ramdas ‘ın hayatını kendisine adadığı en küçük oğlu idi. Arjan babasının isteğiyle evlenmek üzere Lahor ‘a gitti. Orada babasından ayrı kaldığı için korkunç bir depresyon geçirdi. O haliyle Guru aşkı ve hasretiyle dopdolu iki önemli şiirsel mektuplar yazdıysa da Kardeşi Prithi Chand onlara el koyduğundan mektuplar babasına ulaşmamıştı. Mektuplarının bir yerinde : “Ruhum Guruyu görmenin hasretiyle yanıyor ve inliyor. Feryatlarım yağmur için ağlayan Çatriklerin feryatlarına benziyor” diyordu. Üçüncü mektup Ramdas ‘a ulaşınca, Onu hemen çağırdı. Prithi Chand babasının yerine geçmeye çok meraklı ve istekliydi. Ancak Guru Ramdas çocuklarını test etti ve sonunda küçük oğlu Arjan ‘ı halefi tayin etti. Guru Arjan Sihlerin endüstriyel ve kültürel merkezi olan Amritsar ‘ı daha da geliştirdi. Oradaki Altın Mabed ‘in (Har Mandar) yapım işini sona erdirdi. Bu Mabed Sihlerin ziyaret ettiği, kutsal bir mabettir. Ekber Şahın Sihlere tahsis ettiği toprak üzerinde Ramdas zamanında yapımına başlanmıştı. Tapınak güzel bir gölet ortasında etrafındaki topraktan daha düşük seviyede bina edilmişti. Yine Arjun ilk dört Gurunun ilahilerini ve Hindu Bhagatları ve Bhattları topladı. Onlara kendi dikte ettiği ilahileri içeren Gurdası ilave etti. 1604 de ilk kitap Adi Granthın derlemesini tamamlamış oldu. Bu kitapta Sihlerin dini inanç ve ahlak ilkeleri ortaya konulmuştur. Amritsar Onun zamanında bankacılığın, marangozluk, nakış, süsleme ve at eğiticiliğin merkezi oldu. Sihleri Orta Asya ve Afganistan ‘a iyi atlar için gönderdi. Sihler atları yetiştirme ve binicilikte ilerlediler. Bütün bu gelişmeler Ekber ‘in oğlu Cihangir ‘in döneminde oluyordu. Müslümanlar bile Altın Mabede (Har Mandar) geliyorlardı. Cihangir onların kendilerine ait kelimeler kullanmaları gerektiğini böylece oraya akan trafiğin kesileceğini düşündü. Guru Arjan ‘dan Adi Granthdaki İslam ‘ın Peygamberi Muhammed ile ilgili bölümlerin çıkarılmasını istedi. Guru bunu yapmayı reddetti. Bu arada Divanda yalan yanlış hikayelerle Cihangirin düşünceleri zehirlendi. Sonunda Guruya kaynamış sular ve kumlarla işkenceler yapıldı. Guru Arjan büyük bir tevekkülle bütün eziyetlere katlandı. Sih tarihinin ilk şehidi oldu.

Har Gobind (1595-1644), babası Arjun ‘un 1606 da ölmesi üzerine 6. guru olarak Sihlerin başına geçti. Babası Moğol tiranlığının kurbanı olmuştu. Har Gobind zamanında Sihler , Cihangir ve daha sonra oğlu Şah Cihana karşı askeri teşkilatlanma yoluna gittiler. Bunun için 800 at, 300 atlı süvari ve topçu sınıfı oluşturdular. Moğollarla üç savaş yaptılar. Birincisi 1643 de Amritsar ‘da oldu. İkinci savaş Lehra yakınlarında 1637 de oldu. Gurunun ordusu kazandı. Üçüncü savaş 1638 de Kartarpur ‘da yapıldı. Gurunun bu üç savaşta da gösterdiği başarılar Sihler arasında büyük itibar sağlamasına sebep oldu. Guru Har Gobind ‘in bu kariyeri Sih tarihinde bir dönüm noktası oldu. Bu yeni şartlarla Sihizm militaristleşti. Guru iki kudrete sahip oldu: Ruhsal Gücü (Peeri) ve askeri gücü (Meeri). 1644 de Guru Har Gobind Guru Har Raiyi halefi olarak atadı.

Guru Har Rai (1630-1661) 7. Guru oldu. Guru Har Rai Sihleri Moğolların baskısından kurtarmaya çalıştı. Guru Har Rai aşk ve barış adamı idi. Sangat ‘ın hizmetinde bulundu. O müritlerinden Guru Granth Sahib ‘in ilahileri ve kendi disiplinli hayatına yönlendirme üzerine meditasyon yapmalarını sağladı. O hayırsever ve cömertti. Bir seferinde ataları Nabha, Jind ve Patıla ‘nın önceki yöneticileri olan kimseler Gurunun yanına geldiler. Yiyecek için ağlıyorlardı. Guru onlara yiyecek verdi ve onları memnun etti. Guru Har Rai kendini onlara adamış, ihtiyaçlarını gidermede yardımcı olmuştu.

Guru Harkrişhan (1656-1664) 8. Guru oldu. “Çocuk Guru” diye anılan Harkrishan özellikle çocukları ve öğrencileri korudu ve onları sevdi. 30 mart 1664 de öldü. Yerine amcası Tegh Bahadır (1621-1675) dokuzuncu Guru olarak geçti. Guru Tegh Bahadur ‘un hayatı üç önemli devreye ayrılır: Birinci dönem Amritsarda babasıyla birlikte 23 yıllık dönem. İkinci devre Bakala ‘da meditasyonla geçen 19 yıllık dönemi ile Doğu Hindistan ‘da ve Pencap ‘ta geçirdiği hayatın son 11 yıllık dönemi. Tegh Bahadur, Pencap ‘ta zenginlerden zorla para alması, kaçakları saklaması ve yağmalara girişmesi yüzünden Gurkanlılar tarafından öldürülmüştür. Rivayete göre İmparator Evrengzip Tegh Bahadur ‘u hapsetmiş ya İslam ‘ı kabul etmesi ya da bir mucize göstermesini istemişti. Guru Bahadur ikisini de reddetmiş; mucize konusunda şunları söylemişti: “İmparator başkalarına zulmederken kendi ölümünü unutması, asla mucize değildir.” Daha sonra İmparator Evrengzip Gurunun idamını emretmiş, böylece Sih tarihinde öldürülen ikinci kişi olmuştur.

Gobind (1666-1708) babasının öldürülmesinden hemen sonra Onuncu Guru olarak (1675-1708) göreve başladı. Guru Gobind ‘in önderliği altında Sihler dört başarıya ulaştılar:

1-Moğol gücüne karşı direnişe geçtiler.
2-Khalsa ‘yı (Tanrının Grubu) kurdu.
3-Savaşa uygun bir literatür ortaya koydu.
4-Sihler için daimi bir Guru ve Guru Granth Sahib olarak Adi Granth ‘ın tesisini sağladı.

Guru Gobind gerçek bir vatanseverdi. Sihleri hem ruh, hem de şekil bakımından bir birliğe kavuşturmak için Pahul ne Khalsa sistemini geliştirdi. Khalsa ‘ya girenler Pahul denilen bir takdis merasiminden geçmekte ve “k” ile başlayan şu 5 esası yerine getirmekteydi:

Pahul ve Khalsa Sistemi

1 – Kesha: Saç ve sakalların kesilmemesi; Sihler diğer insanlardan uzun saçlı olmalarıyla ayrılıyorlardı. Hayatlarına mal olsa bile saçlarını kesemezler. Keshas Guru tarafından Sihlere bir nişane olarak verilmişti. Sihler bu sebepten saçlarını düzenli, taranmış olarak muhafaza ederler ve türbanla saçlarını güzelce sarıp örterler. Bu bağlamda 1990 lı yıllarda İngiltere ‘de yaşayan bir Sihli motor sürerken kask takma mecburiyetinin kendisine uygulanmaması için dava açmış ve bu davayı kazanmıştı. Sihli bayanlar da ne saçlarını ne de kaşlarını alamazlar.

2 – Kangha: Tarak saçların temizliği için kullanılır. Sih saçlarını daima kangha ‘yla muhafaza eder. Onlar düzgün, temiz ve tertipli saçlarıyla gayet şık görünürler. Genellikle tahta tarak kullanırlar ve sabah akşam olmak üzere günde iki kez saçlarını tararlar.

3- Karha: Her Sih sağ bilek üzerine çelik bir bilezik takar. Altın, gümüş ve metal bilezikler Guru tarafından kutsanmış olarak dikkate alınmaz.

4-Kachhehra: Her Sih altına özel dizayn edilmiş ve yapılmış olan kısa pantolonu yüksek karakterin bir nişanesi olarak giyerler.

5- Kırpan: Her Sih ilericiliğin ve özgürlükte kararlığın bir sembolü olan bir kamayı (ya da kılıcı) Gatra denilen sırmalı şeritle kuşanırlar.

İnanç ve Ayinleri

Sihizm temel yapı itibariyle Tanrı ve O ‘nun birliğine inanır. Nanak Tanrıya isim vermekten sakınarak Ona Hari demiştir. Nanak ‘a göre Tanrı ‘ görünmez üç şey (1 Brahma (vareden), 2 Vişnu (Rızıklandıran) 3 Şiva (Öldüren)) yaratmıştır. Sihizm ‘in inanç esasları;

-Gars ‘tan başkasının önünde eğilmemek
-Amritsar ‘da yıkanmak
-Bir birlerine Singh diye hitap etmek
-Traş olmamak
-Kama-kılıç taşımak

Sihizm ‘de kişinin bu dünyada yaptıklarının öteki alemdeki hayatına tesir edeceğine (Karma) ve ruh göçü (Tenasuh) ‘ne inanmaktadır.

Anlaşılmaz, karışık dua ve ayinler yerine, basit ibadet ve ayinleri tercih eden Sıkh Dini, dünya ve ahrete ait her tür faaliyetinin merkezi olarak Amritsar ‘daki Altın Mabed ‘i seçmişlerdir. Sihizm ‘de Altın Mabed ‘i önemini bugünde korumaktadır. İbadet niyetiyle bu Mabed ‘in havuzunda yıkanırlar. Altın Mabed ‘te ayrıca sembol olarak bir kılıç bulunur. Ayin ve ibadetleri basit bir dua, İslam ‘daki abdeste benzer bir yıkanma ile “hac” için Altın Mabed ‘e girmekten ibarettir. Dindar bir Sihin, günlük ibadeti şu üç dini hükümde toplanır:

-Adi Granth ‘tan ve Guru Nanak ‘a ait pasajlardan ezber okumak,
-Ailevi bir vecibe olarak her sabah toplanıp Adi Garnth ‘tan her hangi bir yer okumak,
-Tapınağa ibadet için girmek.

Hint Yarımadası ‘nda eğitim-öğretim, askerlik ve ata binmeye en çok önem veren Sihlerdir. Hindistan ‘ın koruma ve güvenlik görevlilerinin çoğunu Sihlerin teşkil etmesi bundandır.

Kutsal Yazıları

Sıkh Dini ‘nin kutsal kitabı Adi-Granth ‘tır. Daha önceleri dağınık ve düzensiz olarak halde bulunan bu metinler Guru Arcan (1581-1606) zamanında bir araya getirilmiştir. Sihlerin tabi oldukları dini ve ahlaki büyük ölçüde bu kitaptan alınmıştır. Ayrıca bu kutsal kitapta Nanak ‘ın hayatı, konuşmaları, O ‘ndan sonra üç “guru”nun derlediği ilahiler mevcuttur.

Mezhepleri

Sıhk Dini başlıca beş mezhebe ayrılmıştır: 1- Orsi, 2- Hendali 3- Artenas 4- Namdari 5- Akali. Bunlardan son ikisi önem arz eder.

Günümüzde Sihizm

19.yy ilk yarısından itibaren hüküm süren Hindistan ‘ın Pencap eyaletinde ki Sihlerin Devleti 1875 bağımsızlık savaşından önce sona ermiştir. 1947 de Hindistan ‘la Pakistan ‘ın ayrılmasından önce Pencap ‘ta Sihler önemli siyasi mevkileri işgal ederlerken ayrılmadan sonra sihlerin büyük bölümü Hindistan ‘ın farklı bölgelerine gönderilerek dağıtılmışlar ve Doğu Pencap ‘ daki Sih Devletinin askeri kuvvet ve siyasi gücü dağıtılmıştır. Hindistan ‘da sürmekte olan Sihlerin Hindulaştırılması kampanyalarında 1941-1951 yılları arasında yaklaşık 200.000 Sih, Hindu olmuştur. Özellikle Hindu ve Müslümalar arasına sıksık patlak veren din çatışmalarında bir çok insan hayatını kaybetmiştir. Hatta bu çatışmalar 1984 yılında Hindistan Başbakanı İ.Gandi’nin bir Sih’li taraından öldürülmesi sonucunu doğuracak kadar şiddetlenmiştir. Gittikçe küçülme eğilimine giren Sih toplumunun bugün ne bağımsız bir devletleri nede kendilerine ait bir vilayetleri vardır.17 milyon civarında taraftarı olan Hindistan ve Pakistan da yayılan Sihizm’in taraftarlarına azda olsa diğer ülkelerde de rastlanmaktadır.